Savcıdan hukuk dersi
![]() |
|
||
|
|
|||
| Savcıdan hukuk dersi | |||
| İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Haziran 2007 günü aldığı bir kararla, Ergenekon soruşturmasıyla ilgili yayınlara ‘kısıtlama’ getirdi. İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi de 21 Haziran 2007 tarihli kararında, Ergenekon soruşturması hakkında yayın yasağı koydu.
Şimdi Ergenekoncular bu kararların arkasına sığındılar. Halkın anayasadan kaynaklanan haber alma hakkının gasp edilmesi ve basın özgürlüğünün sınırlandırılmasını istiyorlar. Aslında bu talebin tuhaf bir yanı yok. Her gizli örgüt, şifrelerinin deşifre edilmesi ve bu konuda kamuoyu hassasiyetinin oluşmasına karşı çıkabilir. İşin garip tarafı, kimi gazeteciler ve bazı meslek örgütlerinin ‘sansür’ taleplerini destekleyici tavır içinde olmalarıdır. Sayısız soruşturmada polisin telsiz kayıtlarına kadar yazanların, konu Ergenekon olunca sansüre davetiye çıkarmasının, ‘meslek ihaneti’ değilse herhalde başka bir anlamı vardır. Nitekim muratlarına erdiler. Bir süredir Ergenekon’la ilgili haber yazılamıyor, yayınlanamıyor. İşin suyu çıktı, Ergenekon’la bağlantısı olmayan konularda bile soruşturma açılıyor. Aslında basın, tam bir kuşatma altında. çetelerin değil çetelerin ipliğini pazara çıkaranların hesap verir noktaya sürüklenmeleri, ibret vericidir. Hukuk fakültelerine ders olmalı Neyse ki, evrensel hukuk ilkelerini özümsemiş, basın ve ifade özgürlüğünün önemini içselleştirmiş, halkın gerçekleri öğrenme hakkının kutsallığına inanmış yargı mensuplarının sayısı hızla artıyor. Masamda üç haber ve o haberlerle ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca verilmiş bir karar var. Bu karar, hukuk fakültelerinde ‘ders notu’ olarak okutulması gereken tarihi bir karardır. Karardan önce haberlere bir bakalım. Takvim Gazetesi’nin 25 Ocak 2008 tarihli ve ‘Ergenekoncuların bombası çiftçi suikastinde çıktı’ başlıklı, 26 Ocak 2008 tarihli ve ‘Ergenekon’da suikast izi’ başlıklı, 28 Ocak 2008 tarihli ve ‘Altı aşamalı darbe planı’ başlıklı haberler, Yusuf Yazıcıoğlu, Ferit Zengin ve özge Gürcan imzalarını taşıyor. üç haberde Ergenekon’la ilgili gelişmeler işleniyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca bu haberleri yazan gazetecilerle ilgili ‘soruşturmanın gizliliğini ihlal ettikleri’ gerekçesiyle soruşturma açıldı. Görev ise Cumhuriyet Savcısı Nurten Altınok’a verildi. Altınok, sözkonusu haberlerle ilgili soruşturmasını tamamladıktan sonra kararını yazarken önce şu temel ilkeye dikkat çekiyor: ‘CMK 157. maddeye göre, kanunun başka hüküm koyduğu haller saklı kalmak üzere ve savunma hakkına zarar vermemek koşuluyla soruşturma evresindeki usul işlemleri gizlidir. Ceza adaletin, doğruluk, dürüstlük, gerçeğe ulaşma ilkelerine uyulması, suçsuzluk karinesinin sağlam tutulabilmesi yönünden de bir zorunluluk olup vazgeçilemez niteliktedir.’ Bu temel tespitten sonra ‘öte yandan’ diyerek devam eden savcı, şu önemli vurguyu yapıyor: ‘İfade özgürlüğü ve halkın gerçekleri öğrenme hakkı demokratik toplumun omurgası, ‘olmazsa olmaz’ koşuludur. Soruşturması yapılan olaylar hakkında halkın bilgi sahibi olmak ihtiyacı, medyanın da kamuya haber iletme fonksiyonu vardır ve bu hukuka uygunluk sebebidir.’ Bir tarafta savunma hakkına zarar vermeme zorunluluğu, diğer tarafta demokratik toplumların ‘olmazsa olmaz’ koşulu olarak görülen ifade özgürlüğü ve halkın gerçekleri öğrenme hakkı… Demokratik toplumda yasak olmaz Ve bir örnek veriyor. Şöyle diyor: ‘Soruşturmanın gizliliğinin ihlali ile ilgili olarak AİHM (Weber-İsviçre, 22.5.1990, seri A, no 177) davasında, devam etmekte olan bir tazminat davasının soruşturmasının gizliliğini bir basın toplantısı sırasında ihlal eden gazetecinin mahkum edilmesinin, ifade özgürlüğünün ihlali olduğuna, kamunun ilgisi olan bir olayda bilgilendirme hakkının olduğu gerekçesiyle, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığına karar verilmiştir.’ Savcı, aynı şekilde 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 19. maddesinin gerekçesine göre; ‘Müteala’ niteliğinde olmayan, yani sözkonusu işlemleri olumlu veya olumsuz, doğru veya yanlış olarak nitelendirmeyen, sadece işlemin yapıldığını ifade eden haberlerin bu yasağa dahil olmayacağının altını çiziyor. Altınok, Basın Kanunu’nun 3. maddesine de gönderme yapıyor. ‘Basın özgürdür ve bu özgürlük bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Bu özgürlüğün kullanılmasına kamu makamlarının müdahalesi yasaktır.’ Yayın yasağı hukuki değil Bu değerlendirmede dikkat çekici bir yön var. Savcı, sadece basın özgürlüğünün önemine dikkat çekmiyor. Aynı zamanda İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri’nin aldığı ‘yayın yapma yasağı’nın yanlışlığına vurgu yapıyor. Diyor ki: ‘Yayın yapma yasağı kararında Basın Kanunu’nun 3. maddesinin 2. paragrafında yer alan sınırlandırma ölçütlerinin sıralanarak yazılmış olması, bu kararın hukuka uygun olduğunu göstermez. Kaldı ki, 3. maddede sayılanlar içinde ‘soruşturmanın amacından saptırılmak istenmesi’ ve ‘kamuoyunda yanlış anlamalara sebebiyet verilmemesi’ gibi ölçütler yoktur.’ Savcıdan hukuk dersi devam ediyor. Dikkatle okuyalım: ‘Karardaki gibi ‘gözaltına alınan şahısların emekli asker olması’ veya ‘bazı önemli bilgilerin soruşturma kapsamında ele geçirilmiş olması’ nedeniyle yayın yasaklamak, demokratik toplum gereklerine de aykırıdır.’ Savcı, bilirkişi Yrd. Doç. Ali Hakan Evik’in ‘yayın yasağına aykırı durum yok’ tespitinin yer aldığı raporu da dikkate alarak, şu hükmü veriyor: ‘Haber verme ve kamuoyunu bilgilendirme hakkının sınırları aşılmadığından, tüm şüpheliler hakkında kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi.’ Böylece, Takvim Gazetesi’nin üç muhabiri hakkında ‘soruşturmanın gizliliğini ihlal ettikleri’ gerekçesiyle dava açılmıyor. Umarım, basın emekçilerinin hukukunu korumayıp sansüre davetiye çıkaran Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi, Cumhuriyet Savcısı Nurten Altınok’un basın özgürlüğünü savunduğu bu iki sayfalık karardan kendi nasibine düşeni alır. Sadece o mu? Ertuğrul özkök, dalaksızlar ve diğerleri de… |
|||
Pilava hücum..
![]() |
|
||
|
|
|||
| Pilava hücum.. | |||
| İsmet paşa, ‘Dünya yeniden kurulur, Türkiye de yerini bulur’ demişti… Dostları Türkiye’ye dirsek çevirdiğinde, Türkiye’nin de dünyanın bu yenileşme sürecinde kendi yerini alarak dostlarına hakkedecekleri cevabı vermesini boynumuza borç yazdırmıştı… Tabiî köprülerin altından akan azgın sular, Türkiye’nin sosyal, politik ve ekonomik alanının verimli toprağını erozyona uğratarak sürükleyip götürdü. Yumruğunu masaya vurduğunda milletin bütünüyle kendisine güven ve itimat telkin edebilecek liderinden yoksunluğu, Türkiye’deki bu erozyonun yaratıcısıdır… Açalım biraz… - Türkiye’nin alt katlarında yer alan milletin bizzat kendisi, yukarılardaki çekip çeviricilerinin kendinden farklı bir hayat düsturunun bulunmadığına inanması, iman etmesi gerekir. Bu gereğin yerine getirilmesi de öncelikle yukarıdakilerin görevidir… Yukarıdakiler dediğimiz Devlet Başkanları, Başbakanlar, mebuslar ve vekiller ile ekonomide temel direkliği oynayanlar, bırakın laikliği maikliği bir yana, ister Müslümanca olsun, ister insanca, humanistçe, kendilerinin halktan bir parça olduğunu aşağıya fiilen yaşayarak göstermekle yükümlüdürler… Bunların millete yönelik ‘çeltik ürünlerine imsak’ teklifinde bulunduğunu düşünelim.. Büyüklerimiz, aşağının hangi saflarını inandırabilir, Meclis lokantasında pirinç pilavına paydos çekilebileceğine, Maliye Bakanı’nın da kaşığı elinden fırlatıp atabileceğine… Kıçına çekebileceği bir tek donundan dahi yoksunluk girdabında feleği şaşırtılmış bir Türkiye’de, niyedir bu bulgur değil de pirinç pilavına düşkünlük… Yeri geldiğinden hemen yapıştırıyoruz; Türkiye, yüzde 99′luk kesafetiyle bir Müslüman memleketidir… Ve ardından da tamamlıyoruz, ‘Müslümanlar tek bedende yaşarlar, köşe kenar halklarının parmak tırnak acısı, merkezdeki beyin takımının yüreğini tırmalar…’ Ciddi miyiz, ciddi misiniz?.. Cenaze namazı için Fatih Camii’nde tekbir getirenler, cenazelerini Teşvikiye’den Zincirlikuyu’ya alkışlarla postalayanlar… Ciddi miyiz, ciddi misiniz?.. Bendeniz efendim hiçbir ahval ve şeraitte bu tırmalamanın Türkiye realitesinde duyulup hissedildiğine inanamıyorum… Yabancıya mülk satışındaki bu bitmez, tükenmez ısrarlı direniş niye?.. Söyleyelim sebebini… Yukarıdaki hegemon ittifakının elbirliğiyle sürdürdüğü devleti küçültme operasyonu sonunda, hazan yaprağı misali sararıp soldurtulan Hazine’nin pirinç ithalatına finansman yaratılması amacıyla… - Tüketim krizleri, ekonomik istikrarın, buna bağlı olarak da politik düzenin en büyük, en korkutucu ve en tehlikeli riskleri arasında ilk sırada yer alırlar… Satış yoksa, üreticilerle satıcılara hastane yolları kapalıdır… Pazar tıkanmışsa, okullar verimliliğini kaybeder, toplumsal cehalet ülke geneline yayılır ve haneler viraneye dönüşürler.. Bizim kaba Türkçemizde de söz konusu bu tehlikeli hâl, ‘Alan yok, satanı bilmem ne yapayım’ ile ifade edilir… Dünya tahıl fiyatları artıyor. Sebebi şu veya bu… Amma, sebeplerin başında yer alana gelelim… Aşağıdaki halkla ahlâki, sosyal, kültürel, siyasi ve dini, estetik ve bedihi bütün bağlarını kopartıp kendilerini ilahlaştırmış, aralarında Türkiyelilerin de yer aldığı global yuppi’ler, özal’ın Bond çantalıları, kamu işletmelerinin, amme mülkiyetindeki iktisadi yatırımların kötülüğü üzerinde sergiledikleri tahrip edici senaryolarla dünyayı özelleştirmiş olmaları… Şu anki halimizde millet devletin vatandaşı değil, özel işletmelerin, global sermayenin malıdır… Lütfen dikkatlerinizi esirgemeyiniz. Filipinler’de de dünya, fiyat hareketlerinden etkileniyor ve pirinç fiyatları alıp başını yükseliyor. Halkının temel gıda maddesi pirinç… ülkenin Tarım Bakanı, çeltik üretimindeki düşüşün sebebini, üretim alanlarının turizme tahsis edilerek golf sahalarına çevrilmesinden kaynaklandığını en sonunda çakozlayınca, hükümet de politikasından yüz geri ediyor… - Bir Hilal uğruna diyordu Mehmet Akif, ‘Ne güneşler batıyor…’ Yabancıya mülk satışı yeniden başlıyor…Haydi bakalım, kaşıklarınızı hazırlayın… AKP’nin kapatılması için hazırlanan iddianamede sebep laiklik ve müşahhas delilleri ise başörtüsü… Başörtüsünü kaldırırsanız altında Cargill yasasını göreceksiniz… Orhangazi’nin verimli tarım arazilerinde zeytinin yanında çeltik üretimi de yapılırdı… Şimdi, bayrak direğimizi kurt kemiriyor… * Faks: (0212) 632 83 06 |
|||
“İmanın Kıymeti Ve Korunması”
![]() |
|
||
|
|
|||
| “İmanın Kıymeti Ve Korunması” | |||
| Kitap “Toprak”tan çıkmış. Toprak, Beyan Yayınlarının yavrusu. Kibar bir kapak, titiz ve temiz bir baskı, 248 sayfa.
Kitaba “İthaf”la başlanmış. İthaf Bedîüzzaman Saîd Nursî’ye yapılmış. önce bir rüya var. Demek yazarı oldukça etkilemiş. Okuyalım mı? “Bir gün rüyamda, kalabalık bir düşman ordusuna karşı, O’nunla omuz omuza bir mevkiyi savunuyoruz. Top sesleri kulaklarımızı yırtıyor, mermiler etrafımızdan vızıldayarak geçiyor. Herkes heyecanla ya bir mevziye koşuyor veya bir mevzide kurşun sıkıyor. O ise gayet sakin, bir duvara dayanmış, elindeki mavzerle ateş ediyor düşmana. Böyle söyledi ve savaşmaya devam etti. Ben ise hem heyecanlanmış ve utanmış, hem de sevinmiştim. Bir şey söylemeden, ben de O’nunla yan yana kurşun atmaya devam ettim. Yıllarca içimde bir mutluluk olarak sakladığım bu güzel düşümü, işte şimdi şu ithaf münasebetiyle açığa vuruyorum. Evet, bu kitapçığı, çağımızın büyük imamlarından, İslam davasının yaman mücahidi, çilekeş iman kahramanı, ümmetin gerçek önderlerinden, muzdarip bir mütefekkir, Rabbanî bir alim, üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî -kuddise sırruh- hazretlerinin aziz ruhlarına ithaf ediyorum. Allah teala, “kişi sevdiğiyle beraberdir” kaidesince, sevenleriyle cennetinde buluştursun. Amin. önsöz ve son sözü saymazsak kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde “İmanın kıymeti” anlatılmış. İkinci bölümde de “İmanın korunması”. Bu kitap klasik manada bir akaid veya kelam kitabı değildir. İmanın insan hayatına kattığı değerler işleniyor daha çok. “İmanın Dünyadaki Kıymeti” derken, birey ve topluma kazandırdığı hayat, sağlık, mutluluk, acılara karşı dayanma ve direnme gücü, eğitim, ahlak ve terbiyeye katkısı ve yurt savunmasındaki yeri enine boyuna anlatılmış. İmanın fert ve topluma etkisi işlenmiş. İbadet hayatına, hukuk hayatına, erdem ve fazilet hayatına katkıları sunulmuş. Tabi devletini kaybetmiş bile olsa etkisinin sürekli devam etmesi için ortaya koyduğu ahiret bilinci birinci bölümün sonuna eklenmiş. Cennet ve Nimetlerini, Cehennem ve Azabını okuyor ve titriyoruz. İkinci bölümde ise dediğimiz gibi imanın korunması işlenmiş. Madem iman bu kadar kıymetli ve vazgeçilmezdir, öyleyse onu nasıl korumalıyız. Malum, çok kıymetli şeylerin korunmasına karşı daha bir titiz olmamız gerekir. İşte bu bölümde imanın korunması için gereken bilgi ve amel başa alınmış. Bilgi malum, değerini anlama, kavrama. Amel ise inanılan hususların hayata uygulanması. Bu uygulamada namaza daha bir önem verilmiş. Sonra oruç, zekat, hac, günahları terk, ahlakî davranışlar ve hepsinin zirvesinde cihad işlenmiş. Kitap kısaca muhteva olarak bu. Her müslümanın okuyarak yeniden iman bilincini tazelemesi, kıvançla “elhamdü lillah ben müslümanım” demesi ve bu kıvancı başkalarına da taşıması için etkili bir kitap olduğunu düşünüyoruz. öbür yazımızda bu düşünceyi temellendirecek alıntılar yaparak sizi daha bir yakın kılmak isterim bu sevimli kitaba. |
|||
Erdoğan’ın gerçek başarısı (II)
![]() |
|
||
|
|
|||
| Erdoğan’ın gerçek başarısı (II) | |||
| Dünkü yazımda Başbakan Erdoğan’ın gerçek başarısının Türkiye’de gerçekleştirdiği ekonomik ve demokratik dönüşüm kadar, muhafazakar kitlenin siyasal algısındaki gerçekleştirdiği dönüşümde olduğunu belirtmiştim.
Erdoğan bilinçli bir tercihle ideoloji ve devlet yerine “hizmet”i hareketinin merkezine yerleştirdi. Siyasal otorite ve devlet vurgusu yerini bireye bıraktı. Amaç bir ideolojinin hakimiyeti değil, bir toplumun refah ve özgürlüğüydü. Halkın beğenisi, halkın tercihleri, halkın iradesiydi. AK Parti’nin amacı dindar bir toplum inşa etmek, dini bir devlet kurmak veya devleti bu karaktere uygun olarak dönüştürmek değildi. Amaç çok açıktı: Halkı özgürleştirmek, ülkeyi kalkındırmak, refah ve gelişmeyi sağlamak. AK Parti “dinileştirmeyi” değil, “demokratikleştirmeyi” hedefliyordu. Din ve vicdan özgürlüğünün gelişmesi ya da dindar kesimlerin sorunlarının çözülmesi, genel demokratikleşme perspektifinin ancak bir parçasını oluşturuyordu. AK Parti ne örgütlenmesinde, ne oy beklediği hedef kitlede, ne de hizmet ürettiği kesimler de dindarlara kilitlenmedi. Ayrıştırıcı ve çatışmacı kimlik siyasetini reddeddi. Hareketinin merkezine tek bir etnik özelliği, dini veya mezhebi yerleştirerek, “biz ve diğerleri” ayrımı yapan bir kimlik siyaseti gütmedi. Toplumun her kesiminin her türlü sorununa demokrasi içinde çözüm üretmeye, tüm kesimlerin tüm sorunlarını siyasetinin konusu yapmaya çalıştı. İnsaf sahibi kimse “AK Parti, sadece dindarları (muhafazakarları) merkeze alan bir teşkilatlanmaya gitti, sadece onlar üzerinden siyaset yaptı, sadece onların sorunlarını çözmeye çalıştı” diyemez. Bugün yaşadığımız sorun, hükümetin altıncı yılında muhafazakar kesimin sorunlarını da belli bir mutabakat çerçevesinde siyasete taşımak istemesiyle ortaya çıktı. Birileri “siz toplumun bu kesimini görmezden gelin, yok sayın, onların meşru taleplerini siyasete taşımayın” demeye getirdi. Toplumun her kesimini muhatap kabul eden bir kitle partisinin bu kesimle de ilgilenmesinin doğal olduğu kabul edilemedi. Erdoğan’ın yürüttüğü siyaset tarzı klikçi, hizipçi, grupçu, marjinal olmadı. Bu yüzden son dönemlerin en büyük kitle partisi ortaya çıktı. Milyonlarca üyesi olan, 16.3 milyon oy alan, Türkiye’nin her bölgesinde iddia sahibi büyük bir siyasi hareket… Kürt meselesinin, Alevilik meselesinin duyarlılıkları artırdığı bir dönemde AK Parti 80 şehirde milletvekili çıkarabildi, belediyelerin büyük bir kısmını alabildi.Bunun tek sebebi, toplumun geneline güven verebilmek ve kucaklayıcı bir siyaset tarzı izlemektir. AK Parti bugün marjinal, hizipçi, bölgesel bir partiymiş muamelesine maruz kalıyor. AK Parti siyaseti ayrıştıcı, kutuplaştırıcı bir siyasetmiş gibi lanse ediliyor. AK Parti takiyyeci, din istismarı yapan, din devleti hedefiyle toplumu dönüştüren bir hareketmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Doğrusu gerçek o kadar büyük ve açık ki, hiç savunmaya ihtiyaç hissettirmiyor… Ama asıl sorun, AK Parti’nin ortaya koyduğu siyaset tarzı yanlış gibi gösterilirse, bunun yerine daha iyisini koymanın mümkün olmamasıdır. Kimlik siyaseti, klikçi siyaset, marjinal siyaset, kutuplaştırıcı siyaset, bölgeci siyaset, etnik siyaset Türkiye’yi kucaklayamaz, birlik ve bütünlüğü koruyamaz. AK Parti’nin hem tabanını hem Türkiye’nin mevcut şartlarını olumlu yönde dönüştürmesi görmezden gelinirse, bu siyaset tarzının yerine neyin ikame olacağı iyi hesaplanmazsa hem Türk demokrasisi, hem de Türkiye karanlık bir tünele doğru itilmiş olur… |
|||
O yazıyı alın ve okuyun Sayın Paşam!..
![]() |
|
||
|
|
|||
| O yazıyı alın ve okuyun Sayın Paşam!.. | |||
| Vakit’in manşeti: “MHP’li vekilin Türklük çelişkisi!” Nedir bu çelişki? Hakan Güneş imzalı haberin ayrıntısına bakalım: “301. madde gündeme geldiğinde Türklüğe hakaret konusunda taviz vermeyen MHP’li Kürşat Atılgan’ın Hava Kuvvetlerinde Tuğgeneral olarak görev yaptığı dönemde, ‘Türk Düşmanlığı yapan Rus Besteci Mussorgsky’ye hayranlığı’ eleştiren yazı dolayısıyla gazetemize dava açan 312 general arasında yer alması, büyük bir çelişki olarak değerlendiriliyor!..” Evet, şu mesele: Vakit, “Türklere Kars’ta nasıl geçirmiştik!” makamında bir marş yazan Mussorgsky denilen alçağa hayranlığını dile getirdi diye, Bir General’e tepki göstermişti. Bu tepkinin kendilerini de ilgilendirdiği gibi ilginç bir mantıktan yola çıkan 312 Paşamız da Vakit’e “Generallerin alayına hakaret”ten dava açmıştı. Hastasına kötü muamelede bulunan bir hemşireyi kınadığınız bir yazıdan dolayı bütün hemşirelerin dava açması gibi bir durum bu… Olabilir; herkes dava açma hakkına sahiptir. Yeter ki, müdahale olmasın!.. Efendim; bildik mevzu, uzatmadan MHP’li Paşamıza geliyorum… Gazetem, “Ey MHP’li Paşamız! Nasıl olur da, Türk düşmanı Mussorgsky’e hayranlığını ifade edene tepki gösteren Vakit’e dava açarsınız” diyerek yüklenmiş ya… MHP’li Paşamız da tutmuş bir basın toplantısı düzenlemiş. İlginç, Şöyle başlıyor söze: “Sayın Basın mensupları: Böyle bir konuyla huzurlarınızda olmaktan dolayı çok da memnuniyet duymadığımı ifade etmek istiyorum. çünkü ben, fikirlerimle ve İCRAATLARIMLA sizleri bilgilendirmek isterdim!..” Merak ettik. Ne gibi icraatları olmuş ki, Meclis’e geldiğinden bu yana?.. Hani “Vakıflar tasarısına karşıyım”, “AKP, Avrupa Birliği’ne teslim olmuştur” türünden beylik ifadeler kullanmayı icraattan sayıyorsa, o başka… Bunun ötesinde ne yaptı? Ben bulamadım. Gözümüzden kaçmışsa, Varsa böyle basın toplantısında anlatmaya değecek kadar BABA İCRAATLARI, Tutan mı oldu? Hem Vakit’e hücum ederdi, hem de İCRAATLARINI anlatırdı! Hadi, diyelim ki o anda aklına gelmedi. Bakın, buradan söz: Neler yapmışsa icraattan yana, göndersin. Tamamına yer vereyim. Geçelim… Dikkatimi çeken bir nokta var… Geçtiğimiz hafta, Sayın Atılgan’la sohbet ederken, davanın içeriğinden yeterince haberdar olup olmadığı konusunda ciddi şüphelere kapıldım. Bakın: MHP’nin grup toplantısının ardından yanına gittim, “Beş dakika ayırmasını” istirham ettim. Sağ olsun kabul etti ve görüştüm kendisiyle. Elimdeki dosyayı uzatarak, “Paşam” dedim: “Sizinle tanışmıyoruz. Lakin güvendiğiniz MHP’li arkadaşlardan tetkik edebilirsiniz, Türkiye düşmanı bestekârlara övgüler düzen bir anlayışın çok uzağında olan bir gazeteciyim. Ve doğrusu, sizin Türkiye düşmanlarına övgü yağdırılmasına tepki gösteren VAKİT’e dava açanlar arasında yer almış olmanızı yadırgadım…” O da, “davanın konusunu” hatırlatmamı istedi benden!.. “Nasıl olur?” filan demedim. Hürriyet gazetesinin 18 Aralık 2002 tarihli sayısındaki haberi uzun uzun okudum. Bir Paşamızın, “Türk düşmanı” bir bestekâra övgüler yağdırışını, “Operasyondayken Mussorgsky’nin ruhumda yaşadığını hissettim!..” Bu başlıktan itibaren, okudum… Ve… “Bir Türk Komutanı, Kars’ı işgal eden Rus Ordusuna övgüler düzen bir alçak bestekârı mı hisseder ruhunda?” diye sordum. Durakladı Paşam. On, on beş saniyelik sessizliğini, yanımıza gelen grup böldü. İçlerinden biri de Emekli Paşaymış. Kürşat Atılgan ayağa kalktı, koluna girdi. Ve “VAKiT’e dava açanlar arasında sen de var mısın?” diye sordu. Emekli Paşa birden: “Hayır, hayır” dedi, “Beni bulaştırmayın bu işlere!..” Böyle dedi ve merdivenleri büyük bir hızla tırmanarak uzaklaştı bizim mahalden. Ben devam ettim: “Sayın Paşam. Bu hayranlık ifadesini tasvip ediyor musunuz? Bir Türk Generali, marifetini (!) az önce dile getirdiğim bir adama hayranlık duyduğunu ifade edebilir mi?.. Ya da etse, doğru olur mu?” Yine sustu. Bekledim, Konuştu: “Ben bir bakayım, neymiş!..” Evet… Bir baksınlar!.. Yahu, koca dosya var elimde, Anlaşılmayacak bir şey yok ki. O Paşa; hem de akredite Hürriyet’e verdiği mülakatta, Mussorgsky denilen alçağı ruhunda yaşattığını ifade ediyor. MHP’li paşamız, silah arkadaşının bu yaklaşımına karşı mı değil mi? Şerefli üniformayı yıllarca üzerinde taşımış bir komutan ve bu işlerde çok hassas olduğunu her vesileyle ilan eden bir partinin vekili olarak tepkisini ortaya koyması beklenmez mi? Baktık, Dünkü basın toplantısında, silah arkadaşlarından birinin Mussorgsky’e övgüler düzmüş olmasına dair “tepkisini” dile getirmemiş. Neden acaba?.. Hem Vakit’e hem de Mussorgsky hayranlığına aynı anda karşı çıkılmaz da ondan, şüphesiz!.. Bakın, ben Sayın MHP’li Paşa’yla da partisiyle de hiç mi hiç ilgilenmiyorum. Bu tür işler, Ordu’yu yıpratıyor. Onun imajına zarar veriyor da, Bundan dolayı üzülüyorum. Ordu’nun yıpranmasını, Sayın Paşam da istemez eminim. öyleyse, çağrımı dile getirerek bitireyim: Sayın Paşam, Hakkında zincire katılmak suretiyle dava açtığınız Asım Yenihaber imzalı O YAZIYI… Lütfen okuyun!.. |
|||




