Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Savcılar için Doğu Perinçek rehberi…

Savcılar için Doğu Perinçek rehberi…

3/25/2008
Hakan AYGÜN

Doğu Perinçek’i yıllardır tanırım. Çok da severim. Renkli sohbetlerine bayılırım. Şeker bir “adam”dır. Mert bir adamdır. Davası uğruna “varlıklı ailesinden kalan son şamdan’ı bile satarak” proleterleşmeyi tercih etmiş inançlı bir dava adamıdır.

Perinçek, verdiği görüntünün ve sivri açıklamalarının tersine çok da “yumuşak” bir insandır. Özel sohbetlerde kameraların önünde sizinle kavga eden o adam gider, onaylamadığı görüşleri bile “Sen de haklı olabilirsin” diye değerlendiren bir başka adam gelir.Perinçek de hissiyatıma göre beni sever. Ama hiç unutmuyorum bir gün Habertürk’teki canlı yayında, sorulan sorulara sinirlenince o kadar çok sevdiği beni bile “ABD ajanı” ilan etti.

Ufuk Güldemir’le bendenizin CIA ajanları olduğumuzu, Habertürk TV’yi CIA’in kurdurduğunu açıkladı. Perinçek atıp tutarken, gocunacak bir şeyimiz olmadığından yerlere yattığımızı anımsıyorum. Kendi kanalımızda bize demediğini bırakmıyordu. Ama müdahale etmedik, sonuna kadar konuşmasını sağladık. Çünkü o Perinçek’ti, “ne yapsa yeri” ydi. Kendisini “siyasetin sempatik akıllı delisi” olarak kabullenmiştik. Yalçın Küçük de “aynı modelden”dir.

Birbirlerine kızarlar, birbirlerini “Çin ajanı-Rus ajanı” ilan ederler. Sonra bir bakarsın, aynı safta buluşmuşlardır. Düşünsenize Bekaa’ya gidip, Apo’yla görüşen Perinçek daha sonra etnik Kürt siyasetinin “bir numaralı düşmanı” kesildi. Çünkü Apo’nun arkasındaki siyasi desteği partisine aktarmak istemişti. Olmayınca ipler koptu. Gerçi bunu terörist faaliyetler siyasete kanalize olsun, “terör bitsin” diye düşünerek yapmamıştı da diyemem…

Daha sonra Perinçek ne zaman bana “sivri analizler” yapsa, hemen lafı yapıştırırdım: “Aman ağabey, sen beni bile CIA ajanı yapmıştın, boşversene ya!” İlk söylediğimde “Aa, öyle mi demiştim” diye zor anımsadığını anımsıyorum. Unutup, gitmişti. Anlık kızgınlıkla söylemişti. Aydınlık Gazetesi’nde bazen hakkımda çıkan haberlere şaşar kalırım. Bu yüzden de, ele geçirdiklerini iddia ettikleri haberlere pek güvenemem. Kendimden biliyorum, “sallama” yapabiliyorlar. Ya da kendi dünya görüşleri çerçevesinde “bir başka dünya yaratmaya çalıştıklarını” bilirim.

Ya da “çok iyi analiz” yaparak, analizlerini “belge” gibi sunduklarını. Bunları niye anlatıyorum. Sayın savcı, Aydınlık ve Ulusal Kanal baskınında harıl harıl “devlete ait belge” arayıp da, bulamadıysa sakın şaşırmasın. Başka bir “gizli depoları” falan yok. Aynı şekilde Perinçek’in açıklamaları ve yayın organlarının yaptıkları yayınlara bakarak, Perinçek’in “darbeci askerlerle çok yoğun ilişkide” olduğu sanısına kapılanlara da bir “uyarı” borcum var. Askerler Perinçek’i neredeyse hiç sevmezler.

Geçmişte kendisi ne zaman “şanlı silahlı kuvvetleri harekete çağıran” açıklamalar yaptıysa, şöyle demişimdir: “Tamam da abi, ne zaman askeri bir müdahale olsa, ilk içeri alınan sen oluyorsun” Ekranlarda göstermediği ama hep var olan hoşgörüsüyle gülerek, onaylar: “Valla, doğru söylüyorsun!” Şimdi cezaevine gönderilirken de, “Ergenekon soruşturmasının hedefinde ordumuz var” diye bağırdı. Ama hangi ordu? Perinçek’in ordusu mu? Öyle bir ordu hiç olmadı ki!

26 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Centilmence ölmek ne işe yarar ki?

Centilmence ölmek ne işe yarar ki?

3/26/2008
Gülay Göktürk

Meşru müdafaa
Bugünlerde Ak Parti’ye itidal tavsiye etmek, “hukuka saygılı bir şekilde sonucu beklemesini” istemek pek revaçta.

Sırf kendi canını kurtarmak için kanun yapmak şık kaçmazmış. Peki, kurbanlık koyun gibi boynunu uzatıp beklemek mi pek şık kaçıyor?

Benzetmeyi hoş görün ama, idama giden bir mahkumdan itidalli ve hukuka saygılı davranmasını istemeye benziyor bu… Mahkum, büyük bir adli hata yapıldığını, suçsuz olduğunu söylüyor ve siz ona “Ne olursa olsun, hukuka saygılı olman ve itidalli davranman lazım” diye çıkışıyorsunuz. Ne için? Centilmenlik için… Centilmence ölmek ne işe yarar ki?

Bir kere saygılı olmak için önce ortada bir hukuk olması lazım. Böyle bir iddianameyle iktidar partisini alaşağı etmeye çalışmak “hukuk” mu oluyor da saygı bekliyor? Bugün inkar edilemeyecek bir gerçek varsa o da şu: Şu anda yaşanan kriz bir hukuk krizi değil; mücadele de bir hukuk mücadelesi olarak yürümüyor. Kullanılan araçların hukuki araçlar olması kimseyi aldatmasın; bu tamamiyle siyasi bir mücadele; hem de siyasi bir ölüm kalım mücadelesi… Birileri, yargı yoluyla darbe peşinde…

Ak Parti’nin boynuna ilmiği geçirmeye çalışıyor. Hükümeti düşürmek, partinin bütün önder kadrosunu siyasetten yasaklamak; özetle bu hareketi boğarak kendi ara rejimini kurmak istiyor. Bu şartlarda, hükümetin bu siyasi taarruza, bir başka siyasi taarruzla cevap vermesinden; siyasi parti kapatmayı düzenleyen yasaları değiştirerek – kaldı ki demokratikleştirme yönünde değiştirerek- varlığını korumaya çalışmasından daha doğal birşey olamaz. Bu, bir meşru müdafaadır.

Bu, bir organizmanın kendi yaşam hakkını savunmasıdır. Böyle şartlarda canını kurtarmaya çalışana; “İyi ama dünyada hayatı tehlikede olan başka insanlar da var” demek, onu “sadece kendini düşünmekle” eleştirmek en hafifinden abes kaçar. Evet, normal koşullarda, bir hükümetin tam partisi için kapatma davası açılmışken parti kapatma maddesini değiştirmesi etik olarak eleştirilebilir; centilmence bulunmayabilir. Ama sorarım; seçimle yıkamadığını yargı yoluyla yok etmeye çalışmak pek mi centilmencedir; pek mi etiktir?

Dün Ak Parti’ye “hukuka saygı” ve “itidal” dersi veren TÜSİAD üyelerine sormak isterdim: Misal bu ya; diyelim ki, ülkeyi yönetenler Anadolu burjuvazisine yer açmak için İstanbul burjuvazisini hedef tahtasına koymuş olsaydı; bunun için de hukuku kullanmaya kalkışsaydı; ticaret hukukunun, iş hukukunun kimi maddelerine akıl almaz yorumlar getirerek – mesela yeteri kadar milli olmadıkları; dış odaklarla bağlantıları tespit edildiği, bu yapılarıyla milli menfaatlere aykırı faaliyetlerde bulundukları gibi absürd suçlamalarla – şirketlerini kapatmaya ya da batırmaya çalışsaydı, Türkiye’nin en büyük şirketleri üç-dört kuşaktır biriktirdikleri her şeyi göz göre göre kaybetmek üzere olsalardı; itidallerini ne kadar koruyabilirlerdi?

“Hukuk karşısında boynumuz kıldan ince” deyip el el üstünde mahkeme sonucu mu beklerlerdi; yoksa dünyayı birbirine mi katarlardı?

Her şeye rağmen, hâlâ geç kalınmış değil. Hukuk hâlâ kurtarılabilir. Anayasa Mahkemesi’nin elinde, şu anda tamamiyle siyasi bir kapışmaya dönen bu durumu tekrar hukuk rayına sokma imkanı mevcut. Kapatmaya ilişkin iddianameyi reddettiler mi, sorun biter: Durum “meşru müdafaa” durumu olmaktan çıkar ve o zaman hepimiz de Ak Parti’den, siyasi partilerin kapatılmasını AB kriterlerine uydurmak da dahil, topyekün bir demokratik anayasa reformu bekleriz.

Dolayısıyla, şu anda hukuka saygı demeçleri verenlerin, işlerin rayından çıkmasından endişe edenlerin yüzlerini çevirmeleri gereken yön, Ak Parti değil, Anayasa Mahkemesi olmalıdır.

26 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

B PLANI…

B PLANI…

3/26/2008
Şamil TAYYAR

Kapatma davası açılmadan önce, Ankara’nın bir dönem kulis karargahı olan RV restaurantta yemekteyiz.

Masada ‘derin’ bir şahıs var. Şöyle dedi: ‘Yanlış işlerle uğraşıyorsun. Yakında darbe olacak!’

Son dönemde bu ‘darbe’ sözcüğüne sıkça rastladığım için çok önemsemedim. Zaten Ergenekon çetesi üyeleri de aynı tezi sürekli olarak işliyorlar. ‘Mümkün değil’ deyip ekledim: ‘Hem iç hem dış dinamikler buna müsait değil. En azından ABD’nin desteği olmadan cesaret bile edemezler.’

Gülerek cevap verdi: ‘ABD işi tamam. Uzlaşmaya varıldı.’

Ergenekon’un da 2009’da darbe hesabı içinde olduğunu hatırlattığımda ‘2009 yılına kalacağını sanmıyorum’ diyerek kısa vadeli felaket senaryosunu anlatmaya devam etti.

Anlaşılıyor ki, uzun süre ‘darbe’ ihtimali üzerinden yürütülen psikolojik harekat, şimdi ‘ABD vizesi’ ile yüksek volümde sürdürülüyor.

Tokuşturma siyaseti

Haliyle bu diyalog, 29 Ekim 2007 tarihinde ‘ABD’nin B planı, darbe mi?’ başlıklı yazımı hatırlattı. O nedenle, bu yazının başlığını kısaltarak korudum. Başbakan Erdoğan’ın 5 Kasım Washington ziyaretini sorguladığım o yazıda şöyle demişim: ‘ABD’nin Türkiye’den iki konuda beklentisi var. Uzmanların çoğunluğu bu konuda hem fikirler. Nedir bunlar? 1-İran operasyonunda yanımızda ol. 2- Kuzey Irak’taki Kürt Devleti’nin ağabeyi ol.’

Devam ediyoruz: ‘Masada siyasi otoriteye istediklerini yaptıramayan ABD, ‘B’ planını devreye sokabilir. Bu planda askerlerle ilişkiler vardır. ABD 1 Mart tezkeresinden bu yana Türkiye ile ilişkileri iki eksende yürütmeye başladı… Atılan her adımda hükümet-TSK dengesi gözetildi.’

Mesela; 5 Kasım’da Başbakan Erdoğan’la birlikte Beyaz Saray’a giden Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun, 28 Şubat’ta yine ABD yolcusu oldu. Ziyaretin resmi gündemi, iki ülke arasındaki yüksek düzeyli savunma grubu toplantıları ve terörle mücadele konusuydu. Saygun, tam 9 gün bu ülkede kaldı.

ABD Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral James Cartwright da 13 Mart’ta Ankara’ya geldi. ABD Devlet Başkan Yardımcısı Dick Cheney, iki günlük Türkiye ziyareti sırasında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’la da görüştü.

Bu yoğun trafik, konusu ne olursa olsun ABD’nin askerlerle ilişkilere ‘özel önem’ verdiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Diyetini istiyor

Devam edelim.

ABD şimdi ne istiyor? Diyor ki; ‘Terörle mücadelede destek verdim. İstihbarat desteği sağladım. Hava harekatına da kara harekatına da izin verdim. Şimdi sıra sizde?’

Aslında, karşı zaviyeden baktığınızda bu talepte anormal hiçbir şey yok. Cem Yılmaz reklamlarındaki küçük çocuklara bile sorsanız bilirler, uluslar arası ilişkilerde asıl olan menfaatlerdir. Kimse, kara kaşınıza kara gözünüze yardım etmez.

ABD’nin ne istediğini yukarıda anlattık. Belki şimdi buna, Afganistan’ı da eklemek mümkün. Çünkü, Afganistan’da işler hiç de istendiği gibi gitmiyor. Kabil kuşatma altında ve Talibanlar ABD’ye her an büyük bir darbe vurabilir.

Şu ana kadar ABD, AK Parti iktidarından istediğini koparamadı. Ne Afganistan ne İran ne de Kuzey Irak konusunda mutabakat yok.

Düğmeye bastılar

Makarayı geriye sarıp, eski yazıya tekrar dönelim: ‘Irak’ta AK Parti’yi yanında bulamayan ve bağımsız politika izlediği için kırgın olan ABD, yeni süreçte Türkiye ile el sıkışamazsa AK Parti’nin tasfiyesini öngören ‘B’ planına yönelebilir. Bunun için en uygun araç, askeri darbedir. Çünkü, sandık yoluyla bunun mümkün olmadığını gördüler…’

Ne zaman yazmışız? 29 Ekim 2007… Yani, yaklaşık 5 ay önce. ABD, Türkiye ile el sıkışabildi mi? Hayır. Peki ne oldu? AK Parti hakkında kapatma davası açıldı. Bu, bir darbe midir? Prof. Dr. Levent Köker’e göre öyle. Çünkü diyor; ‘İktidar partileri (DP ve AP) sadece darbeyle kapatıldı. Şimdi iktidar partisine kapatma davası açılıyor.’

Kısmen doğru bir tespit ama yeterli değil.

Eğer ABD, AK Parti iktidarını gözden çıkarmışsa yerine yenisi koymak durumundadır. Çünkü, projelerine ‘vize’ verecek siyasi iktidara ihtiyaç var. Bu, mümkün mü? Biraz zor. CHP ile olmaz. MHP ile olmaz. O zaman?

İşte o zamanı, asla aklınıza getirmeyin.

Ya da, ABD, köşeye sıkıştırdığını düşündüğü AK Parti’yi pazarlık masasına yeniden çekmek istiyor. Eski yazımızda bu durumu şöyle özetlemişiz: ‘11 Eylül saldırısından sonra tüm dünyaya ‘ya benimlesin ya hedefimsin’ diye rest çeken Bush’un bu tekerlemesi, şimdi Türkiye için de geçer akçe oldu: Ya benimlesin, ya hedefimsin…’

Aynen öyle…

ABD, bu mesajı şimdi AK Parti’ye daha güçlü vermeye başladı: ‘Ya benimlesin, ya yoksun…’

Ergenekon işine yaradı

Eskisine göre şimdi eli daha güçlü. Bir de arkasına çaktırmadan Ergenekon’u aldı. Ergenekon’un hedefleri ile ABD’nin beklentileri ilk kez hayati bir noktada örtüştü. Nasıl PKK’yı Türkiye’ye karşı bir enstrüman olarak kullanıyorsa aynı şekilde Ergenekonu da kullanmaya başladı.

İçerideki gelişmeleri, uluslar arası gelişmelerden bağımsız değerlendirmemiz mümkün değildir. Değerli okurlarımdan, pazartesi günkü yazımda kaleme aldığım çözüm önerilerimi, bir de bu gözle yeniden değerlendirmelerini istiyorum.

Eğer iktidar partisi, içte ve dışarıda kendi üzerine oynanan bu oyunu fark etmeyip parlamentoda çıkaracağı birkaç kanunla durumu kurtaracağını sanıyorsa yanılıyor. Çözümü, ABD ile uzlaşmakta görüyorsa o da ayrı bir yol. Belki dava bir anda buharlaşabilir! Onun da muhasebesi çok iyi yapılmalıdır.

Hülasa, komplo büyük Ergenekon küçük.

26 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Çok Büyüksün Hasan Ağbi…

Çok Büyüksün Hasan Ağbi…

3/25/2008
Ahmet KEKEÇ

ahmetkekec@star.com

Bıkmadılar… İttire ittire bu kirli ve pis ’siyaset oyunu’na devam ediyorlar; darbe tezgahlayarak, çeteler kurarak, hukuku hiçe sayarak, bürokrasiyi manipüle etmeye çalışarak.

İttihat ve Terakki’den beri böyle…

Şartlar değişse de, ‘oyun’ hiç değişmedi.

Türkiye, bazı utanmazların ısrarla ‘devrim’ diye pazarlamaya çalıştıkları 1960 sürecine böyle geldi.

Dönemin iktidarı aymazlığıyla, parlamentoda çoğunluğu elinde bulundurmanın ‘şımarıklığıyla’ buna çanak tutmadı mı? Tutmaz olur mu?

Bu, olsa olsa, süreci hızlandıran bir ‘aymazlık’tı ve olacaklar zaten olacaktı.

12 Mart’a da böyle geldik.

Cuntalar kurdular, cepheler tahkim ettiler, genç subayları ve üniversiteyi ayaklandırdılar, gencecik çocukları kurşunlara, darağaçlarına, ölümlere gönderdiler.

12 Eylül’e de böyle geldik.

Hatta, 28 Şubat ve 21 Mart sürecine de böyle geldik.

Üstelik, bu oyuna devam ediyorlar…

Aynı isimler, aynı aktörler, döneme ve konjonktüre göre çeşitlilik gösterse de, aynı argümanlarla…

Vatan tehlikede…

Laiklik ve Cumhuriyet elden gidiyor…

Siyaset ülkeyi bölüyor…

Tehlikede olan oysa, vatan değil, devletin derinliklerine sızmış çetelerle kurdukları ‘azınlık tahakkümü’ydü.

Bu yüzden, bütün ödeşmelerini, ilk gözden çıkarılacak kurum olan siyaset üzerinden yürüttüler; maksat siyasete duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmak, darbelere zemin hazırlayan bir vasatı egemen kılmak.

Bazen ‘halk’ adına kalkıştıklarını öne sürdüler ama halktan, özellikle halkın değer tercihlerinden köşe bucak kaçtılar; ‘halk bizim düşmanımızdır’ dediler mesela…

En korktukları şey, çünkü, ‘halkın iktidarı’ydı.

Bu nedenle, sandıktan çıkan hiçbir sonucu hazmedemediler.

Hrant Dink’i kim öldürdü?

Danıştay suikastini kim gerçekleştirdi?

Malatya’daki vahşi cinayeti kim işledi?

Cumhuriyet gazetesini kim bombalattı?

Sarıkız ve Ayışığı darbe girişimlerini kim organize etti?

Sarıkız ve Ayışığı’nı deşifre eden Nokta dergisini kim kapattırdı?

Mahkeme önü nümayişlerini ve ‘toplumsal linç’ gösterilerini kim düzenledi?

Ergenekon nasıl bir örgütlenmedir?

Beka vadisinde tören kıtasıyla karşılanan sözde siyasetçilerin Ergenekon çetesiyle aynı karede görülmelerinin sebebi hikmeti nedir?

Dinleme ağına takılan gazeteci büyüğümüzün, ‘Ekonomik kriz pahasına Türkiye AK Parti’den kurtulmalıdır. Kapatma davasını açtırıyoruz!’ sözleri ne tür bir ‘bağlantı’ya işaret etmektedir?

Bombalanan gazete, neden bombalama hadisesinden şekvacı değildir?

İşkencecilerini affedenler, ‘bombacılarını’ da affedecekler midir?

Bütün bu soruları cevabını bilmiyorum.

Muhtemelen siz de bilmiyorsunuz.

Bu sorulara cevap bulmanıza yardımcı olur mu, bilmiyorum ama, bugünlerde bir kitabı döne döne, her satırının altını çizerek okumanızı rica ediyorum.

Bu kitabı, bence Türk basınının yüz akı olan Hasan Cemal yazdı.

İsmi: ‘Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım.’

İyi ki yazdı.

İyi ki ‘dikkatimizi’ ayaklandırdı.

İyi ki, bazı aktörleri daha yakından ve ‘derinlemesine’ tanımamızı sağladı.

Hayır, güncel bağlantılar bulamayacaksınız, belki de hayal kırıklığına uğrayacaksınız ama, fotoğrafın tümü hakkında bilgi sahibi olacaksınız.

Okuyun, bir de bu ‘bilgi’ çerçevesinde konuşalım.

STAR

26 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Düşündürücü bir yapıt

Düşündürücü bir yapıt

3/26/2008
Sami SELÇUK

Anayasalar, devleti kuran yasalardır. Ancak, devleti kurarken, bir yandan, ona tanıdığı güç kullanma yetkisini de bireyi ezmemesi için sıkı kurallara bağlarlar, öte yandan da, bireyin hak ve özgürlüklerini güvenceye altına alırlar, anayasalar.

1982 Anayasası böyle yapmadı. Devletin güç kullanma yetkisini güvenceye bağladı, güce karşı bireyi yalnız ve cılız bıraktı.

Bu sözde Anayasanın peçesi, aslında halk oyuna sunulmadan önce kaldırılmış, keli görünmüştü. Bu yüzden Anayasanın eleştirilmesi suç sayıldı. Halk onay vermezse, askeri rejimin süreceği duyuruldu. Bu ve benzeri tehditlerle oylandı, onu kotaranların gelecekleri güvenceye bağlandı. Baskıcılardan biri, örneği görülmemiş bir oylama yöntemiyle devletin başına geçip oturdu. Anayasadaki yetkilerini, ‘olağanüstülük’ peçe-kavramına sığınarak yedi yıl boyunca alabildiğine kullandı.

Halk, bir örs yapılmıştı.

Oysa halk, 1614’te Miron’un dediği gibi, sürgit örs kalamazdı.

8. Cumhurbaşkanıyla birlikte, benimseniş yöntemi ve özüyle meşru olmayan bu Anayasanın tarihin çöp sepetine atılmasını istemeye başladı, onurlu Türk halkı.

Haklıydı. Çünkü, bu Anayasa ile ne özgürlükçü/çoğulcu/katılımcı demokrasi kurulabilir, ne hukukun üstünlüğü sağlanabilir, ne de AB’ye girilebilirdi.

Onun yedek güçleri olan, seçim ve siyasal partiler gibi yasaların da çağ gerisi özleri bir bir ortaya çıkmaya başlamıştı yıllardır.

Siyasal seçkinler, bunları görmezlikten geldiler.

Ancak canları yanınca durumun ağırlığını ve ivecenliğini kavradılar.

İşte tam bu sırada Sayın Ali Rıza Bozkurt’un yapıtı yayımlandı.

Sayın Bozkurt, Amerika’da yaşayan başarılı bir iş adamımız.

Ancak günün her dakikasında aklı da, yüreği de ülkesinde.

Amerika’daki erkler ayrılığına yaslanan düzenin sağlıklı ve saat gibi düzgün işlemesinden çok etkilendi.

Mühendisti. Zaman yitirmedi. Anadolu’nun bu çilekeş çocuğu, o düzenin özünü kavrayabilmek için Harvard’da dirsek çürüttü.

Geçen yıl ülkesinde yeni bir anayasa için kolların sıvandığını görünce çok sevindi.

Hemen yıllardan beri biriken görüşlerini kitaba dönüştürdü: ‘Cumhur’un Anayasası, Sihirbaz Torbası, (Siyah Beyaz Basım Yayınları, İstanbul, Şubat 2008).

Ve, iki temel soruya yanıt aradı.

Değil mi ki, anayasa, devletin hukuksal yapısının iskeletidir.

Öyleyse ilkin bu yapı nasıl olmalı sorusu yanıtlanmalıydı.

Yazar, şematik ve kolay anlaşılır biçimde üç ayaklı bir masaya benzetiyor, demokrasiyi. Eğer bu üç ayak tam dengelenirse, sistem iyi çalışır.

Denge yasamadan yana kayarsa, yürütme çalışamaz. Denge yürütmeden yana kayarsa, tek adam diktasına varılır. Denge, yargıdan yana kayarsa, yargısal müdahaleciliğe (activisme judiciel, activismo giudiziale) dayanan dikastokrasiye/jüristokrasiye (yargıçlar hükümetine) ulaşılır. Her üçünde de masa devrilir.

Her devrilmede ezilen halk, yitiren demokrasidir.

Sonra anayasayı kim kotarmalı sorusunu yanıtladı: Kurucu meclis (constitution).

Yazar, kurucu meclise ‘anayasa hazırlama meclisi’ adını veriyor ve özellikle 1961 Anayasasını yapan ‘Kurucu Meclis’in dayandığı düzenlemeden esinlenerek önerisini geliştiriyor.

Böyle bir meclisi, yasama organının çıkaracağı bir yasaya göre halk seçecektir. Meclis, halkın her katmanının sesi; TBMM’den bağımsız ve onun biricik işi anayasa yapmak olacaktır. İşini bitirince de kapanacak, gelecek beklemeyen temsilcileri hiçbir görev almayacaklardır.

Neden? 82 Anayasası yapıcıları gibi gelecek beklerlerse, o geleceği güvenceye bağlayan ve kendi bünyelerine uygun bir giysi-anayasa yapmasınlar diye.

Anayasa hazırlama meclisinin üyelerinin ellerindeki tek ölçüt, çağcıl demokrasinin vazgeçilmez ilkeleri; kafalarındaki tek kaygı, halkın yararı olmalıdır.

Ancak böylesine çıkarsız (hasbi) çalışabilen bir Meclis, halkın meclisi olabilir.

Üyeleri, ne parti başkanlarının ne de ekonomi ve devlet seçkinlerinin adayları olacaktır. Salt halkın temsilcileri olacak; çoğunluk/iktidar partisinin vesayetçi, azınlık/muhalefet partilerinin ideolojik uzantısı ve hiçbir gücün gölgesinde olmayan, her şeyi halkının önünde apaçık tartışan arı duru bir kuruldur bu.

Hazırlanan anayasa, onay için halkın oyuna sunulacaktır.

Yazara göre, var olan meclislerce, Anayasa taslağı hazırlanması yanlıştır.

Çünkü, böyle bir anayasa bütün partilerin uzlaşmasıyla çıksa bile, onun geleceği olamaz; her an bugünün damgasını taşır; yapısı sürgit değişen Türkiye’ye onlarca yıl yetmez. Bugünkü yasama organının olan bir Anayasa, yarınki yasama organlarının, dolayısıyla halkın bütününün anayasası olmamaya, gölgeli ve yaralı olmaya mahkûmdur.

Bu iki temel soru dolayısıyla birçok konuya da değinen bu yapıtı, hemen alın, ama sindirerek okuyun ve üzerinde uzun uzun önyargısız düşünün.

Önyargısız düşünmek, çağcıl insanın en çağcıl niteliğidir.

26 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok