Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Biz bu filmi görmüştük

Biz bu filmi görmüştük

4/9/2008
Emre AKÖZ

Farklı gruplardan genç arkadaşlara aynı şeyi söylüyorum: “Siyasetle ilgilenin ama birbirinizi düşman görmeyin.

Farklı gruplardan genç arkadaşlara aynı şeyi söylüyorum: “Siyasetle ilgilenin ama birbirinizi düşman görmeyin. Tartışın, fikirlerinizi savunun ama kavga etmeyin, şiddetten uzak durun.”
Akdeniz Üniversitesi’ndeki eli silahlı provokatör görüntüleri tüm gençlere ders olmalı. İşte böyle kışkırtıyorlar: Birine ateş ettiriyorlar. Bunun üzerine taraflar ” kendimi korumalıyım ” kaygısına düşüyor.
Biz bu numarayı 12 Eylül 1980 öncesinde çok gördük. Aynı tabanca, sabah bir solcunun eline verilerek bir ülkücü öldürülüyordu. Akşam saatlerinde aynı tabanca bir ülkücüye teslim edilerek bir solcunun öldürülmesi sağlanıyordu.
Gelişigüzel bir örnek değil bu… Aynen vakidir. Saptanmıştır. İspatlanmıştır.
Bir başka örneği Star gazetesinin Ankara temsilcisi olan Şamil Tayyar, Zaman gazetesinden Nuriye Akman ile yaptığı röportajda anlattı. Bakın neler diyor:

“Hayatımın dönüm noktası bir olayı anlatayım. Gaziantep’in İslahiye ilçesi doğup büyüdüğüm yer. Babam kasaptır. İslahiye’deki subay ve astsubay gazinosunun et ihtiyacını biz karşılıyorduk. 12 Eylül’den kısa bir süre sonra, bir gün alaya et götürmüştüm. Dönerken… Naci binbaşı diye çok meşhur bir istihbaratçı vardı. Naci binbaşı bir gencin omuzlarına elini atmış, çok samimi bir şekilde yolda yürüyorlardı.
O genç, bizim ağabey diye hitap ettiğimiz ve ülkücü hareket içerisinde son derece önemli isimlerden biriydi. İslahiye’de eğer on
bombalama eylemi olmuşsa dokuzunu o gerçekleştirmiştir. Tırmanan eylemlerin baş aktörlerinden birisini, o istihbaratçı subayla sarmaş dolaş görmek bende bir travma yarattı. Ondan sonra bunları sorgulamaya başladım. MHP davasında ortaya çıkan bazı gerçekler de sorgulayıcı yanımı tetikledi. Açıkçası kandırıldığımızı düşündüm.”

O tezgâhı kuranlar, bugün Ergenekon adını verdiğimiz teşkilatın atalarıdır.
Şimdikilerin de birçok şehirde örgütlendiklerini, çevrelerine topladıkları insanlara ” ölme ve öldürme üzerine ” yeminler ettirdiklerini biliyoruz.
Tasfiye sürecine girildiği için direnecek, kışkırtma dozunu artıracaklardır. Sakın kanmayın. Tuzağa düşmeyin.
‘İşbirlikçi’ kim olacak?
Mahir Kaynak uyarıyor: ” Herhangi bir örgütün ideolojisine değil, siyasetine bakın… “
Bunun ne anlama geldiğini şöyle de anlatabiliriz: ” Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. ” Yani kişinin neler söylediğine değil, yaptıklarına bakın.
Yani bir partinin yönetimi değiştiğinde, ideolojisine değil, siyasi tercihlerine odaklanmak gerekir.
Diyelim ki AKP kapatıldı ve Başbakan Erdoğan başta olmak üzere, partinin belli başlı yöneticilerine siyasi yasak geldi.
Başsavcı 40 kişiden söz etmişti. O mantığa göre… Demek ki 339 AKP’liden 300 kadarı, siyasete devam edecek.
300 milletvekili büyük bir grup. Peki liderleri kim olacak? Onları kim çekip çevirecek?
Bana öyle geliyor ki bu oyunu kuranlar, yeni partinin başına, ‘ söz dinleyen’ ama aynı zamanda da o grubun içinden gelen, ona yabancı olmayan birisini geçirmeye çalışacaklardır: Yani ideolojisi aynı ama siyaseti farklı bir kişi.
Başarabilirler mi? ‘ Kalan’ AKP milletvekilleri ve parti teşkilatı bu numarayı yutar mı?
Bilemem. Ama şunu tavsiye edebilirim: Bundan sonra, ” Bana ihtiyaç duyulursa görevden kaçmam ” diyenleri iyi izleyin. İşbirlikçi onlardan biri olabilir.

10 Nisan, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Ergenekon Dosyası Kapanacak

Ergenekon Dosyası Kapanacak

4/7/2008
Serdar Akinan

Serdar Akinan öyle bir yazı yazdı ki, tersten okuyunca Ergenekon Operasyonu’nun nasıl bir dümenle kapatılacağını itiraf etmiş oldu.

Serdar Akinan/Akşam

Ergenekon

Ergenekon’da ne olacak biliyor musunuz? Bugüne kadar basında yer alan tüm bilgiler çerçevesinde, ortada hukuken geçerli deliller görünmüyor.

Geçerli deliller olsaydı, savcılar neredeyse 1 yıldır süren soruşturma sürecini tamamlamış ve davayı çoktan açmış olurlardı.

Darbe günlüklerinden başlayalım.

Bir grup komutanın darbe planları yaptığını öğrendik.

Nasıl öğrendik?

Nokta dergisi yazdı. Özden Örnek’e ait olduğu ileri sürülen kendi içinde tutarlı bir takım “hazırlıklar”ı anlatan darbe günlüklerini sayfa sayfa yazdılar.

Savcılık ne yapacak?

Genelkurmay’a soracak…

Genelkurmay Başkanı ne diyor?

“Bizde böyle bir şey yok…”

Savcı, askeri savcıdan yazılı olarak talep edecek.

O da karargâha soracak.

Resmi yanıt?

“Böyle bir şey yok…”

Gelelim Ümraniye’de bulunan bombalara…

Bu ülke 24 yıldır savaşta.

İddia ediyorum bugün bölgede çarpışmış binlerce subay astsubayın evinde, bahçesideki incirin dibinde akla hayale gelmeyecek kadar silah, mühimmat ve bomba vardır.

Olmaması akla aykırı.

Adam Kuzey Irak’a gidiyor günlerce çatışıyor. Kamyon dolusu patlayıcı, mühimmat ve silah getiriyor. O şartlarda kim kime dum duma…

Bu Ümraniye’de bulunan bombaları aklamaz ama gerçek bu…

Gelelim teknik yani hukuku boyuta.

MKE’ye soruldu, “Seri numarası şunlar olan 18 adet el bombası nereye verdin?”

MKE ne yanıt verdi “TSK’da…”

TSK resmen ne yanıt verdi?

“Bizim envanterimizde eksik yok.”

Bu ne anlama geliyor?

Ya mahkemedeki seri numaraları sahte… Yani o bombalara seri numarası basmak dünyanın en kolay şeyi olduğu için bu seri numaraları birileri tarafından üretilmiş…

Ya TSK bu seri numaralarındaki bombaları kullanmış.

Ya da bu bombalar halen TSK’da…

Her durumda ortada akıbeti hukuken meçhul bir durum var.

Ceza mevzuatımıza göre yasadışı olarak elde edilen telefon kaydı mahkemede geçerli kanıt sayılamıyor.

Yani heyetin kanaatini etkiler belki ama bu kayıtlara dayanarak suçlayamazsınız.

Gelelim evlerde bulunan belgelere, bilgisayarlardaki datalara…

Bunların da hukuken bir şey ifade edip etmediğini göreceğiz. Poliste ve savcılıkta alınan ifadeler?

Sızdırılanlar dışında sanıkların ne dediğini henüz resmen bilmiyoruz.

Kaldı ki mahkemeye çıkartıldıklarında o sızdırılan ifadelerini değiştirme ihtimalleri var. Ki asıl film o zaman başlayacak…

Kamu algısı ne? Ergenekon aslında TSK’da kilitleniyor.

Hukuken ilerleyebiliyor musunuz?

Hayır…

O nedenle Ergenekon bence bu 40 kişi kullanılarak TSK’ya karşı yürütülen bir büyük psikolojik harekâttır.

TSK’yı hukuken sıkıştıramıyorsunuz…

Sıkıstıramayacağınızı bilmiyor muydunuz?

Biliyordunuz…

Ergenekon’dan bir şey çıkmayacak..

Ama bu psikolojik harekâtı hazırlayan arkadaşlar da isim isim biliniyor desem….

Van Üniversitesi Rektorü Yücel Aşkın’ı anımsayan var mı? O günden bu yana sistem virüs taraması yapıyor…

Bilginize… İlginize…

10 Nisan, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Resmi Laik Çözüm : Darbe

Resmi Laik Çözüm : Darbe

4/9/2008
Şinasi HAZNEDAR

Zor günler önümüzdeki günler.
AKP için kapatma senaryosunu uygulamaya koyanlar açısından daha da zor.
Hadi gönlünüzden geçen oldu ve kapandı AKP.
Ne olacak sonrasında ?
Kapatılırsa, bundan önce resmi ideolojinin “tehdit” ve “tehlike” görüp hesabını dürdüğü partiler gibi başka bir isim ama aynı düşünce ve kadroyla daha da güçlenerek yeniden onu kapatanların karşısına dikilmeyecek mi ?
Bundan önce partileri kapatılan siyasi parti genel başkanları değilmi şimdi AKP kapatılsın diye damarlarını patlatırcasına yırtınanlar ?
Kapatma sonrası böyle bir tablo çıkarsa ne yapacaksınız ?
CHP ya da MHP tek başına iktidar mı olur sanıyorsunuz ?
Haluk Koç AKP’li mi ? Ne diyor CHP yani kendi partisi için görmüyormusunuz ?
Akdeniz Üniversitesinde sağa sola alenen ateş eden psikolojik harekat ürünü sakallı provokatörün AKP’li olduğunu mu düşünüyorsunuz ?
Çeteler, Ergenekon üyeleri zihniyet olarak AKP’ye mi yakın ?
Ama tamam, istediğiniz oldu ve ülkeye “şeriat” gelmesin diye AKP kapatıldı.
Sonra ? Bana sonrayı söyleyebilirmisiniz ?
Ayrı isim, aynı düşünceler ve siyaseten yasaklı da olsa dışardan partisini yönetecek olan Tayyip Erdoğan fotoğrafı karşınıza çıkarsa ?
Olmadı diyeceksiniz.
Yine kapatacaksınız.
E, nereye kadar ?
Dünyadan kopuk mu yaşayacaksınız ? Siz yaşamayı göze alsanız bile Türkiye bunu kabul eder mi ?
Demokrasi, farklı siyasi düşünceye tahammül, özgürlük, AB size birşeyler ifade etmeyebilir ama millete birşey ifade ediyorsa ?
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık. Ne yapacaksınız ?
Herkesi fişlediniz, herkesi andıçladınız, ortada “sivil” hiçkimse bırakmadınız, “sivil” diye size, emekli paşalardan ve kiralık katillerden başka hiçkimse kalmadı.
Ergenekon’cular da içerde.
E, kalanlarla nasıl yönetmeyi düşünüyorsunuz bu ülkeyi ?
İşiniz zor vallahi.
Tayyip Erdoğan’ın “bağımsız” olarak ya da dışardan yeni kurulacak partiyi destekleyerek gireceği bir seçimde çıkacak netice sizi hiç mi ama hiç memnun etmeyecek.
İkide bir parti mi kapatacaksınız yani ?
Bu, mitingler, üniversitelerde provokasyonlar, bayrak yürüyüşleri hesap edildiği gibi eminim titizlikte hesap ediliyordur herhalde.
O zaman ?
Vallahi “darbe” yapmaktan başka çare yok.
Var mı ?
Darbe dışında her yol Tayyip Erdoğan’a çıkıyor.
Ben inanmasam da “vatan elden gidiyor” masalınıza inanacak epeyce taraftar bulursunuz ama bu, tek başına iktidar olmaya yetmeyeceği gibi koalisyon da olsa % 45’in koalisyonu olacak.
Sivilliği bile tartışmalı.
O zaman, “Vatan haini” dediğiniz AKP ve DTP’ye oy vermiş % 55 seçmeni ne yapacaksınız ? Bunlar rejim için “tehlike” ve “tehdit” ?
% 55’i sizinle siyaseten aynı düşünmeyen bir toplumda siz “azınlık” iktidarı olmayacakmısınız ? O zaman bu sistemin adı “Cumhuriyet” mi olacak ?
Bu nedenle diyorum ki darbeden başka çareniz yok.
İşiniz zor vallahi.
1980 darbesinde Kenan Evren’in yaptığı gibi siz, bir kez daha “Kemalizm”i gerekçe yapıp darbe ideolojisi görünümüne sokarsınız.
Sözün kısası darbeden başka çareniz yok.
Çünkü ;
Demokrat değilsiniz, “Ergenekon”la organik bağınız açığa çıktı.
Milliyetçi değilsiniz, en ulusalcınız yabancı şirket komisyoncusu.
Demokrasiyi sevmiyorsunuz, sizden başka kimseye tahammülünüz yok.
Aydın değilsiniz, çetelere yataklık edip, askeri göreve davet ediyorsunuz.
Hukuka inancınız yok onu siyaset kılığında uyguluyorsunuz.
Halkın tercihlerini saygıdeğer bulmuyorsunuz.
E ?
Darbeden başka çareniz yok.
Ne duruyorsunuz ?
Yapın artık.
Kurtarın bu ülkeyi !
Hadi bekliyoruz.
Dünya’nın güleceği, bizim de utanacağımız birşeye ihtiyacımız var.
2008’de “Askeri Cumhuriyet”e.

10 Nisan, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

O alnı dövmeli, eli tabancalı simsiyah adamı hiç unutmayın!

O alnı dövmeli, eli tabancalı simsiyah adamı hiç unutmayın!

4/9/2008
Hasan CEMAL

Ellerinde kalın sopalar, kesici aletler ve taşlarla birbirlerinin üzerine yürüyen genç insanlar…

Gözüm o adamın üstünde! Antalya’da, Akdeniz Üniversitesi’nin bahçesi… Ellerinde kalın sopalar, kesici aletler ve taşlarla birbirlerinin üzerine yürüyen genç insanlar…
Polisle çatışıyorlar.
Televizyondan izliyorum.
‘Karşıt görüşlü’ öğrencilermiş…
Benim gözüm o adamın üstünde.
Onu takip ediyorum.
Elinde tabancası, doğrultuyor.
O adam ancak bir provokatör olabilir. Bir tezgahın içindeki kışkırtıcı!
Tersini düşünemiyorum.
Izbandut gibi bir adam.
Simsiyah takım elbiseli…
Simsiyah sakallı…
Saçlarını sıfır numaraya kazıtmış, upuzun boylu…
Bir de alnında dövmesi var:
Hazreti Ali’nin kılıcı Zülfikar’ın dövmesiymiş…
Namluya kurşunu sürüyor, tabancayı doğrultuyor, tetiği çekiyor, kulak tırmalayıcı kurşun sesleri…
Sonra gayet sakin arkasını dönüp koşar adım kaçmaya başlıyor.
Üniversite dışından gelmiş. MHP Antalya İl Başkanı’nın açıklamasına göre, arada bir parti merkezine uğrayan biriymiş ama partili değilmiş. Daha önce birkaç kez gözaltına alınıp bırakılmış… O adam ancak bir provokatör olabilir.
Tersini düşünemiyorum.
Ama bu kadar açık oynanır mı?..
Demokrasiye, istikrara, barış ve huzura bu kadar açık bir tuzak kurulur mu? Söyler misiniz, bu pis oyuna bir kez daha koyun gibi gelecek miyiz?..
Televizyon kameralarının önünde kurşunu namluya sür, tabancanı doğrult, ateşle ve sonra arkanı dönüp sakin bir havada kaçmaya başla…
Apaçık bir provokasyon değilse nedir bu?.. Hangi tezgahın içinde o simsiyah adam?..
Hangi oyunun figüranı?..
Hangi odakların tetikçisi?..
Türkiye’yi istikrarsızlaştırarak darbe ortamlarına sürüklemek isteyen odaklar çok mu çaresiz kaldılar, bu kadar mı sıkıştılar mı?
Bilemiyorum.
Ancak, Akdeniz Üniversitesi’nin bahçesindeki o simsiyah takım elbiseli, simsiyah sakallı, alnında Zülfikar kılıcından dövmeli ve eli tabancalı ızbandut gibi adamı televizyon ekranlarında izlerken içim fena oldu.
Kabus gibiydi.
1950’lerde, 1960’larda, 1970’lerde üniversite gençliğini birbirine düşüren, silahlandırarak birbiriyle çatıştıran o korkunç provokasyonlar gözümün önünden bir film şeridi gibi bir an geçip gitti.
1960’ların sonuyla 1970’lerin başında, kıyısından köşesinden ben de vardım o işlerin içinde. Türkiye’yi darbe ortamına sürüklemek için atılan bomba ve dinamitlere, sıkılan kurşunlara yabancı değildim.
Bugün de benzer bir filmi Türkiye’ye yeniden seyrettirmek istiyorlar. Üstelik baksanıza, çok açık oynamaya başladılar. Gençliği sokağa dökmek istiyorlar. Gençliği birbirleriyle ve devletin güvenlik güçleriyle çatıştırmanın peşindeler.
Hiç kuşkunuz olmasın.
O simsiyah adam, o kapkaranlık provokatör, yani o kışkırtıcı, bu yoldaki çabaların iğrenç simgelerinden başka ne olabilir ki?
Gençler yine sağ sol diye bölünsün. Gençler İslamcı laikçi diye bölünsün. Gençler ülkücü devrimci diye bölünsün. Gençler Sünni Alevi, Türk Kürt diye bölünsün. Çatışmalar üniversitelerden sokaklara taşsın. Böylece darbe ortamları uç versin!
Hayal kurmayın, istenen bu!
Bunlar organize işler!
Evet aynen öyle.
Özellikle 2000’li yılların başından beri Türkiye bir kez daha bu tuzağa düşürülmek isteniyor.
Darbe tertipleri derken, askeri ya da hukuki darbe süreçleri derken, hep bu tuzak anlatılmak isteniyor.
Türkiye’yi ‘düşman kamplar‘a bölecek böyle bir tuzaktan sakınmak isteyenleri, yani referansı demokrasi ve hukukun üstünlüğü olanları çok çetin bir sınav bekliyor.
Akdeniz Üniversitesi bahçesindeki o eli tabancalı, alnı dövmeli, ızbandut gibi simsiyah adam, bana bu topraklarda demokrasiyi bekleyen sınavın çetinliğini bir kez daha anımsattı.

10 Nisan, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Ergenekon’un tineri…

Ergenekon’un tineri…

4/8/2008
Mehmet ALTAN

Pazar günü. Antalya Akdeniz Üniversitesi Kampüsü’nde… Taşlı, sopalı, bıçaklı bir kavgada. Saklanma gereği görmeden ve hiç çekinmeden tabancayla ateş açan adamın resmini 2 gündür görüp duruyoruz.

Bu resim normal mi? Çok istedikleri halde toplumu bir türlü kampüsteki kavgacılar gibi birbirine düşüremeyenler anlaşılan yeni tezgahlar peşinde.

* * *

Nasıl mı?

Bu kez ‘tinerci çocukları’ kullanarak.

Anlatacağım ama önce hafızamızı tazeleyelim.

Daha bir hafta önce…

Cumhuriyet Gazetesi’ne kimler molotofkokteyli attı?

Söyleyeyim: İki çocuk.

30 mart Cumartesi gecesi 23.55’te, Cumhuriyet Gazetesi’nin Şişli’deki binasına atılan molotofkokteyli hedefe ulaşamadı…

Molotofkokteyli, hedef olarak seçilen otomobil yerine güvenlik görevlileri tarafından kullanılan kulübenin önüne düştü.

Saldırının olduğu an kapıdan çıkan gazeteye ait otomobilde bulunan çalışanlar ise 13 yaşındaki Umut E.’yi yakaladılar.

Umut E., olayı şöyle anlattı:

‘O.A. ile top oynuyorduk. Mahalleden tanıdığı Bedirhan Ş. gazeteye molotof atacağını söyledi.

Üstümüzü başımızı giydirmesi karşılığında bizim de yanında olmamızı istedi.

Sebebini sormadan kabul ettik.

Yolda gördüğümüz bira şişelerine benzin koyup, atletimi de kullanarak 3 molotofkokteyli hazırladık.

Bedirhan Ş., molotofu Cumhuriyet Gazetesi’nin bahçesine attı.

Kaçarken de bana, ‘gazeteden çıkacak olan İlhan Selçuk’a ateş edersin’ dedi.

Hatta kaçarken ‘ateş et’ diye de bağırdı. B.Ş.’nin bana verdiği silahı yere attım.

Ben neden böyle bir şey yaptığımı bilmiyorum.

Tabanca bende 5 dakika kaldı. Kullanmayı bilmiyorum.’

* * *
Antalya’dan tüm Türkiye’yi tedirgin eden silahlı adam resimlerinin dağıldığı pazar günü…

Gene 12-14 yaşlarında üç çocuk…

Bir cami önüne, pazar sabahı saat on bir sularında savunma tipi bir el bombası attılar.

Hangi camiye?

Fatih, Cerrahpaşa Caddesi üzerindeki Şem-i Molla Camii ‘ne.

Herhalde verilmiş bir sadaka varmış ki…

Üzerinden iki araba geçti ama ateşleme mekanizması yerinden çıktığı için bomba patlamadı.

Patlama olsa, önce o el bombasını oraya koyan çocukları yutuverecekti.

Çünkü…

Bombaları yeterince uzağa atamamışlardı.

Sadece onlar mı?

Atıldıktan 3 saniye sonra patlayan parça tesirli bomba, 30’a yakın şarapnel parçasıyla caddeyi cehenneme çevirecekti.

Bombanın, yüzünde belirgin falçata izi bulunan, kazaklı, beyaz kapüşonlu, esmer tenli 14 yaşlarında bir çocuk ile iki arkadaşı tarafından atıldığı belirlendi.

* * *

Bir zaman önce…

Ergenekon’un…

Ya da ‘arkasındakilerin’…

‘Tinerci çocukları’ örgütlediklerini…

Bu kez de onlar üzerinden ülkeyi cehenneme çevirmeye çalışacaklarını duydum.

Şimdi anlıyorum ki proje hayata geçme aşamasına gelmiş.

* * *

Ama ürkmeye gerek yok.

Bizde…

Ergenekon türü para-militer oluşumlara devlet içinden omuz verenler var.

Ama bir de ‘devletin suç örgütü’ olmadığına inanan ve ‘hukukun’ gereği peşinde koşan daha etkili bir devlet anlayışı var.

O devlet, diğerlerini adım adım izliyor, kayda geçiriyor, belgeliyor.

Tinerci çocuklardan Ergenekon’a militan devşirme planını ben bile duyduğuma göre devletin ‘hukuka’ inançlı ciddi kanadı gerekeni yapıyordur.

Ama gene de ‘Ergenekon’un tinerci çocuklar üzerinden dirilme projesinden’ hep birlikte haberdar olmamızda fayda var..

10 Nisan, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Zorlama bir benzetme

Zorlama bir benzetme

4/7/2008
Gülay GÖKTÜRK

Kapatma Davası’nın AB siyasi çevrelerinde ve medyasında yoğun biçimde eleştirilmesi, “bir kısım basın”da büyük öfke yarattı. Özellikle müzakerelerin kesilebileceğini söyleyen Olli Rehn bu öfke selinin “odağı” oldu. Olli Rehn’e yönelik tepkiler dile

Kapatma Davası’nın AB siyasi çevrelerinde ve medyasında yoğun biçimde eleştirilmesi, “bir kısım basın”da büyük öfke yarattı. Özellikle müzakerelerin kesilebileceğini söyleyen Olli Rehn bu öfke selinin “odağı” oldu. Olli Rehn’e yönelik tepkiler dile getirilirken sık sık verilen bir örnek var.

2000 yılında Avusturya’da Haider’in lideri bulunduğu neo faşist partinin seçimleri kazanmasından sonra, AB’nin, bu partinin hükümet koalisyonuna katılmasını önlemek amacı ile uyguladığı yaptırımlar hatırlatılıyor ve AB çifte standartlı olmakla suçlanıyor. Aslında bizdeki yasakçılar bu örneğe ilk defa sarılmıyor. Olayın yaşandığı 2000 yılında da aynı örneği 28 Şubat’ı aklamak için kullanmaya çalışmışlardı. AB’nin Haider’in partisinin iktidar ortağı olması üzerine verdiği şiddetli tepki, o zamanlar 28 Şubat’a destek veren bazılarının içini ferahlatmış; “İşte görüyor musunuz,” demişlerdi.

Demokrasi her zaman demokrasiyi yok etmek isteyen güçleri yasaklamak zorundadır.” Ben de o zaman, bu örnek olaydan hareketle, Avrupa ve Faşizm başlıklı üç yazı yazmıştım. Konunun yıllar sonra yine örnek olarak önümüze getirilmesine bakılırsa, yedi yıl önce dile getirdiklerimi, o yazılardan özetleyerek hatırlatmakta fayda var. Her şeyden önce iki olay arasındaki en önemli farka işaret edelim:

Haider olayında hiç kimse kalkıp da Özgürlük Partisi’nin kapatılmasından, liderinin tutuklanmasından söz etmemişti. AB’nin Avusturya’ya söylediği özetle şuydu: “Elbette kendi iktidarını kendin seçersin. Ama benim de senin seçtiğini içime sindirmeme ve seninle ilişkimi askıya alma hakkım vardır.” Tıpkı şimdi, kapatma davası üzerine söylediği gibi… Unutmayalım ki, söz konusu platform, yani Avrupa Birliği gönüllü bir platformdur. Bir klüptür ve kulübün belli standartları vardır.

Bu tıpkı, mahalle komşularımızla ilişkimize benzer. Hiçbir mahalle sakini, sevmediği bir adamın o mahallede oturmasına itiraz edemez. Ya da onun evinde neler olup bittiğine burnunu sokamaz. Ama yine hiçbir mahalle sakini de komşularının hepsini sevmek, hepsiyle görüşmek, ahbaplık etmek zorunda değildir. Kimi komşular pek sevilmeyebilir ve “havayı bozdukları” için kabul günlerine çağırılmayabilir.

Avrupa Birliği’nin Avusturya’ya yaptığı, sevilmeyen, kafa dengi olmayan komşuyla ilişki kurmamaya benzetilebilir ancak ve ilkesel olarak bakıldığında itiraz edecek bir şey yoktur. Bu yüzden de yargı yoluyla hükümet devirmeye çalışmaya hiç benzemez. Avrupa Birliği bu tutumuyla, bir yandan sıkı komşuluk edeceği kimseleri seçme hakkını kullanırken, bir yandan da Avrupalı seçmene bir mesaj yollamaktaydı. Bu mesajı okuyan Avrupalı anlıyordu ki, bundan böyle tek tek ülkelerdeki seçmenlerin kime oy vereceklerine karar verirken, dünya kamuoyunu da dikkate almaları gerekiyor. Tabii eğer, ülkelerinin uygar dünyadan kopup yalnız kalmasını istemiyorlarsa…

Özetle, Haider olayında Avrupa Birliği, ilkesel olarak hakkı olan bir tutum almıştı. Ama acaba siyaseten akılcı mıydı yaptığı? O çok korktuğu faşizmle mücadelede doğru bir siyasi tutum muydu? Kendi içindeki farklılığı kucaklamak anlayışına uyuyor muydu? Bu sorulara bundan yedi yıl önce de “hayır” cevabı vermiştim, yedi yıl sonra bugün de yine “hayır” diyorum. Avrupa’nın, Haider’in Özgürlük Partisi’ni dışlaması, ilişki kurmayı reddedip yok saymayı seçmesi ne o partiye oy veren yüzde 27′lik seçmen kitlesini ortadan kaldırdı; ne de Avusturya’da ya da Avrupa’nın diğer ülkelerindeki ırkçı siyasi hareketlere güç veren yabancı düşmanlığını azalttı.

Tecrit siyaseti gütmek yerine, ırkçı partilerin de sistem içine alınarak reel politika içinde “ehlileşmesine”, aşırılıklarını törpülemesine ve yumuşamasına fırsat verilmesi daha akılcı bir politika olabilirdi ve belki yangınları azaltabilirdi. Kısacası, Avusturya örneği hiçbir şekilde bizim yasakçıların işine yaramaz. Ancak, demokrasiyi benimseyenler arasında, “özgürlüklerin sınırları” konusunda yürütülecek bir tartışma için verimli bir örnek olabilirdi ama ne yazık ki o da – bütün ısrarlarıma rağmenbir türlü yapılamadı.

10 Nisan, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Darbe hamlesi bir Andıç’ın işi mi?

Darbe hamlesi bir Andıç’ın işi mi?

4/9/2008
Ali BAYRAMOĞLU

Dün Taraf Gazetesi önemli bir belge yayınlandı… Belgenin başlığı “Andıç”… Tarihi 2006 Mart…

Hazırlayan: Genelkurmay Başkanlığı Bilgi Destek Daire Başkanlığı…

Gönderilen: Genelkurmay 2. Başkanlığı ve Genelkurmay Harekat Başkanlığı.

İçerik: “Taraf Gazetesi muhabiri Mehmet Baransu’nun ifadesiyle, “Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin tek tek sıralanıp Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den Rahmi Koç’a, Sabancı ailesinden Eczacıbaşılar’a. Can Paker’den Okay Ekşi’ye, TÜSİAD’dan TESEV’e kamuoyunca bilinen isim ve derneğin fişlenmesi”…

Aslında daha fazlası…

Belge sadece bir “fişleme”ye değil, Andıç kelimesinin işaret ettiği gibi bir tür “eylem planı”na gönderme yapıyor.

Baransu’yu izleyip, raporda altını çizdiği şu cümleye dikkat edelim:

“Bu andıç, AB’nin kendi amaçlarına uygun olarak yönlendirdiği sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri hakkında bilgi vermek ve bu kapsamda alınabilecek karşı tedbirler hakkında onay almak maksadıyla hazırlanmıştır…”

Baransu’yu ve gazetesini kutlamak gerek…

Zira bu belge “2003-2004 sürecinin devamı olan bir siyasi hamlenin kanıtı” olarak karşımızdadır…

Bu belge Genelkurmay’ı doğrudan temsil eden 2. Başkanlık düzeyinde “ordunun ülkedeki değişim ve AB sürecine bakışını tüm çıplaklığıyla ortaya koymakta”dır…

Bu belge Silahlı Kuvvetler karargâhının, sadece siyaseti ve siyasetçiyi değil, toplumu, toplumsal güçleri “gölge” gibi gören “vesayetçi ve velayetçi tavrını” göstermektedir. Gerektiğinde CHP’yi, merkez medyayı, büyük ekonomik grupları bile karşısına alan “özerk yönetici ruh halini ve bunun derinliğini” kanıtlamaktadır.

Keşke ilkeleri tartışabilsek…

Keşke bir hukuk devletinde böyle bir belge hazırlamak askerin ne haddine, ne zaman açılacak soruşturma, ne zaman görevden alınacak sorumlular diyebilsek…

Daha doğrusu bunların karşılığının olduğu bir ülkede yaşıyor olsak…

Ne yazık ki yaşadığımız, tersine, bu tür belgeleri yayınlama ve eleştirmenin “yaptırımı”nın olduğu bir ülke…

Ama yine de bu kadar basit ve ucuz değil ya da olmamalı, bu işler…

Dikkat edin: Bu belge tarihten, dünden değil, bugünden söz ediyor, 2006 Mart ayından söz ediyor…

2006 Mart ayından sonra, özellikle Ocak 2007′den itibaren bu ülkede yaşananlar malum…

Altını çizelim: Bu belge bir tespit ve bilgi notuna değil, asker gözüyle tedbir alınması gereken durum, kişi ve kurumlara ve bunlara eylem planına işaret ediyor.

Peki neydi bu tedbirler?

Hangileri 2007′de başlayan gelişmelerle ilgilidir?

Ya da Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durumla bir ilgisi var mıdır, bu tedbirlerin?

Bu tür metinler kimi tespitleri doğrulamaktadır.

Nitekim 2003 başından itibaren “geleneksel velayetçi anlayış”ın şu üç temel sorunla karşılaştığını biliyoruz:

1. Arzu etmediği bir siyasi partinin iktidardaki meşru ve baskın varlığı…

2. AB hattında izlenen, geleneksel siyasi yapıları, askeri vesayet dokusunu, Kıbrıs politikası gibi kemikleşmiş resmi tutumları örseleyen demokratikleşme hamleleri ve buna bağlı olarak siyasi alanının genişleme süreci…

3. Bu değişim sürecini AK Parti’ni taşıması… Bu taşımanın (muhafazakar kesimlerin AB projesine yaklaşması ve AB projesinin daha büyük bir toplumsal kesim tarafından sahiplenilmesi üzerinden) hem taşınanın hem taşıyıcının meşruiyetini derinleştirmesi…

Türkiye’nin 2003′ten bu yana yaşadığı gelişmeler, bu nedenle, karşımıza sadece bir değişim öyküsü olarak değil, aynı zamanda vesayetçi devlet dokusunun bu değişime direnme öyküsü olarak çıkmıştır. Başka bir deyişle 2003 yılından itibaren Türkiye hem bir değişim süreci, hem buna karşı örgütlenmiş bir direnç süreci yaşamaktadır…

Andıç ortada…

Bugün yaşadığımız gelişmelerin, “yargısal darbe” girişiminin bu “direnç yapısı”ndan geldiğine ya da bu merkezle yakın ilişki içinde bulunduğuna artık hiç bir şüphe yoktur…

Bu cendereden tek ama tek çıkış yolu vardır:

Demokrasi, daha çok demokrasi, demokratik seferberliktir…

10 Nisan, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok