Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Başörtüsü üzerinden provokasyonlar hususunda fevkalade endişeliyim

M. Fethullah Gülen

Başörtüsü üzerinden provokasyonlar hususunda fevkalade endişeliyim
Perşembe, 07 Şubat 2008 08:34

Tesettür meselesinin bazıları tarafından politize edilerek ayağa düşürülmek istendiğine esefle şahit oluyoruz. Ne yazık ki, bazı kesimlerde çok ciddi bir din düşmanlığı var ve bunlar her fırsattan istifade ediyorlar.

Şu anda da başörtüsünü bahane ederek, ülkemizin yakaladığı nisbi istikrarı bozarak, kavgaya zemin hazırlamaya çalışıyorlar. Ülkemizin kavgaya tahammülü yoktur. Hususiyle Allah’a gönül veren ve kendilerini milletimizin hayrına adayanların kavga ile işi olamaz. Olmamalı. Onlar, kendilerini en çetin bir kavganın içinde buldukları zaman bile, hemen silm ü selâma dönmeliler. Kur’an-ı Kerim, mü’minlere savaş içinde iken bile, “Karşı taraf, silm ü selâma, sulh ve barışa yönelirlerse, siz de yönelin ve Allah’a tevekkül edin!” buyurur. Lâik bir hukuk devleti olan ülkemizde din ile siyaset birbirinden ayrıdır. Kur’an’ın söz konusu hükmünü antr-parantez zikrettim. Fakat akıl ve mantığın yanında, ülkemizin içinde bulunduğu şartlar ve umumî menfaatlerimiz de katiyen böyle davranmayı gerektirmektedir. Zira, kavga, insanda akl-ı selim, hiss-i selim ve mantık bırakmaz. Cahiliye şairlerinden İmrü’l-Kays, “İki şeyi başlattığınız zaman, onlar durmasını istediğiniz yerde durmaz: Yangın ve kavga.” der. Bu bakımdan, soğukkanlılığımızı korumamız lâzımdır.

Tesettür, gerçi dinin esasını teşkil eden imanî meselelerden değildir; İslâm’ın beş şartı arasında da yer almaz. Fakat, Kur’an’ın açık emridir. Farziyeti, hem Kur’an’la, hem sünnet-i sahiha ile hem de 14 asırlık İslâm tarihindeki uygulamalarla sabittir. Nur Sûresi 31. âyette mü’min kadınların başlarını, boyunlarından ve göğüslerinden açık bir yer bırakmayacak şekilde örtmeleri emredilmektedir. Bununla iktifa edilmeyip, Ahzab Sûresi 59. âyette, sadece mü’min kadınlara değil, Peygamber Efendimiz’in pak zevcelerine de “Dış örtülerini, cilbablarını üzerlerine salsınlar.” şeklinde, sünnet-i sahihanın ve İslâm tarihindeki bütün uygulamaların ortaya koyduğu üzere, el, ayak ve -Hanefi mezhebinde yüz dışında- bütün vücudun bol bir elbise ile örtülmesi emredilmektedir. Düşünün ki, Peygamber Efendimiz’in pak zevceleri, hükmen mü’minlerin anneleridir. Peygamberimiz’den sonra onlarla evlenmek mü’min erkeklere haram kılınmıştır. Arz edildiği gibi, başın tamamını içine alacak şekilde tesettür emri, yalnız Kur’an-ı Kerim’le değil, -aksine hiçbir ihtimal vermeyecek şekilde- sünnet-i sahiha ve İslâm tarihindeki uygulamalarla da sabittir. Bu hususta müfessirler, muhaddisler, fakihler arasında farklı ve aykırı görüş belirten olmamıştır.

Fantastik muhalefetin bir değeri yoktur

Günümüzde -belki de bir kısım kimselere şirin gözükmek ve fantastik düşüncelerle kendilerini ifade etmek için- başörtüsünün Kur’an’ın emri olmadığını iddia eden ilâhiyatçılar vardır. Fakat, bu mevzuda Kur’an’ın emri o kadar açıktır ki; tarih boyunca hiçbir müfessir farklı mülâhazada bulunmamıştır. Peygamber Efendimiz ve Sahabe-i Kiram başta olmak üzere, dini bugünlere kadar taşıyan ve meselenin mütehassısı olan on binlerce müfessir, muhaddis ve fakihin yanında, 14 asırlık İslâm tarihinde bütün Müslüman nesillerce ittifakla uygulanabilmiş bir hükme, günümüz ilâhiyatçılarından birkaçının, bazı garezlere bağlı muhalefeti hiçbir değer ifade etmez. Meselenin dinî buudu böyle iken kalkıp başörtüsünü farklı adlar altında da olsa başka kaynaklara bağlamak, bu mevzuda tuhaf ve birbiriyle tutarsız iddialar ortaya atmak, gülünç kaçmaktadır. Tesettüre, başörtüsüne bazı mülâhazalarla karşı olan çıkabilir, ama bunun İslâm’da olmadığı iddiası ileri sürülemez. Hele hele, en basit meselelerde bile, aklın ve bilimin icabı olarak uzmanına müracaat edilirken, Allah’ın marziyatının, bizden neler isteyip neler istemediğinin ifadesi olan din konusunda rastgele konuşulamaz. Bu, en hafif ifadesiyle gayr-ı aklîliktir, gayr-ı ilmîliktir, had bilmemektir. En azından, ülkemizde din işlerini tanzimle vazifelendirilmiş Diyanet teşkilatımız ve ona bağlı çalışan Din İşleri Yüksek Kurulu var, onlar hem bu konuların mütehassısıdır hem de salahiyet sahibi kılınmışlardır.

Bu meselenin bir diğer buudu da şudur: Ülkemizde ilmî ve teknik kalkınmaya hizmet etmesi gerekenler, üniversitelerin din ve inanç değil, bilim yeri olduğunu söyleyerek başörtüsüne karşı çıkıyorlar. Ne yazık ki bunu, bilimi en öne alan insanlar yapıyor. Galiba, nasıl bir tenakuz ve çarpıklık ortaya koyduklarının farkına varamıyorlar. Batı’da uzun süren çatışmalar sonunda din ile bilimin arası ayrılmış; Descardes çıkmış, buraya kadar bilimin, şuraya kadar da dinin sahasıdır demiş. Bugün üniversitelerimizde benimsenen de bu. Gerçi böyle bir ayrılık, Müslümanlar olarak bizim inanç sistemimizde de, ilme bakışımızda da, tarihimizde de yoktur. İlim ve din, bizde aynı manânın iki farklı ifadesinden ibarettir. Biri zihnin, diğeri kalbin ışığı olarak görülmüştür. Bu sebeple bizim, Batı’da Rönesans’ın ve ilimlerin gelişmesine zemin teşkil eden, bu gelişmeye dinamikler sağlayan muhteşem bir ilim tarihimiz vardır. İbn-i Sina, Zehravî, Birunî, Harizmî, İbn Heysem gibi bu tarihi dolduran on binlerce ilim adamı, hem çok iyi dindardı, pek çoğu da sufi idi. Din ve ilim, bizim tarihimizde birbiriyle iç içe yer aldı, hiçbir zaman çatışır görülmedi. Dolayısıyla bir insan dindar ise, dine bağlı ise, başını örtüyorsa bu insan ilim yapamaz, ilim insanı olamaz demek; üniversitelerde başörtüsü takmayı üniversitelerin ilim yuvaları olmasına aykırı görmek, bir ilim adamına asla yakışmayan bir tavırdır. Kaldı ki, hepimiz biliyoruz, Galileo da, Newton da, Laplace da ve daha pek çokları da dine karşı değillerdi; hattâ içlerinden bazıları ciddi derecede dindardı. Eddington’u nereye korsunuz? Dindar olmakla ilim yapmayı birbirinden ayrı mütalâa ederseniz, ilim âleminin başının taçlarından olan Einstein’a da muhalefette bulunmuş, din ile ilimden birini kör, diğerini topal yapmış olursunuz.

Üçüncü olarak, böyle bir tavır laikliğe de aykırıdır. Zira laikliğin temelini, dinin devlete, devletin de dine müdahale etmemesi, hattâ devletin din hürriyetini sağlaması prensibi teşkil eder. Bu sebeple, başörtülü bir kızımızın üniversitede ilim tahsili yapması lâikliği yıkmaz; cumhuriyete de demokrasiye de hiçbir zarar vermez. Tam tersine, bunları güçlendirir. Onlar da zaten, dinî inançları gereği başlarını örtmeyi laikliğin, cumhuriyetin ve demokrasinin gereği olarak görüyor ve haklı olarak, hem laikliğin, hem cumhuriyetin hem de demokrasinin korumaya aldığı din ve vicdan, hattâ düşünce ve düşünceyi ifade hürriyeti içinde mütalâa ediyorlar. Problemi çözmek isteyenler de meseleye bu açıdan yaklaşıyorlar. Yoksa ne kızlarımız laikliğe, cumhuriyete, demokrasiye karşı çıkmak için başlarını örtüyor ne de çözüm arayanlar bunlara karşı olsun diye başörtüsünü serbest bırakmaya çalışıyorlar.

Bu bakımdan, bir insan başörtüsüne -hangi ad altında olursa olsun- karşı ise bunu açıkça söyleyebilmeli; kendiyle tenakuza düşmeden, ülkeyi kavga ortamına çekmeden, yakışık almayan protestolara kalkışmadan, medenî bir şekilde bunu ortaya koymalı. Başörtüsünün, neden takılmaması gerektiğini insanları ikna edecek şekilde aklî, mantıkî ve ilmî olarak ispat etmelidirler. Yoksa protestolar, ülkeyi kavga ortamına çekmeler, ihtilâl hatırlatmalarında bulunmalar, tehditler, yakışıksız üslûplar, ihtilâl günlerine özlem duymalar, fikrî ve ilmî kifayetsizliğin ifadesinden başka bir şey değildir.

‘Baskı olur’ diyenler provokasyon yapabilir

Burada, mevzu ile alâkalı olarak önemli bir ikazda bulunmak istiyorum. Şimdiye kadar Türkiye’de, İslâmda başörtüsünden çok daha önemli olduğu halde hiçbir namaz kılan kılmayana baskıda bulunmadı, Ramazan’da doğruluğu şüpheli birkaç haber çıktıysa da kimseye oruç baskısı olmadı. Hacca gidenler gitmeyenleri neden gitmiyorsunuz diye tehdit etmedi. Her Kurban Bayramı öncesi onca menfî yayınla Kurban aleyhinde olunmasına rağmen, hiçbir Müslüman, kurban kesmeyenlere neden kesmiyorsunuz diye hücumda bulunmadı. Bırakın bunları, içki içen, kumar oynayan, her türlü günahı irtikap edenlere de dindarlar, nasihatte bulunmak dışında bir şey demedi. Kızlarımızın başını örterek okuyabildiği yıllarda hiçbir hadise olmadı. Bundan sonra olacağına, başlarını örtmeyen kızlarımız dahi ihtimal vermiyor. Gerçek bu iken, asıl mağduriyete zaman zaman daha çok dindarlar maruz kalıyorken, başörtüsü serbest bırakıldığında başını örtmeyenlere baskı olur demek, aslında yapılabilecek bazı provokasyonları akla getirmektedir. Önceki dönemlerde şahit olduğumuz üzere, eğer başörtüsü kanunu Meclis’ten geçer -ki, bu kanunu kabul edip etmemek Meclis’in, onu tasdik edip etmemek Cumhurbaşkanı’nın salâhiyeti içindedir- kızlarımız üniversitelerde başörtülü okuma imkânına kavuşursa, ciddi provokasyonlar sahnelenebilir. Belli yerlerde kendilerine çarşaf giydirilmiş bazı vazifeli erkekler, tesettüre sokulmuş bazı vazifeli bayanlar, başlarını örtmeyen kızlarımıza rahatsızlık verebilir; sözlü, hattâ fiilî tacizlerde bulunabilirler. Bu konuda fevkalâde endişeliyim ve rical-i devletimizin bu hususta mesul olanlarının çok dikkatli olması gerektiğine inanıyorum.

Hepimiz akl-ı selimle hareket etmeliyiz

Hasılı, ülkemizin bir istikrar ve kalkınma ortamını yakaladığı, hattâ Asya, Afrika ve Balkanlar gibi çok geniş bir coğrafyadaki milletlerin şuuraltında var olan tarihî müktesebatı değerlendirebilecek bir konumu ihraz etmeye başladığı, pek çok sahada önünün açıldığı bir zamanda her meselemizi konuşarak, seviyeli bir üslûp içinde ve ülkemizin umumi menfaatlerini dikkate alarak değerlendirmemiz ve çözmemiz elzemdir. Hangi siyasî görüşten ve hangi müesseseden olursa olsun herkese puan kazandıracak da budur. Yoksa, bu ülkeye bir defa daha çok büyük kötülük yapılmış olur. Görüyoruz ki, yıllarca uğraşıp on binlerce şehid verdiğimiz, pek çok millî serveti tüketerek, dünya kamuoyunu da nispeten yanımıza çekerek belli muvaffakiyetler kazandığımız terörün asıl merkezleri de başörtüsünün serbest bırakılacak olmasından endişe duymaktadır. Bu serbestliğin, Güneydoğu’muzu teröre zemin teşkil etmekten, bölge halkının da terör örgütünden tamamen uzaklaşmasından, yani terör örgütünün halk desteğini tamamen kaybetmesine vesile olacağından korkmaktadırlar. Öyle ise sorumlu mevkiinde olan herkes ve ülke olarak, sağduyu dediğimiz akl-ı selim, hiss-i selim ve mantık dahilinde hareket etmek mecburiyetindeyiz.

Kaynak: Zaman

14 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Stalin’i kim zehirledi?

Nikolay Dobryuha

Stalin’i kim zehirledi?
Çarşamba, 12 Mart 2008 13:10


İosif Stalin 5 Mart 1953 tarihinde öldü. En azından resmî açıklamada bu tarih verildi. Ölümünden 55 sene geçmesine rağmen hâlâ Stalin’in gerçek ölüm sebebi hakkında tartışmalar devam ediyor. Bu ise o kadar anormal bir durum değildir.

Zehirlenme meselesi 1953 yılının mart ayında konuşulmaya başladı. Bu konuda Stalin’in oğlu Vasiliy herkesten fazla konuşuyordu. Onu tedavi eden doktorlar, örneğin profesör Lukomskiy de şüphelerini dile getiriyorlar, Stalin’in korumaları da kendi aralarında konuşuyorlardı. Halk arasında da dedikodular dolaşmaktaydı. Özellikle de onun gömülme töreninde herkes bunu konuşuyordu. Esasen bunlar farklı dedikodulardı. Bunları bir araya getiren ve üst makamlara sunan Batı’nın istihbarat birimleri idi. Bunu yeni açıklanan CIA belgeleri de kanıtlamaktadır. Bu dedikodulardan en meşhurları şunlardır:

“İlk olarak Kruşov onu boğmak için hamle yaptı”

Birinci dedikodu: Resmî kaynakların açıkladığı gibi ölüm Kremlin’de değil, yazlıkta gerçekleşti. Koruması, Beriya’yı (kendisi de Gürcü olan, Stalin döneminin gizli polis şefi) arayıp Stalin’in şüphe doğuracak bir şekilde uzun süredir uykudan kalkmadığını bildirdiğinde, o, Malenkov ve Kruşov’u aradı. Üçü toplanarak, yazlığa geldiler. Stalin’i yerde yarı baygın bir şekilde yatarken buldular ve güya Kruşov onu boğmak için hamle yaptı. Arkasından diğerleri de onun üzerine atıldılar. Stalin’in durumunu bilen korumaları ise, Beriya hemen ortadan kaldırdı. Stalin’in hastalık haberini ise o artık öldükten sonra yaymağa başladılar.

İkinci dedi kodu: Kendisini ‘L. Kaganoviç’in yeğeni’ olarak tanıtan Amerikalı muhabir Styuart Kagan 1981 yılında ‘dayısını’ ziyaret etti ve onun dilinden Stalin’i nasıl öldürdüklerini yazdı.

Olay şu şekilde gelişti: Bir gece toplantısında güya ‘dayı Lazar’ Stalin’e ‘doktorlar hakkında suikast’ meselesini tekrar gözden geçirmesini teklif etti. Onlar hakkında uyduruk bir suçlama zaten hazırlanmıştı. Bundan başka Yahudilerin sürgününün de iptal edilmesi meselesini de dile getirdi. Stalin şoke oldu. Toplantıda bulunanlar oylama yaptılar. Beriya ve Kruşov tarafsız kaldı. Stalin herkesin defolması için bağırdı. Lazar’ın göğsüne vurdu: ‘Kurva! Kurva!’ diye küfür etti. Korumalarını çağırmak için düğmeye basmak istedi. Ancak Molotov ve Mikoyan onu geri ittiler. Stalin yere düştü…

Güya bundan önce Molotov, Voroşilov ve Kaganoviç kendi aralarında ne yapacakları konusunda anlaşmışlardı. Çünkü onların hanımları Yahudi idiler… Üçü, Stalin’i yerde sıkıca tuttukları vakit, Bulganin onun çenesini açtı, Molotov ise Kaganoviç’ten flakonu alarak içindeki ilacı ağzına döktü. Bu, kanın pıhtılaşmasını önleyen dikumarin ilacıydı. “Artırılan dozun etkisinin Stalin’i kesin olarak öldürmeyeceğini,” ancak kanı daha da durultacağını ve yaralanacağını düşünüyorlardı. Aynen istedikleri gibi de oldu. Gerçi Stalin hayatta kalmak için direndi, ancak… Onun organizması direnmeye çalışırken, yakınları ona toprağa gömmeye hazırlanıyorlardı!

Üçüncü dedikodu: İkinci ihtimale benziyor ve o da yabancı kaynaklıdır. Güya saray yazarı İ. Erenburg ve sonralar da Merkezî Komite’nin üyesi P. Ponomarenko yurt dışına çıktıklarında Stalin’in Merkezî Komite’nin toplantısında yaralandığını anlattılar. Bu toplantıda Stalin, ‘Yahudilerin Uzak Doğu’daki Yahudi Otonomi Bölgesi’ne sürülmesi meselesini dile getirdi. Ancak Komite üyeleri çok sert bir şekilde karşı çıktılar. O kadar sert karşı geldiler ki, Stalin kalp krizi geçirdi.

Dördüncü dedikodu: Arnavutluk Devlet Başkanı Enver Hodji anlatıyor: “Mikoyan’ın kendisi bana ve Mehmet Şeh’e Kroşov’la beraber Stalin’e suikast hazırladıklarını ancak sonradan bu düşünceden vazgeçtiklerini itiraf etti”. Bu bilgi öyle aktarıldı ki, sanki Mikoyan’ın Stalin’in öldürülmesinden vazgeçtiğine dair sözü, sadece karşı tarafı ikna etmek için söylenmişti.

Doktorlar hemen zehirlenmeye işaret ettiler

Ancak bütün bunlar dedikodudan başka bir şey değildir. Şimdi olayın tanıklarına kulak verelim.

En yaygın görüş, yazlığın genel sorumlusu P. Lozgaçyov’a aittir. Bu görüşü olaya şahit olmayan ancak belgeleri inceleyen tarihçiler de desteklemektedir. Görüş şu şekildedir: Stalin, Beriya, Malenkov, Kruşov ve Bulganin, Kremlin’de sinema filmi izledikten sonra akşam yemeyi yemek için Blijnaya yazlığına geliyorlar. Sabaha doğru saat 05.00 gibi onlar yazlıktan ayrılıyorlar ve Stalin saat 18′e kadar kendisi ortalıkta gözükmüyor. Sonradan ışıklar yanıyor ancak o yine de ortaya çıkmıyor. Lozgaçyov ona postasını götürdüğünde Stalin’in yarı bilinçsiz bir şekilde yerde yattığını görüyor… Malenkov, Beriya, Kruşov ve diğerlerini çağırıyorlar. Onlar geliyor ancak Stalin’in gece içkisinden sonra sadece uyuduğuna karar veriyorlar. Bundan dolayı da hiç bir şey yapmıyorlar. Korumalar tekrar endişelerini dile getirdiklerinde ise ‘tartışanlar’ doktor çağırmaya karar veriyorlar. Ancak… Sabah saat 9′da yani Stalin, doktor müdahalesi olmadan yarı baygın bir şekilde 14-15 saat kalmıştı. R. Medvedev’in hesabına göre ise bu süre daha fazlaydı, yani 36 saat.

Lozgaçyov’un iddialarını Stalin’in korumaları kesinlikle kabul etmiyor. Onlar, “Stalin’in odasına kapıyı kırmadan girmek imkânsızdı” gibi düşüncelere katılmıyor. Bunu Beriya’nın oğlu Sergo, MGB’nin eski bakan yardımcısı V.Ryasnoy ve yazlığın kumandanı İ. Orlov da iddia etmektedir.

Başka bir tanıklığı ise, Kremlin Özel Mutfağı’nın idarecisi G. Kolomençeva yapmaktadır: O, yazlığın kumandanı Orlov’un bizzat kendisine “Stalin’i hemen ölü bulduklarını” söylediğini iddia etti. Ölen önderin rolünü ise, onun ‘ikizi oynuyordu’. Bu, Beriya ve Malenkov’un diğerleri ‘hastanın’ sağalmasını beklerken yönetime el koymalarına zaman kazandırmak için yapılıyordu.

Şunu da hemen belirtelim ki, hatta hastalığın yeri ve zamanı konusunda da farklı kaynaklar farklı bilgiler vermektedir. Resmî açıklamada ise, “yoldaş Stalin’in beyin kanaması o Moskova’daki evindeyken 2 Mart gecesinde gerçekleşmiştir”. Kruşov ve diğerlerinin hatıralarında ise her şeyin belirtilmeyen bir zamanda yazlıkta olduğu yazılıyor.

Sonuçta ise, daha yeni açıklanan belgelere ve günümüze kadar yaşayan korumalarının hatıralarına dayanan tanıklıkları belirtelim. Belgelere göre – bu belgelerin altında meşhur Rus doktorların imzaları bulunmaktadır – Stalin’i tedavi etmeye Lozgaçyov’un iddia ettiği gibi sabah saat 09′da değil, saat 07′de artık başlanılmıştı. Korumalar kapıyı kırar kırmaz doktorlar hemen çağrılmışlardı. Bu 1 Mart’ı 2 Mart’a bağlayan gece oldu.

Doktorların dergileri ve onların şerhleri zehirlenmeye direkt işaret etmekte ve bununla da Stalin’in ölümünü bizzat izlemiş olan Kruşov ve benzeri tanıkların adıyla yayınlanan hatıraların söylediklerini yalanlamaktadır. Nihayetinde ise şayet tıbbî belgelere inanacak olursak, o zaman Kremlin duvarları içinde gömülen insanın Stalin değil, Stalin’e benzeyen başka bir şahıs olduğunu söyleyebiliriz.

Stalin’in ölümünü isteyenler

Şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Stalin’i kim zehirledi?

Bu soru, ilk defa 60′lı 70′li yıllarda soruldu ve A. Aftorhanov “Stalin’in ölümünün sırrı” adlı bir kitap yazarak bu soruya cevap verdi. Yazar, Lavreniy Pavloviç Beriya’nın katil olduğunu düşünüyordu! “Stalin’in ölümü kimin işine geliyordu?” sorusunu cevaplamak için savaştan sonraki yıllarda kimin ve niçin ‘yandığını’ veya önderin ciddi şüphelerine hedef olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Herkesten önce hedefteki bu kişi, Lavreniy Beriya idi. 1945 yılının Aralık ayında ona ‘özel atom projesi’ni yürütme görevi verildi. Ancak daha sonra NKVD’nin narkom’u (milli komite) görevinden alındı. Zaman geçtikçe Stalin, Beriya’nın işlerinin uydurma olduğunu daha fazla öğrenmeye başladı ve anladı ki, güvenlik birimlerinin işlerinde hiç de her şey iyi değildir. 1940′lı yılların sonlarına doğru takip edilmeye ve hakkında ‘dosya’ hazırlanmağa başladı. Beriya’nın oğlunun söylediklerine göre bundan kendisinin de hemen haberi oldu ve karşı tedbirler hazırladı. ‘Mingrelskoye işi’ ve ‘doktorların işi’ meselelerinde Beriya’nın daha fazla açığını yakalamaya başladılar. Ancak o oğluna çok defa şöyle demişti: “Kesime güden koyun gibi olmayacağım!”

Şüpheleri üzerine çeken diğer kişi Georgiy Malenkov’tur. 1946 yılının Mayıs ayında Merkezî Komite’nin insan kaynakları başkanlığından alındı ve 1948′in Temmuz ayına kadar da gazaba hedef olma durumu devam etti. Onu itham ettikleri şey ise çok vahimdi: “Savaş yıllarında çok sayıda pilotun ölüm sebebi tam olarak hazırlanmamış uçaklarla savaşa gitmeleri…” Malenkov’un bu rezaletten haberi olsa da, bunu Merkezî Komite’nin VKP’sinde dile getirmedi ve insanlar kazaya uğramaya devam ettiler. Bu da düşmanın ekmeğine yağ sürmek demekti. Beriya onu kurtarmasaydı, Malenkov hayatta kalamazdı. Aynı Beriya bir eliyle ona yardım ediyor, diğer eliyle de onun dosyasını hazırlıyordu. Sonra ise, bu dosyayı kendisine de gösterip uslu durması konusunda onu ikaz etti. Beriya’nın oğlu, ‘Böylelikle de babam, Malenkov’u kendi adamı yaptı” diye hatırlamaktadır.

Üçüncü şüpheli Nikita Kruşov’dur. Argumentı i Faktı, yakın zamanda Kruşov’un hayatını anlatan drama yayımladı. Kruşov, Stalin’in önünde dizleri üzerine çökerek, oğlu Leonid’in kurşuna dizilmemesi için yalvarmaktaydı. Bu olaydan sonra Leonid tesadüfen bir adamı kurşunladı. Kruşov başka nedenlerden dolayı da Stalin’e kırılmış olabilirdi. Örneğin, bir keresinde Nikita Sergeyeviç bir makale yazdı ve orada köylerde köyşehirleri oluşturmak için bir proje öne sürdü. Projeye göre, köylerde yaşayanlar bu şehirciklere yerleştirilecek, bütün üretim orada yapılacak, hayat ve sosyo-kültürel bütün faaliyetler de orada yapılacaktı. Bu makaleyi okuyan Stalin hemen bu hayalci projenin tehlikelerini anladı ve ona karşı çıktı. Korkuya düşen Kruşov hemen Stalin’e bir mektup yazdı: “Sayın yoldaş Stalin! Siz benim 4 Mart 1951 tarihinde yaptığım konuşmadaki hatalara çok yerinde eleştirilerde bulundunuz… Ben başka bir makale yazarak, makalemi eleştirmeye hazırım…”

Stalin, onun söylediklerini kabul etti ve Kruşov da gerçekten makalesine bir eleştiri yazısı yazdı. Onun bunu yaparken, mânen ne kadar azap çektiğini hayal etmek o kadar da zor değil!

Stalin’in ölümüne V. Molotov da karşı olmayabilirdi. Tarihî vesikalara göre – örneğin Kurks Obkom’unun başkanı L. Yefremova’ya göre – 1952 yılının Ekim pleniyumunda Stalin, Molotov’un üç siyasi hatasını dile getirdi. O hatalardan bir tanesini böyle ifade etti: “Yoldaş Molotov, hanımına o kadar çok saygı duyuyor ki, biz Politbüro’da herhangi bir önemli karar verir vermez, bu hemen yoldaş Jemçujina’ya ulaşıyor. Şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor. Gözükmeyen bir bağ Politbüro ile Molotov’un hanımını ve onun arkadaşlarını – bu arkadaşların içinde yabancılar da bulunmaktadır, örneğin İsrail’in büyükelçisi Golda Meyer – birleştiriyor. Politbüro’nun herhangi bir üyesinin böyle bir davranışı asla kabul edilemez!”

A. Mikoyan da siyasi şüphelerle karşı karşıyaydı. O, Stalin tarafından “yeni ortaya çıkan Frumkin”, köylülerle ilişkisinde de Buharin’in taraftarı olarak isimlendirilmişti. Nihayetinde ise, Stalin’i sevmemesi için G. Jukov’un da nedenleri vardı. Bunu V. Suvorov’un belgelerle desteklenen araştırmaları da kanıtlamaktadır. Savaştan sonra Stalin, mareşali Moskova’dan uzaklarda askerî birliklerin içinde tekrar terbiye olunması için göndermişti.

Stalin biraz daha yaşamış olsaydı, ne olurdu?

Elbette ki “Stalin biraz daha yaşamış olsaydı, ülkede neler olurdu?” sorusunu sormakla sadece ihtimaller yürütebiliriz. Her şeye rağmen Beriya büyük bir ihtimalle hapse atılır ve daha sonra da kurşuna dizilirdi. Mahkemede onun, yönetimde rakiplerini pasifize etmek için uydurmuş olduğu ‘Leningrad işi’ ve diğer işleri gün yüzüne çıkmış olurdu. Ayrıca onun gizli olarak – dayısının hanımı vasıtasıyla – Gürcistan’ı SSCB’den ayırma planları yapan Gürcü muhacir teşkilatını desteklediği de ortaya çıkmış olurdu.

ABD ve NATO’nun saldırganlaştığını gören Stalin büyük bir ihtimalle ordunun modernizasyonunu hızlandırır ve kozmik silahların üretimine başlardı. Bunun için artık 1950′li yılların başlarında Korolyov tarafından R-7 füzesinin projesi hazırlanıyordu. Yuriy Gagarin onunla uçmuştu. Stalin yaşasaydı, Amerikalıların değil Rusların ilk defa Ay’a gideceği de ihtimallerden biriydi.

Şayet Stalin kendi yerine vârisini hazırlamağa zaman bulsaydı, bu muhtemel Kruşov olmazdı. Çünkü onun bilgisi, Stalin tarafından yeterli bulunmuyordu. O zaman da ne akılsızca ham toprağın kullanılması projesi, ne de asırlarca başarıyla kullanılan üretim irtibatlarının koparılmasına neden olan ülke topraklarının sovnarhoz’laşma yoluyla özelleştirilmesi projesi olmazdı. Ne de Kruşov’un dikkatini çektiği her konuya neticesi çoğu zaman felaket olan müdahaleleri olmazdı…

Ölümüne yakın bir zamanda Stalin, bir tek içgüdü ile ekonominin geliştirilmesini sağlamanın mümkün olmadığı kanaatine varmıştı. Bu konuda şöyle demekteydi: “Şimdi durum bizi şöyle bir iş yapmağa zorlamaktadır. Şayet biz ilmî temeller esasında kendi elemanlarımızı, iş adamlarımızı ve ekonomiyi yönetecek insanlarımızı hazırlamazsak, ölümümüz kaçınılmaz olacaktır! Ekonomimizi gerçek ilmî temellere dayanarak yapılandırmamız gerekmektedir…” Sosyalist ekonomik sistemi yönetebilecek idarecilerin ilmî gelişmelere paralel olarak yetiştirilmesi meselesi konuldu. Stalin ‘yöneticilerinin’ lejyonlarının Sovyet ekonomisini hiç bir zaman ulaşamadığı yüksekliğe çıkarabileceği istisna değildir. Sonraları bunun benzerini Den Syaopin Çin’de yapmağı başardı.

Elbette ki bütün bunlar ihtimallerdir. 1953′te ölmemiş olsaydı, Stalin’in yönetiminde ülkenin yolunun nasıl olacağı fikri tarihçilerden daha fazla fantezi meraklılarının konusudur. Gerçekte ise generalissimusun ölümü meselesine nokta konması gerekiyor. Netice itibariyle bu esrarengiz ölümün üzerinden yüzlerce yıl geçmemiştir ki, üzeri ebediyen karanlık sır perdesiyle kaplanmış olsun. Bir de bütün bunlara ilaveten ‘Argumentı i Faktı’, 2005 yılında Stalin’in zehirlendiğini ispat eden Kremlin’in eski arşiv belgelerini ortaya çıkardı. Tarihçiler kendi görevlerini yerine yetirdiler. Geriye ülkemizin başkanlığını yapmış kişinin son günleri hakkındaki belgelere hukukî değerinin verilmesi meselesi kalmıştır. Bunun zamanı gelmiştir.

Makale Rusça aslından İbrahim Ali tarafından Dünya Bülteni için tercüme edilmiştir.

14 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Rusya Kosova’nın acısını çıkarıyor

Fikret Ertan

Rusya Kosova’nın acısını çıkarıyor
Perşembe, 13 Mart 2008 08:29

Çok uğraşmasına rağmen Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesini engelleyemeyen Rusya bu konuda uğradığı başarısızlığının acısını başka konularda, başka yerlerde çıkarmaya çalışıyor.

Ukrayna ve Gürcistan’ın muhtemel NATO üyeliklerini engellemek bunların başında geliyor şüphesiz. Bu ülkelerin NATO üyeliklerinin kendi milli güvenliğini doğrudan etkileyeceğini söyleyen Rusya bu konuda son çıkışını dün NATO nezdindeki büyükelçisi Dimitri Rogozin’in ağzından yapmış bulunuyor.

Dün Zaman’da ayrıntılı bir şekilde yer alan haberde Rogozin ittifakın Gürcistan’ın üyeliğine yeşil ışık yakması durumunda, Tiflis’in de ayrılıkçı bölgeler Güney Osetya ve Abhazya’yı kaybedeceği uyarısında bulundu. Reuters haber ajansına telefonla özel açıklamada bulunan Rogozin, ‘Eğer NATO ve Washington, Gürcistan’ın ittifaka üyeliği konusunda adım atarsa, ayrılıkçı bölgelerin de Gürcistan’dan ayrılma süreci başlamış olur’ dedi. Rusya’nın Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanıyıp tanımayacağı ile ilgili soruya da şu şekilde cevap verdi: ‘Benim şahsi kanaatime göre bu sürecin önünde herhangi bir argüman kalmaz. Ancak bu bölgelerin bağımsızlıklarının tanınmasına Rusya’nın siyasi liderliği karar verecektir.’

Rogozin’in bu açıklamaları şüphesiz Başkan Putin’in ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un bu konudaki düşüncelerini aynen yansıtıyor. Zaten Putin geçen ay Moskovo’da yapılan Bağımsız Devletler Topluluğu zirvesi sırasında Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili’yi NATO üyeliği konusunda uyarmış, böyle bir adımın sonuçlarının olacağını da ayrıntılı bir şekilde dile getirmiş, daha önce de benzer açıklamalar yapmıştı.

Rusya’nın, bu uyarı ve açıklamaları önümüzdeki ay Bükreş’te yapılacak NATO zirvesi öncesinde yapması şüphesiz NATO’yu özellikle Gürcistan’ın üyeliği konusunda bir kere daha düşünmeye ve yeni açıklamalar yapmaya sevk etmiş bulunuyor. Nitekim, Rogozin’in açıklamasının hemen ardından NATO Sözcüsü James Appathurai, NATO’nun Gürcistan’a Üyelik Eylem Planı (MAP) denen ve ülkenin üyelik yolunu açacak olan davet konusunda herhangi bir karar almadığını söylemiş, ayrıca sözlerine şu cümleyi de ilave etmiş bulunuyor: ‘Bu böyle ama NATO müttefikleri Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü muhtemel bütün senaryolara göre tamamen ve güçlü bir şekilde desteklemektedirler.’

Diğer yandan Rusya’nın çıkışına karşı sessiz kalamayan NATO Genel Sekreteri Hollandalı Jaap de Hoop Scheffer de dün Gazeta Wyborcza’ya yaptığı açıklamada Ukrayna ve Gürcistan’ın üyeliklerini halen görüştüklerini belirterek Rogozin’in açıklamasına karşılık olarak da ‘Rusya’dan bu doğrultuda mesajlar sıkça veriliyor. Biz Rus ortaklarımızı ciddiye alıyoruz. Onlarla konuyu görüşmeliyiz’ demiş bulunuyor.

Bu durumda, söylenenlere bakarsak NATO’nun özellikle Gürcistan’ın üyeliği konusunda mütereddit ve kararsız olduğu, Rusya’yı dikkate almak gereğini duyduğu anlaşılıyor. Gürcistan da bunun farkında ve durumu kendi lehine değiştirmeye çalışıyor. Nitekim, Gürcistan Dışişleri Bakanı David Bakradze NATO içinde üyeliklerine karşı çıkan hiçbir ülke olmamasına rağmen üyelik sürecinin artık Gürcistan’a bağlı olmaktan çıktığını söylerken elbette Rusya’nın tavrını ima ediyor.

Ancak, Gürcistan’ın NATO üyeliği konusunda ittifak içinde tam mutabakatın olduğu da söylenemez. Bu çerçevede mesela Almanya Başbakanı Angela Merkel geçenlerde Gürcistan’ı kastederek ‘Bölgesel ve dahili ihtilafları bulunan ülkeler NATO üyesi olamazlar’ diyerek Gürcistan’ın üyelik umutlarına bir darbe vurmuştu. Ayrıca, Fransa’nın da benzer tavra sahip olduğu da söyleniyor. Muhtemelen başka ülkeler de var. Bunlar muhtemelen Bükreş Zirvesi’nde ortaya çıkacak.

Rusya, Kosova’nın acısını Gürcistan’dan çıkarmaya çalışıyor velhasıl…
Kaynak: Zaman

14 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

‘Türkiye’yi bölmek sol bir rüyaydı, fanteziydi’

Bejan Matur

‘Türkiye’yi bölmek sol bir rüyaydı, fanteziydi’
Perşembe, 13 Mart 2008 07:56

Sınır ötesi operasyonlara, eve dönüş tartışmalarına konu olan ‘dağdakiler’ kim, bilmiyoruz. Sayılarla ifade edilen bu insanların ne yaşadığı bilinmiyor. Neden dağa çıktılar, neden dağda yaşadılar, dönenler neden döndü ve kalanlar neden hâlâ oradalar?

Bu soruları samimiyetle sormak ve bu sorularla yüzleşmek zorundayız. Haklı çıkarmak ya da mahkum etmek için değil. Anlamak için. Bu soruların cevaplarını almak için önce doğduğum topraklara, yüzlerce evladını kaybetmiş komşu köylere, şehirlere, sonra çoğunluğu için daha büyük bir acı, bir sürgün olan Avrupa’ya gittim. Dağa çıkmış, çatışmalara katılmış, yakalanmış ya da teslim olmuş, cezaevinde yıllarını geçirmiş kişilerle konuştum.

Bir masal dağı olmayan, istersek ulaşmamız mümkün olan o dağın ardına bakmaya çalıştım. Dağın ardında ne var, orada yaşayanlar nasıl yaşıyor, dönmekle ilgili ne düşünüyorlar? Cevaplar aradım. Anlatılanların bu kadar içine girmeden sorunun anlaşılmasının ve dahi çözülmesinin mümkün olmadığını gördüm. Yaşananlar her ne idiyse, bu geçen yıllar boyunca Kürt, Türk her kim incindiyse ancak birbirimizi anlamakla iyileştirebiliriz yaralarımızı. Benimle konuşan, hikâyesini paylaşan çoğu kişi doğal olarak fotoğraf vermek istemedi. Adları bilinsin istemediler. ‘Beni yazabilirsin’ diyenlerin, kimliklerini gizlemenin daha doğru olacağını düşündüm. Onlarca kişiyle konuşulduğu halde, ancak bazı örneklerine yer verebileceğimiz bu çalışmanın, kanın durmasına katkı sunması tek temennim.

Yıllarını dağda geçiren Azad, şimdi Almanya’da müzikle uğraşıyor. Evlenmiş, baba olmuş. Ailesi 45 yıl önce Mardin’den Adana’ya göç etmiş. İlkokulu Adana’da, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bir semtte, yüzlerce Kürt çocuğuyla birlikte okumuş… Ama bu bile, Kürtçe konuşmaktan utanç duymasını engellememiş. Kendisini Türkçe konuşmaya zorlamakla geçmiş yılları. Arkadaşlar arasında kırılmalar başlamış. Türkçe bilmediği için kutuplaşma yaşanmış. Okuldan sonra motosiklet tamirciliği, boyacılık yapmış. Ortaokulda babası tutuklanmış. Hayatının dönüm noktası olan o olayı şöyle anlatıyor Azad: Bizim mahallede 450 kişi gözaltına alındı. Özel Tim evimize postallarla girdi. Küfürler, bağırmalar arasında babamı aldılar. Babam kapıdan apar topar götürülürken dönüp ‘bir saniye’ dedi. Üzerinden bir milli piyango bileti çıkardı ve anneme ‘bunu al’ dedi. O an babamın bir daha dönmeyeceğini düşündüm. 36 gün işkencede kaldı. 5 yıl hapis yattı. Çıktığında asosyal, içe kapanık, ürkek bir adamdı. Beni dağa çıkaran, babamın acılarına ettiğim bu tanıklıktır.’

Türk arkadaşlarla bir sorunumuz yoktu

Azad, PKK ile Suriye’den gelen bir arkadaşı aracılığıyla tanışmış. 1990′da on binlerce kişinin gösteri yaptığı, polisin mahallelere giremediği, yasaklı olsa da ilk kez Kürtçe şarkıların çalınıp söylendiği, ‘Kürtlüğün utanılacak bir şey olmadığının anlaşıldığı’ yıllarda. Bu dönemin altını çizmekte fayda var. Çünkü kitlesel eylemlerin başladığı bu yıllarda silah alıp dağa çıkmak fikrinin arkasında, öfke var, romantizm var. Kürt milliyetçiliği var, bağımsız bir Kürdistan hayali var. Azad, tüm bu rüzgârlardan nasibini almış. Öyle ki bazı ailelerin gözünde askere gitmenin karşısında bir seçenek olmuş dağa çıkmak. Şöyle diyor Azad: ‘Kürtlükle gurur duyuyorduk. Tepkimiz sadece devletin terörle mücadele biçimineydi. Türk arkadaşlarla sorunumuz yoktu. Nevruzda işe gitmiyorduk, Türk arkadaşlar bizi yadırgamıyordu. İşyerinde Kürtlüğümden dolayı hiç yadırganmadım. O dönem mahallede hemen her aileden bir kişi dağdaydı. Küçük Kürdistan diyorduk adına. Düğünlerde Kürdistan bayrağı asıyor, Kürtçe türküler söylüyorduk. Ailem beni davul zurnayla dağa yolladı. Askere gitmek istemiyordum, arkadaşlarım dağdaydı. Onlara karşı savaşmam diyordum. Babam ‘İyi düşündün mü?’ dedi. ‘Zorluk var, açlık var, soğuk var, ölüm var.’ Ben ‘tamam’ dedim. Kandırılmış değildik, çoğumuz kendi irademizle gittik. Kendimizi Türk toplumuna anlatamamış, çok fazla kabuğumuza çekilmiştik. Belki de o çelişkiyi aşmanın en sert yolu dağdı, onu seçtik. Toplum kendimizi ifade edeceğimiz şartları bize sunmadı.

Öldürmek ölmekten daha kötü

Kuzey Irak’ta Hınere kampında üç ay silahlı eğitim görmüş. Barzani, Talabani ve PKK arasındaki ittifakların sürekli değiştiği, Kürt halkının temsilcisi olma iddiasındaki parti ve örgütlerin birbirleriyle ve Türkiye’yle çatıştığı o dönemde kısa eğitimden sonra eylem zamanı gelmiş Azad için. Eylem? Öldürmeyi soruyorum ona. Kesin olarak hayır diyor. ‘Kimseyi öldürmedim. Aslında savaşı da tanımam ben. Ama eylemlere gittim.’ ‘Nasıl bir duygu elinde silah eyleme, ölüme, öldürmeye gitmek?’ ‘Giderken oyun gibi geliyor.’ diyor. ‘Zaten hiç kimse çatışmanın gerçekliğine inanmaz. Bir perde vardır önünde. Ne zaman yaralı arkadaşlar gelir, mermi ve kan karışınca korkunç bir barut kokusu yayılır. O kokuyu kimse sevemez. O zaman ölümden korkarsın. Ölümün kutsal bir yanının olmadığını o an anlarsın. Öldürmenin ölmekten daha kötü olduğunu anlarsın. O kokuya tahammül eden, insan olmaz zaten. Genzine takılıyor insanın. O tat oldukça bağırsaklarını dahi kusmak istiyorsun. İnsan vücudu çok güzeldir değil mi ama üzerinde elbise varken. Ölürken çirkindir. Kötü bir koku yayar. Çünkü o beden insan olmanın karşısındadır artık.’ Yaşadıklarının derin izleri yansıyor yüzüne. ‘Hâlâ’ diyor ‘Rüyalarımda terörle mücadelenin beni sorguladığını görerek uyanıyorum. Dağa çıkmış bir adamım. Yıllarca askere karşı savaşmışım. Bugün buradayım ama rüyalarımda hâlâ bu var. Demek ki o kadar korkmuşum, korkutulmuşum. Bizim rehabilite edilmemiz lazım.’

Beni annemin duaları kurtardı

Annesini 6 yıl aradan sonra internet üzerinden görmüş. Annenin Azad’a söylediği ilk söz ‘ellerini oynat’ olmuş. Sonra ‘ayaklarını oynat’ demiş. Felçli olup olmadığını öğrenmek için. ‘Ayağa kalk yürü’. ‘Anne yaralı değilim.’ demesi ikna etmemiş. ‘Ne olur yürü de göreyim.’ diye ısrar etmiş. ‘Soyun’ demiş ‘Vücudunda yara var mı görmek istiyorum.’ ‘Annem dindar bir kadındır.’ diyor Azad. ‘Bir gün namaz kılarken telefon çalmış. Namazı bozmamak için bakmamış telefona. ‘Allah’ım kurban olayım, bir ışık, bir işaret gönder, oğlumdan bir haber alayım’ diye dua ediyormuş. Namazı bittiğinde açmış telefonu, bir arkadaşım Med TV’de konserimin olduğunu, televizyona çıkacağımı söylemiş. ‘Allah’ım’ demiş ’sana şükürler olsun. Dualarım kabul oldu.’

Öcalan’ın yakalandığı dönemi, örgütün silahlı mücadeleyi durdurduğu, zorunlu ateşkes dönemini belli ki kafasında tam olarak anlamlandıramıyor. ‘25 yıl savaşmış bir hareket bir gecede barış süreci başlattı. Hepimiz şaşkındık. Eskiler çok zorlandı, kongreler yapıldı, tartışmalar, eğitimler, savunmaları geldi. Savaştan barışa geçmek çok sancılıydı. Kimse hazır değildi.’ diye anlatıyor yaşananları. O dönemde kendini ifade etmenin başka yollarını aramış belli ki ve müzikte karar kılmış. Mahmur kampında 21 Mart’ta verdiği konser, eleştiri almış. ‘Bizim amacımız eleştirel bir text yazarak bir tartışma yaratmaktı. Rock müziğe uzak olduğumuzu anladım. Müzik yapmak istiyordum ve bunun şartları dağda yoktu. Avrupa merkezden Avrupa’ya gitmek için onay bekledim ve geldi.’ Süreci, son yıllarda alınan mesafeyi nasıl değerlendiriyor? Umutlu görünüyor Azad: Eminim bu iş çözülecek. Ben de dâhil kimse bölünmeden yana değil. Bölünme bir 80′ler esprisiydi. Sol rüyaydı ve fanteziden ibaretti. Devletleşme altyapımız yok bizim. Şimdi Türkiye’de olsam sadece oradaki linç kültüründen rahatsızlık duyarım. Bir türlü kendimizi anlatmadık ama Türkler de bizi anlamak istemedi. Ben Kürt’sem Kürt’üm. Ben hiçbir Türk’e sen Kürt’sün demiyorum. Türkiye’yi böl desen de bölmem! O zaman neden bana hâlâ sen Kürt değilsin diyorsun…

Annenizle yasaklı bir dil konuşuyorsunuz

Ferhat, 1965 Adıyaman doğumlu. Alevî. Bir yaz gecesi köyünde duyduğu bir Şiwan şarkısı kalbine bir ateş düşürmüş, 88′de üniversiteyi bırakıp dağa çıkmış. ‘Katıldığım gün öleceğimi biliyordum.’ diyor, kendisini dağa götüren süreci, duyguları anlatırken. Çocukluğu geliyor aklına ‘Üvey annem çok yaşlıydı. Hep Kürtçe ağıt yakardı. Bir oğlunu kaybetmişti. Beni bağrına basar Kürtçe ağlardı.’ Anne ile özdeşleşen Kürtlüğü, uzun yaz gecelerinde kaçak dinledikleri Erivan radyosundan hayal meyal hatırladığı Molla Mustafa Barzani hikâyeleri tamamlıyor. Annesinin bir gün onu görmek için okula gelişini içi ezilerek anlatıyor: ‘Çamurlu olduğu için ayakkabılarını çıkarıp girmişti sınıfa. Herkes güldü anneme. Çok utandım. Oysa herkesin annesi aynıydı.’ Bir çocuk olarak annesinden utandığı o yılların izini belli ki hiç atamamış üzerinden. Yıllar sonra üniversite yurdundan aylardır haber almadığı annesiyle konuşmak üzere telefon sırasına yazılmış. Annesi köyde telefondan Ferhat’la konuşurken bağlantıyı kuran kadın ‘Yasaklı bir dil konuşuyorsunuz. Devam ederseniz keserim.’ demiş. Ferhat, ‘O an bilemedim ama düşününce, evet dedim yasak dil Kürtçeydi! Kadın tekrar kabini açtı ve ‘Siz yasak bir dil konuşuyorsunuz, keseceğim.’ dedi. Gözlerim doldu. Anneme anlatmaya çalışırken telefon kapandı. Ağlıyordum. Öyle bir zoruma gitti, öyle içim ezildi ki.’ Üniversite yıllarında yaşadığı bu çatışmalar ve boşluk duygusu öfkesini daha da görünür kılmış. O boşluğu doldurmayı vaat eden bir ideoloji, insanı ‘Dağa çıkayım kahraman olayım noktasına getirir’ diyor. Ve ironik üslubuyla bir çocukluk hayali anlatıyor: ‘Harp okuluna girmek, astsubay olmak istiyordum. Asker olmak güç demekti. Ama hiç şansım olmadı. Asker köye geldiğinde kral gibi karşılanıyordu. Bizim köye belediye başkanı, bir milletvekili gelmiyordu. Asker ve veteriner gelirdi. Hayvanlar bile daha değerliydi insandan.’

İşkencecime sordum: Beni dövmekten ne anlıyorsun?

Dağa çıktığında Murat Karayılan’dan silahlı eğitim almış Ferhat. Cudi bölgesinde geçirdiği 2 yılın sonunda yakalanmış. ‘Beni işkenceye aldılar. Günlerce dövdüler. ‘Beni dövmekten ne anlıyorsun?’ diye sordum işkencecime. Gerçekten ne düşündüğünü merak ettiğim için. Beni gözeten askerin ayağı yaralıydı, aksıyordu. Bir hata yaptığı için üstünden dayak yemiş. Ben ‘neyin var?’ diye derdini sordum, ilk defa bana insanmışım gibi baktı. Sonra konuşmaya başladık. ‘Benim de Kürt tanıdıklarım var.’ dedi. Bir arkadaşı şehit düşmüştü. Onun için bu kadar öfkeliymiş bize. Yani askerin hepsi kötüdür demek istemem. Bilmiyoruz aslında. Ben mesleğim gereği insanın gelişmesine inanırım. Bir asker ya da dağa çıkan biri de değişebilir.’

Yaşlı annesi ‘95 yılında Fransa’da Ferhat’ı ziyaret etmiş. Annesi ‘Ya kurban sen niye dağa çıktın, biz senin okuman için neler yaptık.’ demiş. ‘Biz seni ne şartlarda okuttuk bilmiyor musun?’ diye sormuş. İlk yakalandığımda ağabeyim ‘Kim seni örgüte kattı?’ diye soruyordu. Şimdi kendini bir tür sürgün hissettiği Fransa’da bir gün temelli memlekete döneceği günleri beklerken küçük hayaller kuruyor; ‘Kendime bir motosiklet aldım. Dedim ki, kimsenin beni arayıp sorduğu yok. Motosikletimle geçmişime bir yolculuk yapacağım. Köyün mezarlığına uğrayacağım. Herkesin, her şeyin yanından motosikletle geçeceğim. Canım nasıl isterse, içim nerede durmak isterse. Trabzon’a gidip İbrahim’i göreceğim. Ağrı Dağı’na çıkacağım. Cudi’ye çıkacağım. Bu defa silahsız gideceğim dedim.’ Onu yalnız hissettirenin sadece sürgün olmadığını bildiğimden hayatla nasıl baş ettiğini merak ediyorum; onu nelerin ayakta tuttuğunu? ‘Baktım Kürtler beni dışlıyor. Türkler bulsalar öldürecekler. Ölmeye hazırsın; ama bir gece bir kurşun gelip seni bulacak diye korkuyorsun. Ölmek hiç kolay değil.’ Yaşadıklarından biriktirdikleriyle şuna kanaat getirmiş: ‘Kendinden vazgeçen insan, tehlikeli bir insandır. O zaman insana sahip çıkacaksın ki kendinden vazgeçmesin.’ ‘Ne değişti hayatında?’ diye soruyorum; ‘Burada Türklerle tanıştım, beraber saz çalıp türkü söylüyoruz. Yunanlı, Türk, Kürt hep beraberiz. Bu bana milliyetin önemli olmadığını gösterdi. Onların aileleriyle de tanıştım. Milliyetin önemli olmadığını, insan benliğinin önemli olduğunu öğrendim burada.’ Ferhat, yaşadığı hasreti o kadar güzel anlatıyor ki: ‘Bir gün memlekete gideceğim. Çocukluk arkadaşlarımı göreceğim. Çocuk gibi ağlayacağım. Bu tam da böyle bir şey. Düşünceler sadece insanı anlatmaz. Kimsesizlikten insanın başka şeylere ihtiyacı var. Her zaman.’

Kaynak: Zaman

14 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

152 yıl sonra tren tekerlekleri

Akif Emre

152 yıl sonra tren tekerlekleri
Perşembe, 13 Mart 2008 07:48

Türkiye’de 1856 dan beri tren tekerlekleri demir raylar üstünde yol alıyor. Osmanlı sanayileşmesinin ilk uygulamalarından biri olarak Aydın–İzmir arasında başlayan tren seferleri zamanla Hicaz’a kadar uzayacaktır. Tuhaf biçimde imparatorluğun pek çok bölgesi payitaht İstanbul’dan daha önce trenle tanışacaktır.

Tren raylarının ilk döşendiği bölgelerin seçimi salt hızlı ve güvenli ulaşım amacıyla sınırlı değildi. Hatta Osmanlının yarı sömürgeleştirilmesiyle yakından alakası olduğu bir gerçek. Ege bölgesinde, Balkanlarda ilk döşenen demiryollarının batılıların ticari ve tarımsal hammadde ihtiyaçlarını karşılamak gibi önceliklerinin sonucu olduğu bir sır değil. Batıdan alınan teknolojik uygulamaların dünya ekonomisinin öncelikleri gözetilecek şekilde memlekette uygulamaya konması tarihsel bir realite olarak karşımızda duruyor. Aydın-İzmir arasında olduğu gibi kuru üzümden, pamuğa kadar tarım ürünlerinin limanlara taşınmasının öncelenmesi her şeyden önce buna ihtiyaç duyan Avrupalı sanayici ve tüccarların önceliklerinin belirleyici olması anlaşılır bir durum. İmparatorluğun tüm demiryolu stratejisini büyük ölçüde sanayi kapitalizminin isterlerinin belirlediği varsayımı da yanıltıcıdır. Sonuçta bir dünya devleti olarak Osmanlı kendi sanayileşmesini gerçekleştirmek, sanayi devleri ile rekabet edebilmek için önemli çabalar içimdeydi. Balkanlardan Beyrut’a kadar pek çok merkezde sanayileşme çabalarının ürünleri bugün bile görülebilir. Türkiye’de hala en önemli kurumlar Osmanlı sanayileşme çabalarının bugüne kalan mirası olduğunu çoğumuz fark etmeyiz bile. En azından sembolik düzeyde bu kurumlar korunup, özelleştirme furyasına kurban edilmemeliydi. Sümerbank’tan Paşabahçe’ye kadar pek çok köklü kurum ekonomik değeri bir yana, her şeyden önce Osmanlı’dan devralınan tarihi mirastı. Tarihi eserleri korumayı, tarihe sahip çıkmayı cami, çeşmeyi tamir etmekten ibaret sayan anlayış tarihi mirasın bu boyutundan bihaber görünüyor.

Demiryolları da bu anlamda en önemli tarihi miraslardan biridir. Hele hele tarihimizi Cumhuriyetin kuruluşundan ibaret sanan, Cumhuriyetten önce her şeyin kötü, karanlık olduğuna inanan, atalarının düşünceden bilime hiç bir şey üretmediği, düşünmediği saplantısına kapılan aydınlanma nesli için bu kurumların tarih bilinci anlamında yaşatılması, hafızaların tazelenmesi donmuş tarih düşüncesinin parçalanmasında önemli işlevi olacaktı/r. Tarih bilincini, tarihe sahip çıkmayı belli mimari eserler ve dönemlerle sınırlı tutan muhafazakarlığın, küresel sermayeye karşı tarihimizin bu boyutunu bozuk para gibi harcaması aydınlanmacı kafalardan daha az vefasızlık örneği olduğu söylenemez.

Demiryollarının serüvenine gelince, öncelikle altı çizilmesi gereken husus Osmanlı modernleşmesinin, sanayileşmesinin en başarılı ve yerli teşebbüsünün bu alanda gerçekleşmiş olduğudur. Bu yıl 100. yılı kutlanacak olan Hicaz Deniryolu, finansmanından teknik proje ve uygulamasına kadar büyük oranda yerli girişimle gerçekleşmiş dev bir proje idi. Proje tamamlandığında dünyada bu çapta kendini finanse eden başka bir demiryolu yapımı yoktu.

100. yılda Hicaz Demiryolunu hatırlatan şey, haberler arasında kaybolan küçük bir ayrıntı. Demiryollarının, ihtiyacı olan tekerlekleri ve rayları üretmeye başlama kararı alması. Gazetelerde çıkan haberlere göre TCDD yıllık 20 bin tren tekerleğini ihtiyacını MKE’nin kuracağı tesislerde imal edecekmiş. 150 yıllık geçmişi olan bir müessese yerli tekerlek üretimini yeni hatırlıyor. İlk bakışta, her şeyi Cumhuriyetle başlatan bir bilim anlayışı açısından da her şeyi tarihten ibaret görenler açısından da vahim bir görüntü arz ediyor. Oysa durum hiç de göründüğü gibi değil. Hicaz Demiryolu döşendiğinde ihtiyaç duyulan raylar Tersane-i Amire’de kurulan tesislerde üretiliyordu. Arabistan çöllerinde hala kalıntıları duran bu rayların üstündeki Osmanlı armaları ve Osmanlıca yazıları görmek mümkün. Aynı şekilde Osmanlıca yazıların olduğu tren tekerlekleri “Hicaz Demiryolu” belgeselinde belgelenmişti.

Burada Osmanlı-Cumhuriyet dönemleri teknolojilerini kıyaslamak değil amacım. Memleketin ekonomik anlamda dışa bağımlılıktan kurtulması, güvenliliği ve ucuz maliyeti açısından hayati önemde olması gereken bir alanın nasıl ihmale kurban gittiğini bu vesile ile hatırlatmak.

Yerli üretim, yedek parça açısından daha az yabancı teknolojiye ihtiyaç duyan, birim taşıma maliyeti ve güvenlik riski en düşük olan demiryollarının neredeyse Osmanlıdan devralındığı düzeyde tutulması, ancak “demiryolu ulaşımı komünist anlayışı yansıtır” diyen bir başbakanın sözleriyle açıklanabilir. Olsa olsa bir kara mizah olabilecek bu sözlerin memleketin diğer alanlardaki çıkarlarına da nasıl yaklaşıldığının ipuçlarını vermesi açısından hayli açıklayıcı olsa gerek. Evet, ilk tekerin dönüşünden 152 yıl, Hicaz Demiryolunun Medine’ye ulaşmasından 100 yıl sonra Türkiye tren raylarını ve tekerleklerini kendi üretmeyi akıl etmiş görünüyor.
Kaynak: Yeni Şafak

14 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Sevinçleri kursaklarında kalacak… Kalmalı da…

Fehmi Koru

Sevinçleri kursaklarında kalacak… Kalmalı da…
Perşembe, 13 Mart 2008 07:51

Biri çok satmakla, diğeri ‘aydınlanmacı’ olmakla övünüyor, ama al birini vur ötekine… Dün birinin manşeti “Danıştay YÖK’ü durdurdu” diyordu, ötekinin ise “Yargı türbana ‘dur’ dedi”… Oysa Danıştay YÖK’ü durdurmadığı gibi, Danıştay’ın anayasayla serbest bırakılan bir konuda ‘dur’ deme yetkisi bulunmuyor.

Danıştay’ın YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan’ın üniversitelere gönderdiği yazısı için taktığı ad sorun çıkarıyor: ‘Genelge’… Düz bir yazıya ‘genelge’ adını takan Danıştay, kararıyla, YÖK Başkanı Prof. Özcan’a, “Tek başına genelge yayınlama yetkiniz yok” demiş oldu…

Hepsi bu.

Yarın YÖK Başkanı Prof. Özcan genel kurulu toplar ve oradan yazısında ifade ettiklerini aynen tekrarlayan bir ‘genelge’ çıkarırsa, Danıştay’ın kararına uyulmuş olur. Genel kurulu toplamasına da gerek yok YÖK Başkanı’nın; sonuçta pek çok üniversite TBMM tarafından gerçekleştirilmiş ve Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş anayasa değişikliğini doğru yorumlayıp başörtüsü/türban yasağını kendiliğinden kaldırdı zaten.

Manşetlere farklı biçimde yerleştirilen kararın esas anlamı bundan ibaret. Çok satan veya aydınlanmacı geçinen gazetelerin, olayı, sanki Meclis’in yaptığı anayasa değişikliği üzerinde Danıştay’ın denetim hakkı varmış gibi sunmaları ibretlik. ‘Aydınlanmacı’ geçinen “Danıştay 8. Dairesi, YÖK Başkanı Özcan’ın genelgesini oybirliğiyle yasalara aykırı buldu” diyor ya üst-manşetinden; genelgesinin içeriği değil Prof. Özcan’ın Danıştay tarafından aykırı bulunan, tek imzayla ‘genelge’ yayınlaması sadece.

Dertleri, kafaları karıştırıp çöpe atılmış gerekçelerine hak kazandıracak olaylara çanak tutmak…

Türkiye üniversitelerinde yasakların devam etmesinden yana olanların bugüne kadar kullandıkları gerekçe üniversitelerin yarıdan fazlasının yasağı uygulamadığı haftalar boyunca çöktü. İddiaları, yasağın kalkması durumunda üniversitelerin karışacağıydı. Hatta bir aklıevvel, işi, “Mahalle baskısı yüzünden bir ay içerisinde üniversitelerde başını örtmeyen kız öğrenci kalmaz” noktasına kadar vardırmıştı. Haftalardır yasağın uygulanmadığı üniversitelerde tek bir ‘aykırı’ olayla karşılaşılmadı. Her üniversitede, başını örtmeyen öğrenciyle başını örten kardeş kardeş geçinmeyi sürdürüyor.

Daha da önemlisi şu: Bazı üniversitelerde uygulanmayan yasağı sürdüren eğitim kurumlarında da olay yaşanmıyor… Mağdur genç kızlar, mağduriyetlerini gururla sineye çekip hukukî sürecin sonuca ermesini bekliyorlar. Hukukî süreci tamamlayacak olan Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karardır. CHP’nin yaptığı ‘yok sayma’ başvurusunu inceleyecek olan Anayasa Mahkemesi, anayasada ve kendi yasasında çerçevesi çizilmiş olan yetkileri dâhilinde karar verecektir.

Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri arasında anayasa değişikliklerini denetleme bulunmuyor. Anayasa Mahkemesi hukukla siyaset arasında var olması gereken mesafeyi koruduğu takdirde, CHP’nin yaptığı başvurunun akıbetini tahmin etmek zor değil. Anayasa Mahkemesi üyelerinin, geçen nisan ayında verdikleri ‘367′ kararının toplumda meydana getirdiği dalgalanmayla yeniden karşı karşıya kalmak istemeyecekleri umulur.

Sözün kısası şu: Danıştay TBMM tarafından çıkarılmış anayasa değişiklikleri ve yasalar konusunda yetkili değildir; verdiği karar kalkmış olan yasağın sürdüğü anlamına gelmiyor bu yüzden… Anayasa Mahkemesi’nin de hukuka bağlı kalarak vereceği karardan endişe etmek gerekmiyor.

Yasak sürüyor diye etekleri zil çalanların sevinçleri kursaklarında kalacak.
Kaynak: Yeni Şafak

14 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

AKP ve hükümetine çifte standart damgası…

Hasan Cemal

AKP ve hükümetine çifte standart damgası…
Perşembe, 13 Mart 2008 09:07

Alevi inancına sahip bazı öğrenci velileri, Danıştay’a başvurularında özetle diyorlar ki:
“Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi, yani anayasamıza göre zorunlu olan din dersi, bizim dini ve felsefi inançlarımızla uyuşmuyor; bu derste Alevi inançları öğretilmiyor. Bu nedenle çocuklarımız bu dersten muaf tutulmalı.”
Danıştay’ın 8. Dairesi, bu başvuruyu laiklik ilkesi açısından haklı buldu.
Danıştay Sekizinci Dairesi bu kararı verirken, kısa adı AİHM olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 9 Ekim 07 tarihli kararından da yararlanmış.(x)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir Alevi çocuk ve babasının Türkiye’deki zorunlu din dersine karşı yaptıkları başvuruyu laiklik açısından haklı görürken, kararında üç noktanın altını çizmiş:
(1)Çoğulculuk…
Devlet, okullarda din dersi verirken, çoğulculuğa uygun bir çizgi izlesin ve her isteyene kendi dini ve felsefi inancı doğrultusunda gerekeni öğretsin. Yani din dersi seçmeli olsun, isteyen alsın, istemeyen almasın.
(2)Nesnellik…
Devlet eğer seçmeli olmayan din dersinde sadece bir dini, onun da özel bir versiyonunu (örneğin İslam’ın Sünni-Hanefi inancını) öğretir ve bunu uygulamalı bir hale getirirse, nesnellikten uzaklaşır. Ya da din derslerinde sadece bir inancı, mesela Müslümanlığı ve Sünniliği öne çıkarır, över, öteki din ve mezhepleri, inançları ya da inançsızlığı küçümseyen bir ifade kullanırsa, yine nesnellikten uzaklaşır.
(3)Eleştirel bakış…
AİHM kararında, din dersi yoluyla öğrencilere dinlerle ilgili olarak eleştirel bir bakış kazandırılmasını da istiyor ve diyor ki: “Mahkeme, demokratik bir toplumun eğitimde çoğulculuğu benimsemesinin, dini konular hakkında öğrencilerin düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğüne ilişkin eleştirel bir bakış oluşturmalarını sağlayabileceği kanısındadır.”
Yine AİHM demek istiyor ki:
Türkiye’deki din eğitiminde, velilerin dini ya da felsefi inançlarına yeterli saygı gösterilmiyor. Çocuklarını zorunlu din dersinden muaf tutabilmeleri için velileri, dini ya da felsefi inançlarını açıklamaya zorlamak, din ve vicdan özgürlüğü açısından doğru bir yol değil.
Uzatmak yersiz.
Hem AİHM, hem Danıştay 8. Dairesi, öyle anlaşılıyor ki, bizdeki zorunlu din dersini, içeriğini ve uygulamasını laiklik ilkesi ile demokratik çoğulcu toplum düzenine pek uygun bulmuyor ve düzeltilmesini istiyorlar.
Bu açıdan çizilen çerçeve, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan gelen müfredatın değiştiğine dair açıklamaları yeterlilik açısından inandırıcı kılmıyor.
Erdoğan hükümeti, din ve vicdan özgürlüğünü örneğin sadece üniversitelerdeki başörtüsü yasağının kaldırılmasıyla sınırlı tutmuyorsa, o zaman AİHM Başkanı Costa’nın Milliyet’e verdiği demeçte belirttiği gibi(xx), yüksek mahkemenin kararı uyarınca din derslerinde gerekli -yasal veya anayasal- değişiklikleri yapmalıdır.
Yoksa, AKP ve hükümeti yönelik çifte standart damgası haklılık kazanır.
Başbakan Erdoğan’ın dikkatine…
—————————————-
x İsmet Berkan’la Erdal Güven’in Radikal’deki köşelerinde bu konuya ilişkin son günlerde çıkan yazıları son derece aydınlatıcı ve mevcut uygulamaya dönük eleştirel bir bakış açısına sahip.
xx AİHM Başkanı Jean-Paul Costa’nın Milliyet’e açıklamaları; Sabetay Varol’un söyleşisi, 10 Mart 08, s.17

Kaynak: Milliyet

14 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Emekçi sokağa çıkarken…

Can Dündar

Emekçi sokağa çıkarken…
Perşembe, 13 Mart 2008 09:08

Emekçiler, cuma günü iki saatlik iş bırakma kararı aldılar. Hedef: Yeni Sosyal Güvenlik Reformu…
2 yıldır tartışılan, Çankaya’dan, Anayasa Mahkemesi’nden dönen yasa yeniden Meclis’e geliyor.
Beraberinde hırçın tartışmalar ve kaygılar getiriyor.
Önceki gece NTV’de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ile Emek Platformu’nu oluşturan sendikaların genel başkanlarını buluşturduk.
Stüdyodaki 6 başkan, yaklaşık 4 milyon emekçiyi, yani aileleriyle en az 20-25 milyon insanı temsil ediyordu.
* * *
Önce bir gözlem:
Programda bugüne dek sınır ötesi harekâttan türban gerilimine, Kürt sorununa kadar her güncel meseleyi tartıştık. İnternet mesajlarından izleyicinin yoğunluğunu ölçebiliyoruz.
Şimdiye kadarki 70′e yakın program içinde en çok mesaj aldığımız program, ne türban, ne harekât, ne PKK ile ilgiliydi.
En çok “sosyal güvenlik” izlendi.
Sonra “sağlık”…
Bu gözlem bile, halkın gündeminin, medyanın gündeminden ne kadar farklı olduğunu anlatıyor bize…
* * *
3 saat süren ve zaman zaman gerginleşen “Bakan-sendikacılar buluşması”nın sonuçlarını şöyle özetleyebilirim:
1. Sosyal güvenliğin acil çözüm isteyen kanayan bir yara olduğu konusunda görüş birliği vardı.
2. Yeni yasanın beklenen çözümü getirmediği konusunda da sendikacılar müttefikti.
3. Bunun kararlı bir ittifak olmadığının altını çizmek gerek. Türk-İş ve Hak-İş’in, DİSK ve KESK’e göre hükümete daha yakın durdukları ve bazı maddeler yumuşatılırsa direnişten cayabilecekleri hissediliyor.
4. Emek Platformu bileşenleri arasındaki bu görüş farklılığı, Başbakan’ın hepsine “Yalancılar” demesiyle azalmış gibi… Erdoğan’ın hırçın dili, muhaliflerini kenetlemeye yaradı.
5. Artık hemen herkesin kabul ettiği gerçek şu ki, “reform paketi”, IMF ve Dünya Bankası’nın imzasını taşıyan, iş âlemince desteklenen, sosyal devletin tasfiyesini öngören bir küresel dönüşüm programının Türkiye ayağı… 30-40 yıl sonrasını, yani çocuklarımızın, torunlarımızın çalışma koşullarını düzenliyor. Özü şu: Gelecek kuşaklar daha uzun çalışıp daha fazla prim yatırıp daha az emekli aylığı alacaklar. Ve bu sistem, emekçinin yükü yıldan yıla artırılarak kademeli olarak yürürlüğe sokulacak.
6. DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, 1999′da hükümetin çıkardığı “İşsizlik Sigortası Yasası” için Fazilet Partisi’nin Anayasa Mahkemesi’ne verdiği iptal başvurusunu okudu. Bugün sendikalar neye karşı çıkıyorlarsa, aralarında bugünün Cumhurbaşkanı’nın ve Çalışma Bakanı’nın da bulunduğu Faziletliler aynı gerekçelerle bunlara itiraz ediyorlar. Ama elbette iktidar koltuğu, meselelere bakış açısını da değiştiriyor.
7. Benzer paketler daha önce Fransa’yı birbirine katmış, Yunanistan’da genel greve yol açmış, Almanya’da direnişle karşılaşmıştı. Şimdi Türkiye’ye geliyor. Cuma günü cuma namazıyla çakıştırılan- iş bırakma eylemi, can yakıcı olabilir mi? Sanmıyorum. Enerji iş kolundan gelen Türk-İş Başkanı’na “Elektrik şalterleri de inecek mi?” diye sordum; “Hayır” dedi. Bu, bir uyarı eylemi olacak. Ama Başbakan germeye devam ederse, eylemler büyüyüp yaygınlaşabilir.
8. Erdoğan, “Yasanın kazanılmış hakları geri alacağını söyleyen yalancıdır” dedi ama her sendikacı, yaşanacak hak kayıplarından örnekler verdi.
9. Yerel seçim arifesinde, kendisine oy veren kitlelerin talepleri ile kendisine kredi veren çevrelerin dayatmaları arasında sıkışan hükümet, ciddi siyasi risk alıyor.
* * *
Bundan sonra ne olur?
Çalışanların tepkisi kararlılıkla sürerse Bakan’ın da vaat ettiği gibi- Meclis’te yasada bazı “ıslahatlar” yapılabilir. Bu, emekçiler koalisyonunu çatlatabilir. Hükümete yakın duranlar ortak eylemden vazgeçerek yasanın önünü açabilirler.
Ama yara kanadıkça, bu dosya kapanmaz

Kaynak: Milliyet

14 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok