Üzmez kimi bağlar?
![]() |
|
||
|
|
|||
| Üzmez kimi bağlar? | |||
| 78yaşındaki (ya da herhangi bir yaştaki) bir insan, 14 yaşındaki bir kıza cinsel tacizde bulunmuşsa, bu hiç şüphesiz çirkinliğine sınır konamaz bir fiildir. Yaş farkı çirkinliğin boyutunu büyüten bir unsurdur. Söz konusu kişinin, manevi değerler üzerine yazı yazan veya Mukaddes Emanetler bölümünde Kur’an okuyan birisi olması çirkinliği katlayan bir başka unsurdur.
çünkü bu durumda, manevi bağları da lekelemek ve benzeri hassasiyetlere sahip kişilere çamur sıçramasına yol açmak gibi başka suçlar oluşmaktadır. Adı Hüseyin üzmez veya filan feşmekan… Neyi değiştirir? çirkinlik, çirkinliktir, fuhuş fuhuştur, tecavüz tecavüzdür. Bunların İslam’daki hükmü isimlere veya unvanlara göre değişmiyor ki herhangi bir insan üzerine koruyucu şemsiye tutulabilsin. Hüseyin üzmez’in suçu sabit görülürse en büyük tepkiyi, içinde yürüyegeldiği camiadan alacağı kuşkusuzdur. Aynı camianın, içinde böyle insanlar barındırmaktan dolayı büyük azap duyacağı da kuşkusuzdur. Belki burada, “islami camia” içinde yeterli oto – kontrol sistemi var mı yok mu, bu tür yanlışlar neden yıllarca sürüyor da dışlanmıyor, sorusu sorulabilir. Bunun da cevabı, belki, islami camia denen dünyanın, mono – blok olmaması, dolayısıyla etkin kontrol sisteminin işletilememesi gerçeği olabilir. İlginç olacak ama, son zamanlarda “Din de bizim” söylemiyle CHP lideri Baykal bile, “islami camia” bünyesinde yer almaya başlamıştır. Bu camia içinde, keskin ulusalcılardan tutun, keskin laiklere, keskin radikallere, devlet yönlendirmesiyle kurulmuş mezar evler mucidi örgütlere kadar her tür insan – örgüt var, bu durumda kim kimi denetleyebilir ki? Tavırsa işte tavır: Bu iğrençliği bütün gücümüzle reddediyoruz! …. Bu meselede, bir de işin, “medyaya güven” boyutu var hiç şüphesiz. Biz, sevgili medyamızın “andıçlama” operasyonlarında nasıl etkin rol aldığını biliriz. Biz, sevgili medyamızın 28 Şubat süreçlerinde nasıl bir psikolojik savaş aracı haline geldiğini biliriz. İçinden geçtiğimiz sürecin, filmi birkaç kere seyredilmiş bir süreç olduğunu bilmeyen yok. Bundan 10 yıl önceki filmde, Kalkancı – Aczmendi – Fadime Şahin senaryoları, yine cinsellik pazarı kurularak arz-ı endam etmişti. Son birkaç hafta içinde, “Mahmud Efendi’nin trilyonluk villası” haberiyle başlayan, defileci vatandaşın “üç karı” haberiyle devam eden, Mukaddes Emanetler bölümünde Kur’an okuyan hafızın çocuk istismarıyla beslenen ve üzmez’e ulaşan bomba haberlerin “Ne oluyoruz?” sorusuna yol açması gayet tabii. Bizde medya bir takım operasyonlar için kullanılır! Bu eskilerin “Mütearife – Kesin bilgi- Aksiyom” dedikleri şey… Bizim medyamız, keçisi çalınan müftü haberini “Müftü keçi çaldı” şeklinde vermekle maruf. Onun için insanlar, medyanın bir kesiminde, diyelim dindar kesimle ilgili bir olumsuz haberi, birkaç yerden çek etme ihtiyacı hissediyorlar. Şu sıralar Doğan grubu ile Sabah camiası arasındaki cedelleşmede de, çıkan haberleri veya ortaya atılan iddiaları çek etmeden kullanma imkanı var mı? Doğan grubuna katılan Vatan gazetesinde birden bire artan “Katar’ı kötüleme” haberlerini neye yorumlamalı? Ya da tersine, Sabah’ta yeniden sergilenen Doğan grubu suiistimal iddialarını… Aslında bu bütün medya için çok temel bir problem alanı. Ben, içinde yer aldığım “islami camia”nın medyasında bazı haberlere atıfta bulunmam gerektiğinde de, o haberleri başka kanallardan çek etme ihtiyacı hissediyorum. Tüm medyada saptırıcı yorumlar, daha haberin üretiminde başlıyor, sonra haber merkezinde yorumlanıyor, sonra yazı işlerinin elinden geçiyor… Haber okuyucunun ya da seyircinin önüne gelinceye kadar birkaç kere takla atmış bulunuyor. Enkırman ya da sunucunun ses tonu bile, haberi kanırtmanın aracı haline geliyor. Siz de son zamanlarda bazı enkırmanların özel misyonla ekranlarda arzı endam ettiği fikrinde değil misiniz? Türkiye’de her şeyin böyle özel bir durumu varken, ve İslam alanı her türlü komploya hedef iken, “islami camia” içinde olmak ve o camia adına bir görünülürlük sergilemek, çok özel önem kazanıyor. Birilerinin günahlarını öne sürerek “Sizler şunu yapmıyor musunuz?” gerekçesi, islami camia adına yanlışlık yapabilmenin gerekçesi olamaz. Herkes, kirinin pasının, veya özel tercihlerinin kendisine has olduğunu itiraf edebilmeli, İslam’a bedel ödetmemelidir. İslami alanda müthiş bir bilgi açığının bulunduğu bir zamanda, insanların, sembolleştirilip İslam’a monte edilen simaların davranışlarıyla negatif bir bilgi bombardımanına maruz kalmasına zemin hazırlanmamalıdır. |
|||
Sabataycı Medya Din Düşmanlığını Bırakmalıdır!..
![]() |
|
||
|
|
|||
| Sabataycı Medya Din Düşmanlığını Bırakmalıdır!.. | |||
| SABATAYCI ve “Benzetilmiş” medyanın İslâm aleyhindeki saldırgan, hakaretâmiz, fitne ve fesat çıkartıcı, yalan dolan, iftira yayınları mutlaka önlenmelidir.
Bu adamların işi gücü yok mu ki, her gün İslâm ve Müslümanlar ile uğraşıp duruyorlar? Yolcu vapurunda bir vatandaş namaz kılar, yaygarayı basarlar… Namaz kılmak suç mudur? Bir okulun alt katında küçük bir odada birkaç öğrenci ibadet eder. Bunlar yine yaygara kopartır… Pikniğe giden tesettürlü kadınlar, bahçedeki küçük mescide sığmazlar, birkaç tanesi dışarıda kılar. Bizim Sabataycı medyada bir feryat, bir figan… Hıristiyan bir futbolcu sahada maç başlamadan önce istavroz çıkartır, buna sinir olmazlar; Müslüman bir sporcu bir kenarda iki rekat namaz kılsa yeri göğü inletirler. Bir Müslüman dinî nikâh yaptırır, gerici olur; bir Sabataycı “Sazan” Efendiye nikah kıydırırsa, bundan hiç bahs etmezler. Din düşmanlığında o kadar ileri gidiyorlar ki, korkudan ve baskıdan başını örtemeyen bir hanım peruk takıyor, ona da karşı çıkıyorlar. Laiklik elden gidiyor… Yalan… Cumhuriyet tehlikede… Kuyruklu yalan… Tesettür köleliktir… Hezeyan… İslâm, Müslüman, din ve iman düşmanlığı bunları ruh ve akıl hastası yapmıştır. Senede 365 gün dine saldırırlar. Okullarda namaz kılınmasını ele alalım: Devlet bütün okullara resmî ve mecburî din dersi koymamış mıdır? Bu derslerde abdest, namaz, dua etmek öğretilmemekte midir?.. O halde birkaç öğrenci bodrum katında küçük bir odada namaz kılsa ne olur? Laikliğe aykırı mı olur? Böyle diyen deli değil, zır deli değil, hınzır delidir. Bu adamlar ve kadınlar Büyük Britanya’daki kolejlerde, 1944’ten beri, sabah derslere başlanmadan önce okulun kilisesinde ibadet yapıldığını, buna katılmanın mecburî olduğunu, katılmak istemeyenlerin velilerinden kağıt getirmeleri gerektiğini bilmiyor mu? Benim elimden gelse, her liseye kocaman bir mescid yaptırırım. Düzen laik olduğu için kimseyi namaza zorlamam, kendi iradesiyle kılmak isteyenlere kolaylık gösteririm. Laiklik bu demektir. Namaz kılan öğrencilerin laikliğe aykırı hareket ettiklerini iddia etmek, laiklik değil, laikçiliktir, jakobenliktir, demokrasi ve insan hakları düşmanlığıdır. Bizim Sabataycı medya, okul kapısına kadar başları örtülü olarak gelen, orada baskılar yüzünden başlarını açıp giren Müslüman kızlara da verip veriştiriyor. Ne büyük tahammülsüzlük… Eskişehir’de bir üniversiteli kız fuhuş yaparken yakalandığı zaman böyle tepki göstermemişlerdi. Merhum cennetmekân Sultan Abdülhamid-i Sânî Han zamanında bütün liselerde namaz kılmak mecburiydi. ülkemizin medar-ı iftiharı Galatasaray sultanîsinin (Konferans salonunun altında) büyük bir mescidi vardı, benim zamanımda depo idi; okul talebeleri orada günde dört vakit, resmî imamın arkasında namaz kılarmış. Cemaate katılmak mecburî imiş… İslâm okulu dediğin böyle olmalı. Laik Fransa’da Katolik kilisesinin liseleri var, bunlara “Hür Okullar” deniliyor. Laik devlet, bu okullara bütçesinden resmen yardım yapıyor… Türkiye’de de Müslümanların İslâm okulları açmalarına izin verilmelidir. Fransız papazlarının İstanbul’da Saint Joseph, Saint Michel, Notre Dame de Sion liseleri var. Bu üç isim de kutsal isimlerdir, dinî isimlerdir. Papazlar, misyonerler, laik Fransa böyle okullar açabiliyor da, Müslümanlar kendi vatanlarında niçin açamasınlar? Bizde de Mevlana, Hacı Bayram, Gümüşhanevî Ahmed Ziyaüddin, Halid-i Bağdadî, Şaban-ı Veli, Emir Sultan ve benzeri liseler açılabilmelidir. Büyük Britanya liselerinde derslerden önce nasıl kilisede ibadet edilebiliyorsa, bizim Müslüman okullarında da günlük namazlar kılınabilmelidir. Medeniyet, insan hakları, demokrasi ve laiklik (evet laiklik) böyle yapılmasını gerektirir. Namaz kılanları kötülemek laiklik değil, dinsizliktir. Başını örtenleri aşağılamak terbiyesizliktir. Bu milletin tertemiz kadın ve kızlarını, çarşaf giyiyorlar diye horlamak edepsizliktir. Müslüman, kendi vatanında elbette namaz için, din için, tesettür için çalışacaktır. Dindarların kendi ahlakları vardır, dinsizlerin de kendi ahlakları… Biz İslâm ahlakının kurallarını ve ilkelerini hakim kılmaya uğraşacağız. Onlar da kendi bozuk ahlaklarını. Bizi kösteklemeye asla hakları yoktur. Bu ülkede din ve inanç hürriyetine karşı çıkmak, namaz kılanları ve kapananları tahkir etmek insan haklarına ve demokrasiye aykırı diktatörce bir tutumdur. Böyle yapan Sabataycıları uyarıyoruz. Müslüman Türkiye’de agresif din düşmanlığı yapmak toplumsal barışı ve millî uzlaşmayı dinamitlemek demektir. Batı Batı diyorlar… O halde Batıdaki uygulamaya iyi baksınlar. Orada geniş bir din hürriyeti var. Orada Müslüman kızlar üniversitelerde başları örtülü olarak okuyabiliyor… Danimarka parlamentosuna başörtülü bir hanım milletvekili seçilmiştir. Komşumuz Yunanistan’da bile, Batı Trakyalı bir Müslüman kız, başörtülü olarak hukuk fakültesini bitirmiş ve şu anda başörtülü olarak avukatlık yapmaktadır. Türkiye’de gerçek demokrasinin, insan haklarının, gerçek laikliğin, millî barış ve uzlaşmanın önündeki en büyük engel bir kısım Sabataycıların (hepsini kasd etmiyorum, herkes üzerine almasın) azgın din düşmanlığıdır. Şayet yürekten Batı medeniyeti ve sistemi taraftarı iseler, Batıya baksınlar, utansınlar, kendilerine çeki düzen versinler. Yetti artık! Tasavvuf ve Tarikatlar Serbest Olmalıdır DEMOKRATİK ve laik bir rejimde vatandaşları inançlarından, düşüncelerinden, görüşlerinden, tenkitlerinden, farklılıklarından dolayı suçlamak, cezalandırmak, onlara baskı yapmak, onları tehdit etmek, onları sindirmek en büyük zulümdür. Hakaret etmemek, şiddeti somut bir şekilde davet etmemek, âdil kanunları açık ve seçik şekilde çiğnememek şartıyla bütün dinî faaliyetler, ibadetler, ayinler, zikirler, dinî eğitim, dinî teşkilatlanma tamamen hür ve serbest olmalıdır. 1930’lu yıllarda Mason locaları kapatılmıştı. 40’lı yıllarda tekrar açıldı… İslâm tarikatları ise hâlâ kapalıdır. Bu “hâlâ” kapalı tutma, yasaklama keyfiyeti bir zulümdür. Demokrat, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı, insan haklarına saygılı ülkelerin hukukçularına sorsunlar, “Tasavvuf tarikatlarının kapalı ve yasak olması demokrasiye, hukuka, insan haklarına uygun mudur?” Bir tek, “Uygundur” cevabı alamazlar. Mevlevîlik tarikatının hâlâ kapalı ve yasak olması Türkiye için ne büyük bir kayıptır… Dünyanın aradığı sulh, kardeşlik, uzlaşma, hoşgörü zihniyeti bu tarikatta vardır ve bizim sistemimiz onu hâlâ kapalı tutuyor. Tarikatlar açılırsa din sömürüsü yapılabilirmiş… Ne boş bir bahanedir bu. Sanki şu anda din ve mukaddesat sömürüsü yapılmıyor mu? Böyle diyenler, kendileri Atatürk sömürüsü yapmıyor mu? Din sömürüsünün, mukaddesat bezirganlığının en güçlü ve şifa verici ilacı tasavvuftur, tarikatlardır. Toplumumuzu saran genel kokuşmanın tedavisi için tarikatlara, tasavvufa son derece muhtacız. Gerçek mutasavvıf, gerçek derviş, gerçek tarikatlı (tarikatçı demedim…) asla yalan söylemez, asla gıybet etmez, asla haram yemez, asla fitne ve fesat çıkartmaz, asla emanetlere hıyanet etmez. Türkiye’nin fütüvvet ahlakına ihtiyacı vardır. Bu da tarikatların hizmet ve faaliyetleri ile olur. Bugünkü ahlaksızlığın, faziletsizliğin, kokuşmanın, kirliliğin, şekavetin, hırsızlığın, rezilliğin ana sebebi; toplumdaki tasavvuf kontrolünün zayıflamış olmasıdır. Gerçek tasavvuf, gerçek tarikatlar, gerçek şeyhler ve dervişler olsa toplum düzelmeye başlar, kötülükler azalır, salah aydınlıkları ortalığı nurlandırır. İslâm tasavvufu, tarikatlar üzerindeki yasaklar, baskılar, tabular Kıyamet’e kadar devam eder mi? |
|||
Ahde vefa..
![]() |
|
||
|
|
|||
| Ahde vefa.. | |||
| Ne güzel söylemiş eskiler.. Zamanı ifade ederlerken nasıl da doğruya parmak basmışlar.. Sanki şu anı ifade etmişler.. Zaman su gibi akıp geçiyor.. Seneler ay, aylar hafta, haftalar ise gün olmuş, gidiyor.. Evet gerçekten de hayat süratli geçiyor.. 14 Mart Cuma günü Bolu yakınlarında trafik kazası sebebiyle hayatını kaybeden Yalova-Esenköy Belediye Başkanı Adnan Kaptan’ın vefatı şu gün itibariyle 50 güne yaklaşıyor.. Rahmetli Adnan Kaptan, AK Parti safında siyaset yapan ve bu partiden Belediye Başkanı seçilmiş bir kişiydi.. Güler yüzüyle, vefalı ve hasbi yaklaşımıyla kendisine rey veren ya da vermeyen Esenköylülerin, hatta Esenköy’e özellikle yazın gelen “Esenköyseverlerinin” sempatisini kazanmıştı.. Aslolan da bu.. Siyasetçi sadece kendi yandaşlarının değil, karşı cenahta mücadele verenlerin de sevgisini kazanmalı.. Adnan Kaptan’da takip ettiğimiz kadarıyla bu görüntü vardı.. Vardı ki, cenaze töreni belki de Esenköy’de hiçbir kimseye nasip olmayan bir şekilde kalabalıkların arasında defnedildi.. Demek ki her şeyin başı sevgi.. Bu kardeşimiz insanlarda olumlu iz bırakmış ki sevenleri de kendisini bu son yolculuğunda yalnız bırakmadılar.. Kaptan’ın rahmetli olmasıyla Esenköy Beldesi Belediye Başkanını seçti.. Belediye Meclis üyeleri aralarında yaptıkları oylama neticesinde Meclis üyesi Ayhan Küçük Esenköy’ün yeni Belediye Başkanı oldu.. Bu münasebetle Ayhan Küçük’e başarılar diliyorum.. özer Kaptan, rahmetli Adnan Kaptan’ın kardeşi.. Esenköy’de ve Yalova’da önemli inşaatlar yapan bir müteahhit.. Az konuşan, çok çalışan ve de karşısındakini dinleyen, beyefendi bir insan özer Kaptan!.. Geçenlerde hal hatır noktasında konuştuğumuzda, geçtiğimiz Perşembe günü için belki Esenköy’e bir günlüğüne gelebileceğimi belirtmiştim.. Nedense aklımdan o günü geçirmiştim.. özer demez mi ki bana; “Sami abi, isabet olur, zira Perşembe günü rahmetlinin 40. günü.. Merkez Camii’nde mevlid var, bekleriz!..” Allah Allah!.. Demek ki Perşembe günü boşuna kafamıza takılmamış.. Demek ki rahmetli bizi oraya çağırıyor!.. “Elbette özer, inşallah rahmetlinin mevlidinde bulunuruz” dedim ve kalktım gittim.. Yalova’da ne kadar ilçe ve belde varsa çoğunun Belediye Başkanları Adnan Kaptan’ın ruhuna okutulan Mevlid-i Şerife geldiler.. çınarcık, Armutlu, Altınova, Termal, Kadıköy, Teşvikiye Belediye Başkanları, Belediye Başkan Yardımcıları, idarecileri görmek ve sohbet etmek imkanını buldum.. AK Parti Yalova İl Teşkilatı ve eski İl Başkanı Fikri Demirel de mevlide katılan kişiler arasındaydı.. Yakın dostları, Ahmet Taşçı, Ali Toraman, Aydın Bayraktar, 0sman Akın, 0sman özdemir gibi.. Tabii beldenin sakinlerinin de iştirakiyle Esenköy Merkez Camii tarihi günlerinden birini daha yaşadı.. Yalova-Kadıköy Kur’an Kursu’nun bülbül sesli talebelerinin okuduğu Mevlid-i Şerif, Esenköy Merkez Camii İmam Hatibi Rüstem Hoca’nın veciz konuşması ve ardından yaptığı coşkulu duayla son buldu.. Ne mutlu arkasından olumlu iz bırakanlara.. İkbal devirlerinde insanlara çeşitli sebeplerden dolayı yaslanılabilir.. Birtakım menfaat şebekeleri zirvede dolaşan kişilerin yanından ayrılmayabilirler.. Ancak, kişi vefat ettikten sonra sağlığında gördüğü ilgi ve alakayı hâlâ görebiliyorsa o zaman iş farklı bir noktaya gelir.. Tıpkı rahmetli Adnan Kaptan’ın verdiği fotoğraf gibi.. Bir kere daha kendisine Allah’tan rahmet diliyorum.. ¥ ACAYİP BİR İŞ DAHA.. Hakan Şükür’ün derbi maçı öncesinde Kutlu Doğum Haftası için söyledikleri sözler.. Ardından Tekbir Giyim’in yaza merhaba defilesi ve Tekbir’in sahibinin aile hayatının didiklenmesi.. Yine akabinde bir din görevlisine atfedilen sapık ilişkiler haberi.. Mahmut Hocaefendiye maledilen villa hikayesi.. Evet geçtiğimiz haftayı bu haberleri okumakla geçirdik.. Cumartesi günü ise öğle vakti ajanslara düşen bir haber aklımı daha da karıştırdı.. Hüseyin üzmez’in olayı.. Bu olaya şaşırmamak mümkün değil.. Suçlamalar.. İddialar.. 78 yaşındaki Hüseyin üzmez’in gece yarısı apar topar evinden alınıp götürülmesi.. Ve üzmez’in gerçekten garip bir suçlamayla karşı karşıya kalması.. Hüseyin üzmez, basına yansıyan ifadesinde “bu bir komplo, ben şu an susma hakkımı kullanıyorum, her şey mahkemede gün yüzüne çıkacak” diyor.. Şu an mesele yargıda.. Hukukun bu işi çözeceğine inanmak gerekir.. Başka da diyeceğimiz bir şey yok.. Yalnız şunları ekleyebilirim, medyaya yansıdığı ve sağdan soldan konuşulanlara göre bu mesele biraz karışık!.. Hüseyin üzmez’in herkese karşı, sevecen, şevkatli ve yardımsever bir yaklaşımı olduğu aşikar.. Bunu çok kişi de bilir.. üzmez’in de ifade ettiği gibi bu işin bir komplo, bir tezgah, olabileceğini düşünüyorum!.. Matbuat aleminde etrafınıza şöyle bir baktığınızda, özellikle de çiftetelli kesiminde, kartvizitinde “gazeteci-yazar-televizyoncu” yazan “manitacı, fetbaz, şarlatan, cinsi sapık” nelerine şahit olursunuz!.. Porno filmlerini aratmayacak sahnelere imza atmış ne ünlü televizyoncular görürsünüz.. Burnundan kıl aldırmayan daha neler neler!.. Ve bunların rezaletlerinin bini bir para.. Ama kimsede tık yok!.. Kamuflaj mükemmel.. Ama işin ucunda Hüseyin üzmez olunca kıyamet kopuyor.. Bakıyorum tv haberlerindeki malum kanalların sunumlarına, yine özellikle kartel medyasındaki gazete haberlerine, üzmez için; “Dinci Vakit’in yazarı” ibaresi kullanılıyor.. Gün, bugün tabii.. Neredeyse zil takıp oynayacaklar.. Doğrudur, bu gazetenin yönetimi, yazarları, çalışanlarının hemen hepsi, dini bütün ve mütevazı hayat süren kişilerdir.. Hüseyin üzmez de Vakit gazetesinin yazarıdır.. Ancak kişilerin yaptığı ya da yapabileceği olumsuz filler, (şayet olmuşsa) niye gazeteyi veya müesseseyi bağlasın?.. Netice-i kelam; kişi yaptığından sorumludur.. Gerisi laf-ü güzaftır.. |
|||
Bir demokrasi ve hukuk manifestosu
![]() |
|
||
|
|
|||
| Bir demokrasi ve hukuk manifestosu | |||
| Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, AYM’nin 46. kuruluş yıldönümü münasebetiyle yaptığı konuşma, son dönemde antidemokratik dayatmalarla ve hukuk dışı uygulamalarla karartılan gönüllerimizi bir nebze olsun ferahlattı. Prof. Dr. Sami Selçuk’un, 1999′da Yargıtay Başkanı olarak yaptığı açış konuşması, üçüncü binin başında sunulmuş gerçek bir ‘Demokrasi Bildirgesi’ idi. Bu tarihten dokuz yıl sonra, Haşim Kılıç’ın yaptığı konuşma da, bir ‘Demokrasi ve Hukuk Bildirgesi’ oldu. Bu arada, Selçuk’un düşüncelerinden çırpıştırılarak hazırlandığı anlaşılan Ahmet Necdet Sezer’in, AYM Başkanı iken yaptığı 1999 ve 2000 yıllarındaki konuşmalar, ona Cumhurbaşkanlığı yolunu açtı. Lâkin, ne yazık ki Sezer, Cumhurbaşkanlığı döneminde, söylediklerinin tam aksini uyguladı. *** AYM Başkanı Kılıç’ın tarihî konuşmasını, herkesin altını çizerek ve üzerinde düşünerek tekrar tekrar okuması lâzımdır. Her biri özlü birer ders mahiyetindeki sözlerinden çok önemli gördüğümüz bazı cümleleri nakletmek istiyoruz: 1. YENİ ANAYASA: ‘Anayasalar(…) iktidarların gücünü bireyler lehine sınırlayan(…) temel hukuk belgeleridir. ‘Demokratik, lâik, çoğulcu, katılımcı, insan onuru ve hukukun üstünlüğü temeline oturan, katı ideolojik dogmalardan arınmış, değişime açık, toplumun değerleriyle bütünleşmiş ve uzlaştırıcı bir anayasa özlemi tüm toplum kesimlerince dile getirilmektedir.’ ‘Bürokratik yapıyı özgürlükçü demokratik işleyişe engel olmaktan çıkarıp, ulusun demokratik iradesinin gerçeklemesi yönünde kullanan(…) bir anayasanın hazırlanması gerekir.’ 2. YARGI: ‘Mahkeme kararları elbette tartışılabilir ve eleştirilebilir. Demokratik hukuk devletinde bunun aksi düşünülemez. Yargı kararlarının eleştirilmediği yerde, yargının kendisini yenilemesi ve geliştirmesi mümkün değildir.’ ‘Ancak, yargı kararlarının eleştirilmesi hakarete ve güven zedelemeye dönüştüğünde, kurumsal ve toplumsal barışın bozulması kaçınılmazdır.’ ‘Yasama, yürütme ve yargı organlarının hareket alanlarını genişletme çabaları güçler arası çatışmanın en belirgin sebebidir.’ ‘… ülkemiz aleyhine verilen kararlar (AİHM’de), ağırlıklı olarak, yargı yoluyla gerçekleştirilen hak ihlâllerine dayanmaktadır.’ ‘Hukukun üstünlüğü yargıcın üstünlüğü anlamına gelmez. Anayasaların ve yasaların bağlayıcılığı vatandaştan önce devlet organları ve yargı mercileri için geçerlidir.’ ‘Yargı belirli bir dereceye kadar değil, mutlak anlamda tarafsız olmak zorundadır. Belirli bir noktadan sonra tarafsızlığını yitiren yargıç, o noktadan itibaren artık yargıç değildir. Verdiği kararın hukukun üstünlüğü ve adâlet ile bir ilgisi olamaz. YARGIç, KENDİSİNE ANAYASA ve YASALARLA VERİLMİŞ GöREVLER DIŞINDA MİSYON üSTLENEMEZ. Unutulmamalıdır ki, hukukun dışına çıkmakla korunabilecek bir sistem esasen korunmaya değer değildir.’ 3. DüŞüNCE öZGüRLüĞü: ‘… Anayasa mahkemelerinin aslî görevi, anayasal devletin teminatı olarak, ferdin hak ve özgürlüklerini devlet otoritesi kullanan diğer kurumlar karşısında korumaktır.’ ‘İnsan onurunu temellendiren, demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz koşullarından biri de kuşkusuz, düşünceyi ifade özgürlüğüdür.’ ‘Bireyin yerine geçerek onun ne düşünmesi ya da nasıl hissetmesi gerektiğine karar vermek ancak ‘dayatma’ kavramıyla tanımlanabilir. Oysa, demokrasiler tartışma ve aykırılıkların olmayışı üzerine değil, tam tersine, onların varlığı ve etkinliği üzerine kuruludur(…) Düşünceyi ifade özgürlüğünün ‘içinden düşün’ mantığına indirgenerek hapsedilmesi, bu özgürlüğün ortadan kaldırılmasıyla eşdeğerdedir(…) Herkesin aynı şekilde düşünmeye ve inanmaya zorlandığı bir ülkede çoğulcu demokrasiden bahsetmek mümkün değildir.’ *** Başkan Kılıç, ayrıca ‘Hukuk dışı yollardan güç alarak rejimi ya da ülkeyi kurtarma girişimlerinin ülkenin batışını hızlandırmaktan başka işe yaramayacağı bilinmelidir’ diyerek ‘halâskârlara’ da atıfta bulunuyor. Diğer taraftan, ‘Anayasa yargısının ulus iradesiyle bağlantısının kurulması gerekliliği’ ne temas ederek, 1961 Anayasası’nda olduğu gibi AYM üyelerinin bir kısmının parlamento tarafından seçilmesi gerektiğini söylüyor. ‘Mutlak iktidar’ın yozlaştırma tehlikesine işaret eden Kılıç’ın, AYM’nin çoğunluk iktidarını sınırlandırma işlevi sözünün ters şekilde yorumlanmaması lâzımdır. Lâkin, Kılıç’ın bu birbirinden değerli görüşleri içinde, Anayasa’nın AYM’nin görev ve yetkileri arasında belirtmediği, ‘… AYM’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını koruma ve gerçekten demokratik, lâik, sosyal bir hukuk devleti olması yolundaki gayretleri’ (s. *** Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ı, bir demokrasi ve hukuk manifestosu niteliğindeki bu güzel konuşması için tebrik ediyoruz. Bu konuşmanın, AYM’nin diğer üyeleri tarafından da dikkatle değerlendirilmesini ve kararların buna göre alınmasını diliyoruz. |
|||
‘Dostların yüzkarası’, ‘düşmanın maskarası’ olmamak için..
![]() |
|
||
|
|
|||
| ‘Dostların yüzkarası’, ‘düşmanın maskarası’ olmamak için.. | |||
| Sadece insanlarda değil, hemen bütün canlılarda çok sayıda olsa da, asıl olarak iki temel içgüdü vardır. 1- Nefsin korunması, 2- Neslin korunması.. Eskiler ‘quvve-i ğarîze’ veya ‘sevk-ı tabiî’ derlerdi, içgüdüye.. Bunlardan birincisi, savunma mekanizmalarının ortaya çıkması şeklinde tezahür eder; öteki karşıt cinslerin birleşmesini temin eden ‘libidonal davranışlar’ şeklinde.. Diğer canlılar bu içgüdüleri genelde reflektif hareketlerle kullanırlar.. İnsanlarda ise, ‘refleks + iradî davranışlar’ şeklinde.. Bu içgüdülerin hele de insanlar tarafından ‘çarpık iradî davranışlar’ ve sırf, ‘reflektif davranışlar’la kötüye kullanılması halinde, yığınla sapmalar da beraberinde gelir.. Bu sapmalar da ‘nefsin korunması’ içgüdüsünde en uç sapma, ‘intihar’ şeklinde; ‘neslin korunması’ içgüdüsünde ise cinsî sapmalar, her türlü ifsad ve ‘nefsin doyumsuz canavarlığı’ şeklinde ortaya çıkar. Bu gibi sapmalardan korunmak, hele de bu çağın her şeyi ifsad eden, bozan, çürüten hedonist/ zevkperest anlayışları içinde daha bir çetindir.. Ve, insan görünümlü şeytanlar taifesinin saldırısına her an hazırlıklı olabilmek için, dilimizi, zihnimizi ve hattâ rüyalarımızı bile çirkinliklerden, müstehcenliklerden arındırmak zorundayız.. *Eski metinlerde, derileri pahalı olduğu için özel olarak avlanmak istenen erkek dağ keçilerinin avlanışı şöyle anlatılır: ‘Bir uçurumun karşı tarafına dişi keçi getirilir.. Erkek dağ keçileri, uçurumun öbür tarafında toplanırlar ve aradaki 15-20 metrelik mesafeyi atlayabileceklerini sanıp, iyice gerilir ve atlarlar ve aşağıya düşerler, avcılarının tuzağına..’ Onun içindir ki, ârif insanlar ‘şehvet yüzünden düşen, bir daha kalkamamıştır..’ demiştir. *Gerçi Roma hukukunda bile, 2500 yıl öncelerde, bir temel ilke vardı (latince) ; ‘errare humanum est../(Hata insan içindir..)’ şeklinde.. Ama, toplum içine sıradan bir kimse gibi karışıp yaşayan kimse ile, toplum huzuruna belli misyonları yüklenmek iddiasıyla çıkanların durumu aynı değildir. Bu gibi iddiaların sahibleri, kendi özel alanlarını ‘en az’a indirgemek zorundadırlar.. Onlar, başkaları için normal sayılabilecek bir çok söz ve davranışları bile yapmamakta daha bir dikkatli olmak ve -değil haramlar- başkalarında normal görülebilecek ‘mübah’lardan bile sakınmak zorundadırlar. Aksi halde, ‘dostlarının yüzkarası’ ve ‘düşmanının maskarası’ olmaktan kurtulamadıkları gibi, bulundukları saftaki herkesin de ‘veba’lı, ‘cüzzam’lı gibi algılanmasına vesile olurlar.. Dostlar işin gerçeğini araştıracak kadar sabırlı olamazlar; karşıtlar ise, başka zamanlarda lafını çok etseler bile bu gibi hallerde, ‘yargısız infaz’ için ellerinden geleni arkaya bırakmazlar.. O zaman, insanlığın asırlar boyunca nice acılar içinden geçerek geliştirdiği, ‘suç olmazsa ceza yoktur ve suç varsa cezasız kalmamalıdır..’; ve ‘yargı hükmü olmadıkça, aslolan kişinin suçsuzluğudur, beraet-i zimmet asıldır..’ ve ‘zannlı/sanık, suçlu olarak görülemez..‘ gibi en basit ve ana prensipler hatırlanmaz olunur.. Bu bakımdan, hele de bir inanç, bir ideoloji adına çıkanların dâvalarına verdikler zararlar başkalarının verdiği zararla mukayese bile edilemeyecek kadar büyük olur. Nitekim, komunizmin ünlü lideri ‘Lenin’ bile, nice ideoloji arkadaşlarının ‘âşuftelerinin etekleri altında kayboldukları’ndan yakınmıştır.. *28-30 yıl öncelerde, Pakistan ve Hindistan’da öyle ‘müslüman’ insanlarla karşılaşmıştım ki, ilk anda, şoke olmuştum.. Sonra, hindu mahallelerinde, müslüman olmayanların halini görünce, Muhammed İqbal’in, ‘Bıktım, bizâr oldum bu müslümanlardan, / Ama, sığındım yine müslümanlara…’ sözünü hatırlamış ve, ‘Böylesine rahatsızlık verici müslüman tipler, ya bir de müslüman olmasaydı nasıl olurlardı?’ diye düşünmüştüm.. *Murad W. Hoffmann, müslüman olmuş bir eski alman diplomatı.. Bir gün alman tv. kanallarrından birinde bir tartışmada, rakibleri, müslümanlar hakkında en olumsuz kanaatlerin oluşması hedefine uygun olarak konuşurken mâkul bir sual sorup, ‘Bazı terör eylemlerini müslümanlar da yapmış olabilir. Ama, Hitler’in yaptıklarından dolayı bütün hristiyanları sorumlu tutmanın mantığı olur mu?’ dediğinde, karşısındakinin cevabı daha mantıklıydı: ‘-Hitler, o zulümleri, hristiyanlık adına yapmamıştı. Ama, bunlar İslam adına yapıyorlar.’ *Saf değiştirip, yeni siperinden eski mahallesine sürekli hücumlar tazeleyen birisi dün soruyordu; ‘Ne zaman kurtulacaksınız, bu ‘İslami getto’ yaklaşımından? Ne zaman terk edeceksiniz bu ‘İslami aşiret’ mantığını? Nereye kadar gidecek bu ikiyüzlülük?’ diye.. -İlk iki sual yerindeydi de, o iki halin, ikiyüzlülük olarak gösterilmesinin mantığı var mıydı? Onun cevabını içimden verdim: ‘Sizin, her tarafı batakhaneye çevirmeye kasdeyleyen dünyanız ve değer(sizlik)leriniz olduğu müddetçe, biz sizin dünyanıza dâhil olmamak için direneceğiz. Bu ‘gettolaşma’ ise, kendimizi korumak için buna da, evet.. Yahudiler, kendilerini asırlarca, evet, bu yolla korudular.. Bu ‘gettolaşma’dan bizden çok siz yakınıyorsanız, asıl ikiyüzlülük odur ve sizin dünyanızın saldırıları altında olduğumuz sürece, bu korunma çabalarımız da sürecektir ve bu ‘gettolaşma’nın asıl müsebbibi sizin dünyanız.. *Zinâ suçu işlediği için recmolunacak/ taşlanacak olan birisi için, Hz. îsâ’nın, ‘ilk taşı, o suçu hiç işlememiş olan atsın!’ demesi üzerine, kimsenin taş atamayış ‘kıssa’sındaki hisse de unutulmasın.. *Bir ârife sordular: ‘Bazılarının, bataklık içindeyken, başkalarına temiz görünmek ihtiyacını nasıl görürsün? -Kelb, devamlı necaset içinde dolaşır, pis şeyler yer; sonra da, idrarını yaparken, kirlenmemesi için, bacağını kaldırır..’ diye cevab verdi.. âriflerin duaları ne kadar düşündürücüdür: ‘Yâ Rabb! En hayırlı ânımı, en son ânım eyle ve beni bir ân bile, nefsimin eline koyma..’ *İslam’da dağbaşlarındaki ‘manastır’lara kaçarak kötülüklerden kurtulmak yolu yok; kötülüklerin cirit attığı sosyal hayat meydanında iyi olmak / kalmak sorumluluğu var.. Hele de bugünkü dünyada, tahayyül ve tasavvurlarımızın bile fotoğraflarının çıkarılmaya çalışıldığı bu müthiş teknoloji dünyasında yaşayan müslümanlar en çok da bu konuya dikkat göstermeliler.. çünkü bizi en çok bu cebheden vurabileceklerini karşıtlarımız, bizden daha iyi biliyor.. |
|||
Tam savaş kadrosu…
![]() |
|
||
|
|
|||
| Tam savaş kadrosu… | |||
| Kürşat Bumin’in altını çizdiği husus benim de dikkatimi çekti; Baykal kongrede uzun ve çok güzel (aynı zamanda ‘çok etkili’) bir konuşma yaptı ama hiç iktidardan söz etmedi.
Bu parti, neden kendisini iktidara yakıştırmıyor? Genel Başkan neden partililerin önüne ‘iktidar’ gibi son derece ‘meşru’ ve siyasi partilerden beklenen bir hedef koymuyor? Bunun nedenine ilişkin, bu partinin yapıp ettiklerinden yola çıkarak bazı çıkarsamalarda bulunmuştum. Katılır mısınız bilmem? Birincisi, CHP artık ‘temsil mekanizması’nın bir parçası değil. İkincisi, kendisini, icabında temsil mekanizmasını devreden çıkaracak güçlerin şeriki, ortağı sayıyor. Kaç yıldır aynı filmi izliyoruz. Kara kalabalıklar ‘demokrasicilik’ oyununu ciddiye alıp, hiç de hesapta olmayan ‘birilerini’ iktidara taşıyacak; iktidardaki o birileri de CHP’ye bakarak pozisyon alacak. Pozisyon almakta zorlananların da bir şekilde icabına bakılacak. Hep böyle oldu. Ne yazık ki, bazı arkadaşlarımız, bu ‘gayrı tabii’ durumu siyaset sanmaya devam etti. Kürşat Bumin’in de haklı olarak belirttiği gibi, ‘Bir siyasal partinin (küçük büyük fark etmez) ağzına ‘iktidar olmak’ umudunu, dileğini almadan siyaset yapması gayri tabii bir durumdur. Küçük büyük her parti -tabii ki- günün birinde ‘iktidar’ olunca neler yapıp edeceğini sıralamakla işe başlar ve bu amacında -kendi dışında tek bir kişi bile inanmasa- ısrar eder. CHP örneğinde olduğu gibi bir partinin yatıp kalkıp sistemin ‘değiştirilemez ilkeleri’ni hatırlatmasının neresi gerçek anlamda siyasettir?’ Demek ki CHP, kendisini ‘sistemin sahibi’ sanmaya devam ediyor. Bu nedenle ‘siyaset üretmek’ gibi lüzumsuz işlere zaman ayırmıyor. Bir siyasi parti düşünün ki, hem devletin söyledikleri dışında yeni ve özgün hiçbir şey üretmiyor, hem ‘darbeleri ve muhtıraları’ savunuyor, hem her türlü hak talebini ‘Cumhuriyetin kemirilmesi’ olarak değerlendiriyor, hem de ‘temsil mekanizması’nın bir parçası olarak itibar görmek istiyor. Kongreye gelince… Böyle olacağı belliydi. Kongrenin, ‘delege konuşlandırma’ işini hakkıyla beceren Baykal’ın zaferiyle sonuçlanacağı belliydi. Hiç umut vermeyen Umut Oran ve niçin kendisini böyle bir yarışın içine attığını bilemediğimiz Profesör Haluk Koç’un ‘muhalifmiş gibi’ çıkışlarına bakarak bu partide ‘demokratik yarış’ koşulları bulunduğunu düşünebilirsiniz. Hiç düşünmeyin. Tipik bir ‘lider partisi’yle karşı karşıyayız. Buradan bakıldığında, CHP’nin de diğerlerinden (AK Parti’den, DP’den, Anavatan’dan) farkı yok ve ‘temsil skalası’nda kendine yer bulabilmiş muarızlarıyla ancak bu noktada bir ‘benzerlik’ gösterebiliyor… Benim dikkatimi, daha çok, Parti Meclisi’ne seçilen isimler çekti. PM’ye girmesine kesin gözüyle bakılan İlhan Kesici yok ama, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’a mektup yazıp ülkenin kaderine el koymasını isteyen Canan Arıtman listede. Necla Arat ve Nur Serter gibi sert ablalar da listede. Nefer siyasetine uygun görüntü veren Yılmaz Ateş ve Bülent Baratalı arkadaşlarımız da listede. Tam savaş kadrosu. Demek ki ‘mevcut hal’ Baykal’ı kesmedi ve savaşı sertleştirerek sürdürmek istiyor. |
|||
Hayrı engelleyenler ve hayır işleyenler
![]() |
|
||
|
|
|||
| Hayrı engelleyenler ve hayır işleyenler | |||
| Kur’ân, işi-gücü hayırlı çalışmaları, iyilikleri, güzellikleri engellemek olan insanlardan söz eder. İslâm, vahiy, iman, adalet, fazilet, hikmet, nimet, salih amel, ibâdet, kulluk, iyilik, Allah için infak etmek gibi anlamlara gelen “Hayr”ı engellemek isteyenler çok iyi tanı(mla)nması gereken tiplerdir. Hz.Peygamber’in kutlu davetini engellemeye çalışanların birçok olumsuzluklarının sıralandığı Kalem sûresinde; tarihin her döneminde karşımıza çıkabilecek şu insan tiplerine, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem gibi bizim de azami dikkat etmemiz ve onlara asla boyun eğmememiz emredilir: “O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme!” (68/8) Zira; “Onlar, senin kendilerine yaranıp-onlarla uzlaşmanı arzu ederler; o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardır.” (68/9) Bu yüzden onlara karşı tavizsiz ve dik durmalıyız: “Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, hayr’ı hep engelleyen, saldırgan, günahkâr, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiç birine, mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.” (68/10-14) Mahza “Hayr” olan İslâm’ı engelleyenlerin sonu ise Ateş’tir: «Cehenneme atınız her kâfir inatçı olanı! Hayr’ı engellemeye çalışanı, saldırgan olanı, (imandan) şüphe içinde bulunanı!» (50/24-25) Bunlar “Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışan” (2/114) zalimlerdir! Rasûlüllah’ı(s.) Kabe’de namaz kılarken engelleyen Ebû Cehil, bunların lideridir. Yüce Rabbimiz “Namaz kılmakta iken bir kulu engelleyeni gördün mü?” (96/9-10) âyeti ile; o günden bugüne, namaz kılanları engellemeye kalkışan cahil, zorba inkarcılara dikkatimizi çeker. Rabbimiz; Maun sûresinde “Dini yalanlayanı gördün mü?” diyerek; cahiliyenin müşrik ve inkarcı zorbalarının diğer engelleme faaliyetleri konusunda da düşünmemizi ve dikkatli olmamızı ister: “İşte yetimi itip kakan odur! Yoksulu doyurmaya teşvik etmez. Veyl o namaz kılanlara ki onlar namazdan gafildirler. Onlar gösteriş yapanlardır. Ve onlar en küçük bir hayrı/yardımı da engelleyenlerdir.” Birilerine yardım etmedikleri gibi, “kendilerine hayır/nimet cinsinden bir şey ulaşınca ondan başkalarının yararlanmasına da engel olan”(70/21) bu gürûh, İslâm’ın önünde büyük bir engeldir. Kur’ân, Tevbe/67-69’da İslâm’ı engelleme çabasındaki bu inkarcı-münafıkları şöyle tanımlar: “Münafıkların erkekleri de kadınları da birbirlerinin tıpkısıdırlar; kötülüğü emreder, iyiliği nehyederler ve ellerini sıkı tutarlar. Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu. Gerçekten münafıklar, yoldan çıkmışların ta kendileridir. Allah, münafıkların erkeklerine, kadınlarına ve bütün kafirlere sonsuza dek olmak üzere cehennem ateşini va’detti. O, onlara yeter. Allah onları rahmet alanından uzaklaştırdı. Onlara ebedi azap vardır. Sizden öncekiler gibisiniz, onlar kuvvetçe sizden daha çetindiler, malları ve çocukları daha çoktu; dünya hayatından paylarına düşenlerle zevk sürmeye bakmışlardı. Sizden öncekiler paylarına düşenlerle nasıl zevk sürmek istedilerse siz de aynı şekilde payınıza düşenle zevk sürmeye baktınız ve o batağa dalanlar gibi siz de daldınız. İşte bunların dünyada da ahirette de bütün yaptıkları boşa gitti. İşte bunlar, hep hüsran içinde kalanlardır.” âyetin sonundaki ifade, aslında Hayr’ı engelleyenlerin bütün çabalarının boşa çıkmaya mahkum olduğunu müjdelemesi bakımından oldukça anlamlıdır. Bu sonuç er ya da geç gerçekleşecektir; ama bunun mümin erkek ve kadınların hayırlı çalışmaları sonucu ve onlar eli ile gerçekleşmesi arzulanır. Yine Tevbe sûresinin 71-73. âyetlerinde mümin erkek ve kadınlardan beklenenler şöyle sıralanır: “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülüğü nehyederler, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir. Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vâdetti. Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur. Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” O halde bizler “insanları hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk” (3/104) olmalıyız ki, kurtuluşa erebilelim. Zaten bizler “insanlar(ın hayrı) için ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmet” (3/110) olmakla, “hayırlı işlere koşuşturan” (3/114) sâlihler cemaati olmakla memuruz. “Herkesin yöneldiği bir kıblesi/istikameti vardır. Siz (ey müminler) hayırlarda yarışın.”(2/148) “Biz her biriniz için (farklı) bir sistem ve (farklı) bir hayat tarzı belirledik. Eğer Allah dileseydi, hepinizi bir tek topluluk yapardı.(…) O halde hayırlı işlerde yarışın!” 5/48) “Ey iman edenler! Rukû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin; umulur ki felaha erersiniz.” (22/77) Hayr’ı engelleyenlere karşı hayırlar işleyen, hayırlarda yarışan ‘hayırlı bir ümmet’ olmak duasıyla. |
|||
Damdan düşercesine…
![]() |
|
||
|
|
|||
| Damdan düşercesine… | |||
| Aklımızı çelen bir diken…. Atatürk klonlanabilir mi?.. Böyle bir teşebbüs, eşyanın tabiatı gereği zorunlu hale geldiğinde, karşı çıkıp konuşanları cezalandırmak, Ata severlik olur mu?.. Alın sizlere bir başka deve dikeni… Atatürk, milletin kabullenmeye zorlandığı gibi, gerçekten bu memleketi yoktan mı var etti, yoksa var olan yapıyı mı tahkimledi?.. - Orijinal Atatürk zamanında ‘memleketimizde hiçbir şey yok idi’ değil… İyi kötü her bişeyimiz var idi. Yetersizmiş, ne gam. Şimdi caddelerimizde Land Rover Freelander’ler dolaşıyor, amma onur ve haysiyetimiz yok… Afganistanlılar yetersizliği yeterli duruma getirmek için ellerini uzattılar… İş Bankası yoktan var edilmedi… Daha sonraki yıllarda bankalar bankaları kovalamış, Sakıp ağa sanırız, kendi has sermayesiyle Akbank’ı kurmuş. Şimdi ardılları yabancı destekçi arıyor. Bu arada Ziraat epeyi büyümüş ve Hazine, Osmanlı’nın esaretinden kurtularak kendi Merkez Bankası’na kavuşmuş. Askerlerin Bankası Oyakbank ile birlikte bankalarımızın yarısından fazlasına, Birinci Atatürk’ün kapıdan kovdukları pencereden dalarak el koymuşlar. Diğerleri de kızoğlan kızlıklarını elin sünnetsizine bozdurmak için sırada bekliyorlar… çok şükür, ne atatürkçüyüm ne de kemalist. Başım dik… - Birinci Atatürk hiçbir şeyi yoktan var etmedi… Kırklı yılların ilk yarısında babamın işçi olarak çalıştığı Haliç Tersanesi, Atatürk öncesinde de vardı. Onun yaptığı, Cumhuriyet’e bir de Kabotaj bayramını ihdas ederek eklemekti… Şimdi Haliç Tersanesi’nin havuzları boş… Kabotaj da buharlaşıp uçtu gitti… - Ya Erbakan’ın klonlanmasına ne dersiniz, evet mi hayır mı?.. Hayır dediğinizde, onun ağzını kim kullanacak, yerini kim dolduracak, göstermeniz gerekir… Ruh olarak Milli Selamet, selametçiler, Erbakancılar tarafından katledildi… Atatürk ile Erbakan arasındaki fark, sadece nicelikte… Erbakan, ‘Atatürk yaşıyor olsaydı Milli Görüşçü olurdu’ derken, milliyetçi idi. Birisi şeker fabrikalarından, Sümerbank’tan başlamış, diğeri de sırayı motora getirmişti… TOE Gebze’de kuruldu… Birinci Atatürk, Yurtta sulh cihanda sulh derken vakit henüz çok erkendi. Kadayıf tam kızarmadan ne on bin tank ne de onbin top üretilebilirdi… TOE, bu uzun vadeli stratejik hedefin ana nüvesini oluşturmak için kuruldu… çünkü tan yeri ağarmaya yüz tutmuştu… Sonra gelenler TOE’yi (Türk Motor Sanayiini), öldürdüler… Gün geldi elektrik direklerine takılı çöp kutuları TOE etiketini taşımaya başladı… Erbakan yalnız öldürülmedi, yanına Atatürk’ü de kefenlediler… - Demir çelik stratejik bir sanayi dalı. Tank için top için, kara kış bastırdığında sünnetsiz eloğlunun doğalgazıyla yapacağın testis kebabının zevkini çıkarmanda sana hizmet verecek soba imalatçısı, Erdemir ürünlerine muhtaç… Lafonten’den bir masal… Laiklik adam olmak demekmiş… Erdemir satıldı yeni sahibi özel teşebbüs. Oyakbank da özel teşebbüsün idiyken, yabancının portföyünde yer aldı. Erdemir’in de bütünüyle yabancının olmayacağının garantisi var mı?.. Demir çelikte fiyatlar yükseliyor. İthal fiyatlarında yükselme cari açığı arttırıyor. Hemen hemen hali faaliyetteki tek sektör olan Tuzla, bu açıktan ötürü, rekabet gücünü işçisinin sırtından sağlamaya zorlanıyor… Tersanelerde köleliğe son vermek, kâr oranlarının düşmesi demek. Bu da kapitalin bu sektörde havlu atması, yani tersaneye kilit vurdurur… Kredi kartçılar bas bas bağırarak yalvarıyor. Şimdi al üç ay sonra başla, on taksitte öde… Topyekün batış, tesettüre sarılıyor… Dikeni açalım… Kemalist-kapitalist ortak hegemonyası, Atatürk’ün klonlanmasının ekonomik ve politik zorunlu şartlarını yaratıyor. İkinci Atatürk gelmeli ve özelleştirilerek yabancılaştırılan, yağmaya açılıp elden çıkarılan kamu mallarını yeni baştan millileştirmeli. Klonlanmış bir Erbakan da, mutlaka TOE’yi çöp tenekeciliğe çeviren politikadan, bu vatan hainliğinin hesabını sormalı… Bunlar mutlaka olacak. çanakkale’de, Dumlupınar ve Sakarya’larda canlarını verenler, pisi pisine gitmedilerse, er geç bugün olmasa da yarın, millet kazma ve küreğine sarılacak… - Şahsi manifestom… Telefonum çaldığında kadın sesi duyarsam, akrabalarımdan biriyse konuşacağım. Tanımadıklarıma hastir çekeceğim… Bilgisayar ve internet kullanmıyorum… Faksla konuşalım… Gideceğim yere yürüyerek giderim. Otobüse binmek zorunda kalırsam binmeden evvel ceplerimi çuvaldızla dikerek kapatacağım.. Birileri cebime bir cüzdan atamasın, sonra da hırsız var diye yaygarayı basamasın. Bu fırsatı vermeyeceğim… Faks: 0212 632 83 06… |
|||
Kur’an-ı Kerimi Anlamanın Zaruri Şartları
![]() |
|
||
|
|
|||
| Kur’an-ı Kerimi Anlamanın Zaruri Şartları | |||
| İSLâM’ın temel hedefi; Allahû Teâlâ (cc) ile insan arasında en güzel bağı kurmak ve Onun razı olacağı bir hayatın yaşanmasına vesile olmaktır.. Şüphesiz İslâm’ın başka hedefleri de vardır. Ancak tâli hedefler, temel hedefe tabi kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan her hüküm, insanlık için rahmet ve hüccettir. Bu hakikat muhkem nassla sabittir::”Bu (Kur’an) öyle bir kitaptır ki (bütün) insanlar, iznimizle karanlıklardan nura, o yegâne galip, hamde lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarmak için, onu sana indirdik” (İbrahim Sûresi: 1). Tarih boyunca, bütün müslümanlar “Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini anlamaya ve hayatlarını O’na göre düzenlemeye gayret etmişlerdir. Değişmeyen mutlak ölçü, Allahû Teâlâ’nın (cc) kitabıdır. Tarih boyunca ‘insanların Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini anlayamayacağını’ iddia eden, hiçbir alim yoktur. Ancak ideal ile realite arasında, bazı incelikler vardır. Bir kimsenin “ İnsanlar uçak kullanabilirler” dediğini farz edelim. Aklı başında olan hiç kimse, buna itiraz edemez. Ancak bu ifade yer alan ” İnsanlar” tabirinin, uçak kullanabilen pilotlarla sınırlı olduğu malûmdur. Zira bir insanın uçak kullanabilmesi için; hem nazari, hem pratik eğitimini tamamlaması gerekir. Allahû Teâlâ (cc) Kur’an-ı Kerim’den önce de kitaplar indirmiştir. Müslümanların Hz. Musa (as)’ya indirilen Tevrat’ın ve Hz. İsa (as)’ya indirilen İncil’in nasıl tahrif edildiğini bilmeleri gerekir.. Kur’an-ı Kerim’de kitap ehlinin; ayetlerde yer alan kelimelerin yerlerini değiştirdiği, gizlediği ve hakikatleri tahrif ettiği haber verilmiştir. Son yıllarda ehli sünnet ve’l cemaat yolundan ayrılan bazı kimseler; geleneksel müslümanlığı değil “Kur’an’daki İslâm”ı esas aldıklarını söylemeye başlamışlardır. Arapça bilmeyen, tefsir usûlünü hafife alan ve Türkçe meallerden okuduklarını hevâlarına göre yorumlayan bu kimselerin, içinde bulundukları hali tefekkür etmeleri zaruridir. Muhakkak ki ‘Kur’an’daki İslâm’ı” öğrenmenin de zaruri şartları vardır. Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim’in dili, Rasûli Ekrem’in (sav) lisanı olan Arapça’dır. Bu hakikati ifade eden muhkem ayetler vardır. Meselâ: “Şehirlerin anası (halkı)na ve etrafında bulunanlara gelecek tehlikeleri haber vermen ve hakkında hiç şüphe bulunmayan hesap gününün dehşetiyle korkutman için sana böyle Arapça bir Kur’an vahyettik”( Eş Şura Sûresi: 7.) hükmü beyan buyurulmuştur.(1) İmamı Şafii (rh.a) “Er Risale” isimli usûl kitabında:”Şehirlerin anasından kasıd Mekke’dir. Mekke; Resûli Ekrem (sav)’in ve kavminin beldesidir. Allahû Teâlâ (cc) Mekke şehrini ve orada mukim olanları, kitabında hassaten zikretmiş ve kendilerini tebliğ (inzar) edilmişlerden kılmıştır. Ayrıca Allahû Teâlâ (cc) onların Arapça ile uyarılmasına hükmetmiştir. Arapça; hem Rasûli Ekrem (sav)’in, hem kavminin lisanıdır. (…) Hiç kimse Arapça’nın inceliğine, vecih çokluğuna, manâların bütünlük ve ayrılmazlık kurallarına vakıf olmadan, Kur’an ilmini açıklayamaz”(2) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Tefsir uleması:” Arapça bilmeyen bir kimsenin, Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmeye kalkması helâl değildir”(3) hükmünde ittifak etmiştir. İmamı Şâtıbi, Kur’an ve Sünneti anlamada insanları şu şekilde tasnif etmiştir:: “Arapça’yı anlamada mübtedi olan mükellef, Kur’an ve Sünneti anlamakta da mübtedî hükmündedir. Arapça’yı anlamada orta seviyede olan kimse, şeriat’ı anlamada da orta seviyededir ki, bu kimse zaruri olan safhaya ulaşamamıştır. Arapça’yı bilen ve inceliklerine vakıf olan kimse, şeriatı doğru olarak anlama kaabiliyetine haizdir. Dolayısıyla onun anlayışı; tıpkı sahabelerin ve alimlerin anlayışları gibi hüccet (delil) olur.. Bunların seviyesine ulaşmayan kimselerin Şeriat’ı anlama konusunda da anlayışları, kendi seviyeleri nisbetinde eksik olur. Anlayışı eksik olan kimsenin görüşü; hem hüccet olamaz, hem başkaları tarafından kabul edilemez.(4) Allahû Teâlâ (cc)’nın kitabını tefsir edebilmek için, Arapçayı iyi bilmek zaruri bir şarttır, fakat yeterli değildir. Lügat bilgisine sahip olan insanların; akli tercihlerine ve şahsi kanaatlerine dayanan keyfi yorumlarının sonuçları ortadadır. Haricilerin önde gelenleri; “Lâ hükme illâ lillah” ayetini şahsi kanaatlerine göre yorumlamış ve Sıffîn savaşı esnasında hakemin hükmüne razı olduğu için, Halife Hz. Ali’yi (ra) tekfir etmişlerdir. İlmi esaslara riayet etmeden Kur’an-ı Kerimi tefsir etmeye çalışanlarla ilgili olarak Rasûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: “Her kim Kur’an-ı Kerim’i şahsi reyi ile (hiçbir ilmi delile dayanmadan) tefsir ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın”(5) Nassları şahsi kanaatlerine göre tevil eden kimseler; isabet etseler bile, usûl açısından hata etmiş olurlar.(6) Tarih boyunca Kur’an-ı Kerim’in anlaşılması meselesiyle ilgili değişik tezler ortaya atılmıştır. İbn Haldun “Mukaddeme” isimli eserinde “Kur’an Arap lisanı ile onların konuşma lisanındaki üslupları üzere nazil olmuştur. Bunun için onların hepsi de Kur’an-ı Kerim’i anlıyordu. Hem kelimelerin manasını, hem terkiplerin keyfiyetini biliyorlardı” tezini ortaya atmıştır. Bu teze “Et Tefsir ve’l Müfessirûn” isimli eserin müellifi İmamı Zehebi itiraz etmiş ve şöyle demiştir: “Meselenin hakikati, İbn Haldun’un iddia ettiği gibi değildir. Kur’an-ı Kerim’in Arapça olarak indirildiği sabittir. Ancak bu hakikat, her Arab’ın onu anlamasını zaruri hale getirmez. çünkü Kur’an-ı Kerim’i anlamak için, sadece Arap dilini bilmek yeterli değildir. Ashab-ı Kiram’ın, Kur’an-ı Kerim’de geçen kelimelerin manâlarını aynı seviyede anladıkları da iddia edilemez.. Ebu Ubeyde’nin “Fedâil” isimli eserinde Hz. Enes (ra)’dan naklen anlattığı olay, bunun delilidir. Hadise şudur: Hz. ömer (ra), minberde Abese Sûresinde geçen bir kelimeye takılmış ve ‘Ayette geçen “fâkiheten”i anlıyoruz fakat “ebbâ” ne demektir. Bunu araştırmak zahmetli bir iştir. İçinizde bilen var mı? ” sualini sormuştur. Orada bulunanlardan birisi, bunun “yaş meyve” manâsına geldiğini ifade etmiştir.(7) Hz. Abdullah İbn Abbas (ra), “fatır” kelimesinin manâsını başkalarına sormuş ve öğrenmiştir.(8) Sahur vaktini mecaz yoluyla açıklayan : “Beyaz iplik siyah iplikten ayrılıncaya kadar yiyin için.” (Bakara: 187) âyetinin keyfiyetini sahabe’den bazıları anlayamamıştır. Beyaz ve siyah ipliğin kastedildiğini zanneden ve yastığının altına bu iplikleri koyan Hz. Adiy (ra) bunlardan birisidir. Vaktin bu usûlle tesbit edilmesinin mümkün olmadığını gören Hz. Adiy, durumu Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) sormuştur. Aldığı cevap sayesinde; mecazın keyfiyetini öğrenmiş, beyaz ve siyah iplikten kasdın “gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığı” olduğunu anlamıştır.(9). İmam Zehebi, asr-ı saadette meydana gelen bu hadiseleri naklettikten sonra; “İbn Haldun bunlara ne cevap verebilir?” demiş ve onun “Bütün Araplar, Kur’an-ı Kerim’in manâsını aynen anlıyorlardı.” iddiasının doğru olmadığını ifade etmiştir.(10) İmam-ı Zemahşeri, Kur’an-ı Kerimin anlaşılması meselesi ile ilgili olarak şu tesbitte bulunmuştur: “Kur’an-ı Kerim’de yer alan ayetlerin tamamı muhkem olsaydı ve araştırmaya ihtiyaç olmadan anlaşılabilseydi; Ashab-ı Kiramın, bazı kelimelerin manâsını Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) sormaları caiz olmazdı. Bu durumda insanlar bütün ayetleri kolaylıkla anlar, araştırmaya, incelemeye ve akıl yürütmeye ihtiyaç duymazlardı. Dolayısıyla alim ile cahilin veya ilim ile cehaletin farkı ortadan kalkardı.(11) Bunun aklen veya naklen doğru olduğunu söylemek caiz değildir. Allahü Teâlâ (cc) ” ilim sahiplerinin derecelerini yükseltileceğini” (El Mücadele Sûresi:12) haber vermiş ve alim olan kimselerin vasıflarını zikretmiştir. Rasûl-i Ekrem’in (sav) insanları ilme teşvik ettiği ve “Allah, kime hayrı dilerse onu dinde fakih kılar” buyurduğu da sabittir.(12) Kur’an-ı Kerim’de; Rasûl-i Ekrem’e (sav) sorulan bir sual veya meydana gelen bir hadise sebebiyle inzal edilen âyetlerin varlığı malûmdur. Bunların nüzul sebeblerinin bilinmesi zaruridir. Elbette herhangi bir sebebe bağlı olmadan indirilen ayetler de vardır. Bunların hususi değil, umumi bir nüzul sebebi vardır. Elbette Sahabe-i Kiram döneminde tefsir ilmi, ayetlerin nüzûl sebeblerini bilmekle sınırlı değildir. Fakat bunun önemli bir unsur olduğunu söylemek mümkündür. Fakih sahabelerden Hz. Abdullah b. Mes’ud’un (r.a.) “Allah’a yemin ederim ki, Kur’an-ı Kerimde bulunan ayetlerin kim için, hangi hadise üzerine ve nerede nazil olduklarını en iyi bilenlerden birisi benim”(13) şeklindeki ifadesi, bu unsurun önemini ortaya koymaktadır. Ebû’l Hasan El Vahidi, tefsir ilminde sebebi nüzulün ehemmiyetini belirtmek için “Bir âyet-i kerime’nin anlaşılması; ona âit hâdiseye vâkıf olmadan ve nüzul sebebini bilmeden mümkün olamaz”(14) demiştir. Ayetlerin nüzul sebeblerini bilmek, teşri hikmetinin kavranması ve doğru tesbit edilmesi için bir vesiledir.. Bir âyet-i kerime’nin nüzul sebebini bilmek, kastedilen manânın kolaylıkla anlaşılmasını ve şüphelerin izale edilmesini saglar. Meselâ; Şarabın haram kılındığını bildiren âyet (El Maide Sûresi: 90) nazil olunca; bazı sahabeler Rasûl-i Ekrem’e (sav), “Bu ayet inzal olmadan evvel şarap içen ve sarhoş iken ölen kardeşlerimizin durumu nedir? ” sualini sormuşlardır.(15) Bu sual üzerine “İman edip, güzel amel işleyenlere, taddıklarından dolayı hiç bir günah yoktur” El Maide Sûresi: 93.) âyeti nazil olmuştur. Bir rivayete göre; sualden haberi olmayan bazı sahabeler, bu âyet ile şarabın yeniden mubah kılındığını zannetmişlerdir.(16) Buna benzer bazı hadiseleri, İmamı Şâtıbî “El Muvafakat ” isimli eserinde zikretmektedir.(17) Bir ayetin nüzul sebebi; ihtiva ettiği hükmün tahsis veya hasr edilmesine vesile olabilir. Meselâ: El Mücâdele sûresi’nin başında yer alan zıhâr âyetleri; sahabe-i kiram’dan Evs b. Sâmit’in; karısı Havle bintü Salebe’ye kızması ve “Sen bana annemin sırtı gibi ol!..” diyerek, evi terketmesi üzerine nazil olmuştur.(18) Bu hadiseden sonra Hz. Havle bintü Salebe (r.Anha); Rasûl-i Ekrem’in (sav) huzuruna defalarca çıkmış, “fakirliğini, ihtiyarlığını ve çocuklarına bakacak durumda olmadığını” beyan ederek, buna bir çare bulmasını istirham etmiştir. Bunun üzerine: “Zevci hakkında seninle direşip duran ve (içinde bulunduğu halden) şikayet etmekte olan kadının sözünü (umulduğu vech ile) Allah dinlemiştir. Allah sizin konuşmanızı zaten işitiyordu.” buyurulmuş ve zıhar yapan kimseler ile ilgili hükümler indirilmiştir. Bu âyetlerin muhtevi olduğu hükümler, öncelikle bu kimseler ile ilgilidir. Bunların haricinde kalanların durumunun tesbiti, istinbat ve kıyas ile mümkündür. Nüzul sebebinin bilinmesi, hikmetin ve illetin kavranmasına vesiledir.(19) Bir Ayet-i Kerime’nin; kimler hakkında (mü’min, müşrik, münafık, kafir vs.) veya hangi hadise üzerine nazil olduğunu öğrenmek, hataya düşmeye engel olur. İmamı Bukeyr; hocası Hz. Nâfi (rh.a)’ye ” Hz. Abdullah İbn ömer’in Haruriyye fırkası hakkında görüşü nedir?” diye sormuş ve şu cevabı almıştır: Ben Hz. Abdullah b. ömer’in “onları Allah’ın mahlukatının en şerlisi olarak görüyorum. Zira onlar, kâfirler hakkında nazil olan âyetleri, mü’minler hakkında nazil olmuş gibi gösteriyor ve tekfir etme yoluna gidiyorlar” dediğini işittim.(20) Günümüzde de bilmedikleri için, aynı hataya düşen müslümanların varlığını inkar etmek mümkün müdür? Kur’an-ı Kerim’de, muhkem olan ve manâsı herkes tarafından anlaşılabilen (müfesser) âyetler bulunduğu gibi, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) ve O’nun varisleri hükmünde olan alimlerin açıklamaları zaruri olan mücmel âyetler de vardır. Mutlak anlamda müteşabih olan âyetlerin manâsını kavramak ve izah etmek mümkün degildir. İzafi anlamda müteşabih olan âyet-i Kerimelerin, zaman ve ilmin ilerlemesi ile anlamak mümkündür. Son yıllarda ‘Kur’an-ı Kerimin tamamının muhkem olduğunu iddia edenlere rastlandığı gibi, tamamının mücmel olduğunu ifade edenlere de rastlanmaktadır. Sübûtu açısından değil, farklı keyfiyetleri ifade açısından muhkem ve müteşabih âyetlerin bulunduğu nassla sabittir: “Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onda bir kısım ayetler muhkemdir ki, bunlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar, sırf fitne çıkarmak, kendi arzularına göre yorumlamak için O’nun müteşabih olanına tabi olurlar. Halbuki onların tevilini Allah’dan başkası bilemez. İlimde yüksek makama erenler ‘Biz ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler. Bunları ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlarlar.” (Ali İmran Sûresi:7) Bu âyeti kerime, Hz. Peygambere (sav) gelen Necrân hıristiyanlarından bir grubun, “Siz Hz. İsâ için, O Allah’ın kelîmidir’ diyorsunuz, bu bize kâfidir” diyerek demagoji yapmaları üzerine nazil olmuştur.(21) Ancak hükmü umumidir. Bu âyetle ilgili olarak Hz. âişe (r.anha) validemizden rivayet edilen bir hadîste, Hz. Peygamber (sav) müteşabih âyetlere uyanlardan sakınılmasını tavsiye etmiştir:” Rasûllullah bana “YaAişe!.. Kur’an’ın yalnız müteşabih ayetlerine uyanları gördüğünde, onlardan sakın” tavsiyesinde bulundu.(22) Tarih boyunca başta Haricîler olmak üzere; Mutezile ve Cehmiyye gibi fırkalara mesup olan kimselerin, mücmel ve müteşabih âyetleri, kendi kanaatlerini takviye için istismar ettikleri bilinmektedir.(23) Günümüzde usul ilmine vakıf olmayan, tefsir ile tevil arasındaki farkı kavrayamayan bazı kimselerin, kendi şahsi kanaatlerini ‘Kur’an Müslümanlığı’ sloganı ile pazarlamaya çalıştıkları malumdur. Allahu Teala’nın kitabının tefsirini ve te’vilini öğrenmek isteyen her mükellefin, elinden gelen bütün gayreti sarf etmesi, sabır ve azim noktasında hassasiyet göstermesi zaruridir. |
|||
Kol kırılır ama yen içinde kalmaz!
![]() |
|
||
|
|
|||
| Kol kırılır ama yen içinde kalmaz! | |||
| Hani, “sakınılan göze çöp batar”mış ya, aynen öyle oldu… Vakit’e yönelik öyle “komplo”lar kuruldu, öyle “tezgâh”lar işletildi, öyle “suçlama”lar yapıldı ve öyle “yargısız infaz” teşebbüslerinde bulunuldu ki; Allah’ın izniyle, hepsinden de “yüzümüzün akıyla” çıktık… çünkü, her zaman söylediğimiz gibi, “çiğ” yememiştik ki, karnımız ağrısın!.. “Yara”mız yoktu ki, gocunalım… “Baskın”lar yapıldı, “gözaltı”lar yaşadık, “saldırı”lara maruz kaldık, ama hepsini göğüsledik… çünkü “yamuğumuz” yoktu, çünkü “alnımız açık, başımız dik”ti… Kendimizden “emin”dik… Ne yaptığımızı veya ne yapmadığımızı biliyorduk… Dolayısıyla, bizim için dikilen “elbise” hiçbir zaman bize uymadı, üzerimize oturmadı. Biliyorsunuz… Yayın hayatımıza atıldığımız daha ilk günlerde, kapımızın önüne “el bombası” bırakıldı… Sonra “kaleşnikof” marka silahla binamıza ateş edildi… “Tehdit telefonları” aldık… “Otomobil”lerimiz saldırıya uğradı, kapıları kanırtılarak kırıldı!.. Merkez binamız, adeta “terör üssü” basılır gibi; “iki panzer” ve “keskin nişancılar” eşliğinde “400 polis” tarafından basıldı… “Mafya bozuntusu” kişilerin mesnetsiz suçlamaları yüzünden “gözaltı”lar yaşadık… “Saldırı”lar o boyutlara ulaştı ki; “Bir general”in zorlamasıyla “PKK ile işbirliği” içinde olmakla itham edildik!.. Son olarak, “Danıştay cinayeti”ne bulaştırılmak istendik!.. Hayır, hiçbiri tutmadı. Hepsine göğüs gerdik. Sürekli dediğimiz gibi; “Alnımız açık; başımız dik”ti!.. “çiğ” yememiştik ki, karnımız ağrısın!.. “Yara”mız yoktu ki, gocunalım!.. öLçüMüZ BELLİ, TAVRIMIZ NET! Ama, bu son olay… “çirkin bir tezgâh” ve “iğrenç bir komplo” olmasını yürekten dilediğimiz bu son olay; açık ve net söyleyelim, boynumuzu büktü!.. Her ne kadar; “Fasıklardan gelen haberlere, araştırmadan inanmama” konusundaki hassasiyetimiz devam ediyor olsa da; “söylenen” ve “yazılan”ların milyonda biri bile doğru olsa; böyle bir olayı sahiplenmemiz ve savunmamız, hele hele onaylamamız hiç mümkün değil!.. Bu olay, elbette açıklığa kavuşacak!.. Son kararı elbette mahkeme verecek!.. “Karar” verildiği ve “suç” sabit görüldüğünde, bilesiniz ki tavrımız; dün de yazdığımız gibi, “Hazreti Peygamber’in tavrı”ndan hiç farklı olmayacaktır… Dün de ifade etmiştik ya; Bir “hırsızlık” olayında “güçlü” ve “itibarı yüksek” bir kabileye mensup bir kadının “kolunun kesilmesine” karar verilince, “kadını kurtarmak” isteyen güçlü, itibarlı ve nüfuzlu kabile mensupları, Peygamber Efendimiz (sav)’e gelirler… Gelenlere, Peygamber Efendimiz (sav)’in verdiği cevap, tarihi niteliktedir. “Nefsi kudret elinde olan Allah (c.c.)’a yemin ederim ki; hırsızlık yapan, kızım Fatıma da olsa, yine elini keserim!” ölçümüz budur!.. Tavrımız da farklı olmayacaktır!.. SUç KESİNLEŞİNCE GEREĞİ YAPILIR! Eğip-bükmeden, kıvırmadan, açık ve net söyleyelim: Şu anda, “kartelin yazdıklarına” değil, “Hüseyin üzmez’in söylediklerine” inanmak durumundayız. Malûm; Cumartesi günü akşam saatlerinde tutuklanan Hüseyin üzmez, kendisini görüntülemek isteyen gazetecilere “Olayın ne olduğunu mahkeme bittiğinde göreceksiniz… Mahkeme sırasında konuşmak yanlış!.. Ondan sona hesaplaşacağız. Bu büyük bir komplodur” demişti. Şimdilik, bu “komplo”nun ne olduğunu, “kimler tarafından” ve “ne maksatla” düzenlendiğini, “birinci ağız”dan dinlemek durumundayız!.. Ancak “komplo” iddiaları “inandırıcı” olmaz ve hele de “sarkıntılık suçunun işlendiği” kesinlik kazanırsa; bilesiniz ki, “Hüseyin üzmez” ismi, bizim için “tarih” olur!.. çünkü bizim için; “Kişi”ler değil, “kurum”lar önemlidir!.. Bir kişinin “suç” işlediği kesinlik kazanırsa, “sepetteki çürük elma”nın ayıklandığı gibi, onu da ayıklar ve “çürüğün sepete sirayet etmesi”ni önleriz!.. Ama, dediğimiz gibi; “Suç kesinleşince!” çünkü bizim inancımızda ve uluslararası hukukta kural, şudur: “Suçu sabit görülünceye kadar herkes masumdur!” Hüseyin üzmez’in de; “suçlu” mu, yoksa “masum” mu olduğunu, herhalde pek yakında öğreneceğiz!.. Ancak, hani, “şuyuu, vukuundan beter” derler ya, olayla ilgili “şayia”lar bile mide bulandırmaya yeter!.. İşte bu yüzden, çok fazla konuşamıyoruz!.. çünkü olayda, “tezgâh içinde tezgâh”lar var!.. Merak ediyorum; Hüseyin üzmez’in “suçlu” olduğuna dair polisin elinde bilgiler varsa; niye “suçüstü” yapılmadı da, “park”ta gözaltına alındı?.. Olayın takibi, niye “Mudanya polisi”ne yaptırılmadı da, operasyonu, bizzat “Bursa polisi” yürüttü?.. İfadeler, niye “olay yeri”nde, yani Mudanya Polisi’nde alınmadı da, Bursa Emniyeti’nde alındı?.. “İlk sorgu” Bursa Emniyeti’nde yapılırken, “savcılık soruşturması” için niye Mudanya Adliyesi’ne gelindi?.. Dedim ya; Karmakarışık bir olay!.. ASIL HEDEF VAKİT Mİ? Tabiî, tüm bu karmaşa, “Hüseyin üzmez’in yüzde yüz masum olduğunu” göstermeye yetmiyor!.. “Ateş olmayan yerden duman tütmez” misali, Hüseyin üzmez; bilerek veya bilmeyerek, bu “ateş”in içine düşmüş!.. Ateşin içine kendisi mi atladı, yoksa birisi veya birileri mi itekledi, şimdilik orası meçhul!.. Ancak, meçhul olmayan bir şey var: Hüseyin üzmez üzerinden Vakit’e, Vakit üzerinden “Müslüman”lara çamur atmak için pusuda bekleyen “karteloz”ların eline çok büyük bir fırsat verildi!.. Görüyorsunuz; Kartel gazeteleri ve televizyonları, bu olayı verirken “Hüseyin üzmez” isminden ziyade, “Vakit gazetesi yazarı” ifadesine özellikle vurgu yapıyor!.. Yanına da, “Dinci!.. Şeriatçı!..” ifadesini ekliyorlar ki, “psikolojik linç” tam olsun!.. Haberlere bakınca, görüyoruz ki; Hüseyin üzmez’den ziyade, sanki “Vakit’e linç” uyguluyorlar!.. Bu “karın ağrıları”nın sebebini biz çok iyi biliyoruz!.. Biliyoruz ki, bu “medya”; “Oğlunun evinden bir kadınla çıkarken” görüntülenen Kamer Genç’in, “Evdeki çiçekleri suladım” bahanesine!.. Manken çağla Şikel’in, meslektaşı Şenol İpek’e çektiği “Tostumu yedim, bekliyorum!” şeklindeki SMS mesajına!.. Kadir İnanır’ın, oyuncu Buket Saygı’yı cep telefonu ile taciz ettiği ortaya çıkınca “Onu motive ediyordum” bahanesine ve daha nicelerine “hoşgörü” gösterir!.. Hayır, “Hüseyin üzmez’e niye anlayış göstermiyorsunuz?” demiyorum… çünkü, “Müslüman” birinin, yukarıda saydığım haltları işlemeye hakkı yok!.. Bırakın hakkı olmamasını, “iddialara konu olması” bile çok!.. BİZ ONLARI DA çOK İYİ BİLİRİZ!.. En çok neye kızıyorum, biliyor musunuz; Hüseyin üzmez gibi birinin, “bunların ağızlarına sakız” olmasına kızıyorum!.. Bunların nicelerini tanırım ki, “kendi eşleri” evlerini terkedip, başka erkeklerle günlerce “karı koca hayatı” yaşamış, argo tabiriyle, “kocalarını boynuzlamışlar”dır!.. İşte bu gibi “midesi geniş” adamların, kalkıp da “Müslümanlar” hakkında ahkâm kesmesi ve hele hele “Bunların hepsi böyledir!” deyip “genelleme” yapmaya yeltenmesi, doğrusu çok gücüme gitti!.. Bunlara maalesef Hüseyin üzmez yol açtı… Onlara bu fırsatı verdi!.. Bu “boynuzlu”ların eline “koz” verdi ya, isyanım buna!.. Kendileri “hayvanlar gibi özgür” yaşamak için “zina”nın serbest bırakılmasını isterler!.. Gece, “bir kadınla beraber” olduklarını arkadaşlarına göstermek için; “yatak odası”ndan “yayın kurulu odası”na “bornoz”la inerler!.. Eşlerinin haberi olmadığı “garsoniyer”lerinden gelip-geçen “metres”lerin haddi-hesabı yoktur!.. Artık, “kadın”lardan bıktıkları için, “çocuk yaştaki kızları” seçip “yatağa atmak” maksadıyla “Lolita” yarışmaları düzenlerler!.. “Irzına geçtikleri kızlar”ın ağabeyleri tarafından fena halde dövülüp; bunu “asansör kazası” diye yutturanları da biliriz biz!.. “Karısını aldattığı” yetmiyormuş gibi, “beraber olduğu kadının memesini tokatlayan sadistler” de, hâlâ “ekran”larda arz-ı endam etmektedir!.. Daha nice rezillik!.. Ama, hiçbiri; baştan aşağı “rezillik, pespayelik, kokuşmuşluk” dolu bu ilişkileri, “Laikçi yaşam tarzı” olarak görmez, göstermezler!.. Göstermeye kalkanın üzerine de; “Bu, kişinin özel yaşamıdır, size ne?” diye yüklenip, anında “örtbas” yoluna giderler!.. Bilirler ki, eğer bunlar deşelenir ve deşifre edilirse, “kendilerini terkedip, başka erkeklerle yaşayan kendi kadınları” da gelir gündeme!.. O zaman da, “laikçi, ilerici, çağdaş yaşam biçimi”nin ne kadar “rezil” ve “kokuşmuş” olduğu çıkar ortaya!.. İşte bu “açığa çıkmasın” diye derhal “omerta kuralı”nı uygulamaya koyarlar!.. Malûm, bu kural “mafya içinde” geçerlidir!.. Kısacası, “konuşanı susturma” metodudur bu!.. Herhalde sizlerin de dikkatinizi çekmiş olmalıdır!.. Kim ki, “laikçilerin yaşam biçimi”ni sorgulamış, kim ki “aldatılan kadınların mağduriyeti”ni deşifre etmeye kalkışmış, anında “omerta kuralı” girmiştir devreye!.. Ama bizde “susmak” yok, “susturmak” yok!.. “Hata”yı kim yaparsa yapsın, “suç”u kim işlerse işlesin, hiç affetmez, gereğini yaparız!.. Bunu yapacağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın!.. Bunu yapacağımızı bile bile, hâlâ “Vakit’e linç” uygulamaya yeltenenlere, sadece ve sadece “yuh” diyoruz!.. Yuh size!.. Ervahınıza yuh!.. Bizi, “kendiniz” gibi mi sandınız?!?.. Bilesiniz ki; Bizde, “kol kırılır, yen içinde kalır” örtbasçılığı yoktur!.. Biz; gereği neyse, onu yaparız!.. ———– ömür boyu genel başkan! O kadar olduğunu sanmıyordum… Ancak, “Baykal’ın 10. defa Genel Başkan olduğunu” öğrenince, “oldu olacak” dedim, “son nefesine kadar genel başkan” deyin de, bir daha ne “kurultay” yapılsın, ne de “seçim!” öyle ya, “şartlar” ona göre ayarlanmış!.. “Delegeler” Baykal’a oy vermek üzere programlanmış!.. “Aday olmak için 253 imza” şartı getiren “tüzük” Baykal’a göre yazılmış!.. Sizin anlayacağınız, “Bütün yollar Roma’ya çıkar” misali; CHP’de bütün yollar “Baykal’ın genel başkanlığı”na çıkıyor!.. İşte buna “demokrasi” diyorlar ya, ona gülüyorum!.. Güya “Cumhuriyet” gelince “kul”luk bitmiş, “vatandaş”lık başlamıştı!.. “Padişahlık” gitmiş, “Halk idaresi” gelmişti!.. Ama görüyorsunuz işte; Baykal kadar “saltanat” süren padişahların sayısı, iki elin parmaklarını geçmez!.. çoğu, ölmeden önce veda etmiştir koltuğa!.. Baykal ise, “ömür boyu genel başkan” olmakta kararlı!.. Ama, partisinin adı “Cumhuriyet!”… Yerseniz!.. |
|||









