Paradigma farkı(1)

Ali Bulaç
Bu, uzun bir zamandır liberal, sol, demokrat aydınlar ile Müslümanlar arasında var olduğu düşünülen ittifak veya işbirliğinin mahiyetinin teşrih masasına yatırılmasına vesile oldu ki, bu açıdan bunun hayırlı olduğunu söylemek mümkün. Başörtüsü tartışması, liberal, sol, demokrat aydın-Müslüman ittifakı şu soruyu gündeme getirdi: Bu ittifak veya işbirliği “paradigmatik” mi, “politik” mi?
Bu satırların yazarı, hangi ideolojiye ve siyasi görüşe sahip olursa olsun, belli ahlakî değer ve kaygılar korunduğu sürece Müslümanların “politik” işbirliği yapabileceklerine, diyalog kurmaları gerektiğine inanmaktadır. Paradigmatik ittifak ve işbirliği ise bambaşka bir şeydir, bu itikad esaslarının karmaşasına, başka inançlarla halite teşkil etmesine sebep olur ki, İslam noktai nazarından meşru ve makbul değildir.
Nihayet, sözünü ettiğimiz aydınların da bu ilişkiyi paradigmatik seviyede görmedikleri apaçık ortaya çıktı. Buna çeşitli örnekler gösterilebilir. Ben burada bir örnek üzerinde duracağım. Bu örnek de, başörtüsü yasağına kategorik olarak karşı çıkan Gülay Göktürk’ün kendisiyle yapılan bir konuşmada, temelde ne kadar farklı bir paradigmadan olaylara baktığını göstermektedir:
Gülay Göktürk’e şu sorulmaktadır: ” Kadının eşlik ve annelik rolünü önemsememek biyolojik açıdan mümkün mü?” Göktürk’ün verdiği cevap önemli:
“Bu geleneksel rol bölüşümü evrenseldir. Dünyanın her yerinde kadın hareketinin ana temaları da zaten, anneliğin kutsanışı ve annelik vasıtasıyla kadının eve hapsedilişine, çalışma hayatında ikinci sınıf telakki edilmeye karşı çıkmak olmuştur. Türkiye’de de böyle, Batı’da da böyle. Öyleyse kadın hareketinin bunlara karşı geliştirdiği özgürlük temaları da evrenseldir. İslâmî kesimden bazı arkadaşlar ‘Biz Batı’nın dayattığı özgürlüğü istemiyoruz!’ dedikleri zaman, bu evrenselliği reddetmiş oluyorlar. ‘Benim özgürlük anlayışım bana, senin özgürlük anlayışın sana’ dediğiniz anda konuşacak da pek fazla bir şey kalmaz. Ama bir özgürlük anlayışı her iki tarafında kabul ettiği bir kavram olursa, bunun üzerinde konuşmak mümkün olabilir. Bu anlamda ben, kadın hareketinin önderlerinin bu konuda daha çok düşünmesini ve tartışmasını önemsiyorum. Siz çocuk da büyütebilirsiniz, ev işi de yapabilirsiniz. Her türlü şeyi yapabilirsiniz ama yeter ki, onu sizin aslî işiniz olarak görmeyin. Bunu varlık sebebiniz ve kocanızın asla yapamayacağı bir iş olarak görmeyin.” (Ayşe Böhürler röportajı, Yeni Şafak, 7 Mart 2008.)
1980 sonrasında “liberal kimliği”yle öne çıkan Gülay Göktürk’ün öne çıkardığı temalar şunlar: 1) Dünyanın her yerinde kadın hareketinin öne çıkardığı temalar, anneliğin kutsanışı ve annelik üzerinden kadının eve hapsedilmesine, çalışma hayatında ikinci sınıf telakki edilmesine karşı çıkmak; 2) Kadın hareketinin bu teması evrensel özgürlüğü ifade eder; 3) İslami kesimden bazı bayanlar ‘Bize Batı’nın dayattığı özgürlüğü eleştirdiklerinde söz konusu evrenselliği reddetmiş oluyorlar; 4) Birden fazla özgürlük anlayışı olamayacağından bu durumda konuşacak bir şey kalmaz; 5) Kadın her işi yapabilir –çocuk büyütmek, ev işi yapmak- ama bu işi kendi aslî işi, varlık sebebi olarak görmemeli.
Bu beş ana tema tek tek ele alınmayı hak eder, bundan sonraki yazının konusu bu olacaktır.
“Bir Türk’ü öldür sonra dinlen”

Akif Emre
İsrail’li “barış gönüllüsü” ve yazar Uri Avnery ilginç bir Yahudi hikayesi anlatıyor. Rusya’da çarın ordusunda savaşa katılmak üzere askere çağrılan bir Yahudi gence annesi son tembihlerini yapıyor; “savaşta kendini fazla yorma, bir Türk’ü öldür peşinden dinlen. Daha sonra bir Türk daha öldür tekrar dinlen.” Annesinin verdiği nasihat delikanlının kafasına pek yatmamış olacak ki, “ya Türkler beni öldürürse ne olacak?” Bu soruyu anlamsız bulan anne, “Türkler seni niçin öldürsün oğlum, sen onlara bir şey yapmadın ki!.”
Son Gazze operasyonunda “bir Türk’ü öldürüp dinlenmek” yerine “yüz Filistinliyi öldürüp dinlenme”ye geçen İsrail’in ve bu katliamları meşrulaştıran psikolojiyi herhalde bundan daha iyi anlatacak bir benzetme bulunamazdı. Türklerin kendilerini Gazze’de öldürülen Filistinlilerle ne kadar özdeşleştirdikleri meselesi ayrı bir soru olarak yakıcılığını korumakla birlikte, Türk’ün yerine geçen Filistinlilere, Afganlara, Çeçenlere yapılanlar bundan farksız. Artık teker teker değil kitleler halinde öldürüldükten sonra katillerinin dinlenmeye geçtiği ve sonra kaldığı yerden devam ettiği bir dünyada yaşadığımızı fark etmiyoruz bile.
Burada yakıcı olan iki husus var, biri bir değil yüzlerce bazen binlerce Türk’ü öldürenlerin Yahudi annenin oğluna verdiği öğütte işaret edilen konumu kendinde hak görmesi meselesi. Yani “Türk’ü” öldürmekte hiçbir sakınca görmeyen ve bunun kendi hakkı olduğunu peşinen kabul eden ve “Türk”ten hep alacaklı, hatta İsrail’de olduğu gibi kendini tüm dünyadan peşinen alacaklı sayan bir meşrulaştırma mantığı işliyor. Karşı tarafın kendine aynı şekilde davranma ihtimalinin muhal sayıldığı, hatta bunun düşünülmesinin bile akıl ve ahlak dışı görüldüğü bir yok etme hakkı. Tıpkı, “biz Türklere ne yaptık ki” mantığını işleten doğuştan masum, ne yapsa meşru ve hesap vermeye, hele hele bedel ödemeye hiç açık kapı bırakmayan bir savunmada olduğu gibi. Tüm ahlaki erdemlerin kendinde toplandığı, karşısındakinin kendi yaptığı türden bir karşılık vermesine ne akıl ne de ahlak ölçüsünde imkan bırakmayan bir “ben merkezli” bir savunma tarzı.
Bu manzaranın ikinci kısmı yani “biz Türk’e ne yaptık ki bizi öldürsün” akıl yürütmesinin muhatapları açısından durum daha da ilginç. hep öldürülen, dayak yiyenlerin, en az Yahudi anası kadar, karşısındakine bir şey yapmama konusunda ikna olmuş olması hali daha çarpıcı. Gerçekten birer birer olmasa da yüzer yüzer öldürülenlerin, nasıl olup da katillerinin psikolojisini bürünmüş oldukları üzerinde düşünmek gerekir. (Burada Türk’ün bir sembolik gönderme olduğunu hatırlatmaya bilmem gerek var mı?)
Bu tek yanlı haklılık psikolojisi sadece seçilmiş kavim olmak inancından kaynaklanmıyor. Modern hurafeler, ideolojiler, mitler, üstün uygarlık mitleri benzer haklılığı taraftarlarına sağlayabiliyor: stratejik, ekonomik çıkarları uğruna her türlü sömürü ve tahribat yapma hakkını kendinde görebiliyor. Tek yanlı, bedel ödetme stratejisi ideolojik söylemlerle, üstün medeniyet adına meşrulaştırılabiliyor.
İsrail’in dar alanda ve kısa zaman dilimlerine sıkıştırdığı kanlı yok etme politikaları aslında küresel ölçekte uygulanıyor. 11 Eylül sonrası Amerika’nın İslam dünyasına karşı uygulamaya koyduğu stratejiye destek verenler, meşrulaştıranlar başta medya olmak üzere siyasetçiler kadar din adamları, yukarıdaki örnekteki psikolojiyi yansıtan bir dil kullanıyorlar. Kendinde, dışındaki her şeyi yok etme imtiyazını gören ama karşısındakinin göstereceği muhtemel tepkiyi ise her türlü meşruiyet ve akıl yürütme karşısında imkansız sayan bir savunma refleksi.
İslam Konferansı’nın Senegal’in başkenti Dakar’da toplanan Dışişleri Bakanları Zirvesi öncesinde açıklama yapan Devlet Başkanı Abdoulaye Wade Haçlı Seferleri’nin artık tarihe karıştığını iddia ederek buna karşı artık cihad fikrinin terk edilmesini buyurmuş. Kimse yeni bir dinler savaşını körüklemekten yana değil ancak teröre karşı küresel savaş ilan eden Amerika’ın yeni politikalarını yok sayarak Haçlı Seferleri’nin tarihten kaldığını ileri sürmek, “biz Türklere ne yaptık ki bizi öldürsün” diyen tarafın Türkleri öldürme hakkını teyit etmek anlamına gelmiyor mu?
Kaldı ki, sözel anlamada bile Bush’un yeni bir Haçlı Seferi başlatmaktan söz ettiğini yok sayabilir miyiz? Bu yeni Haçlı Seferi nedeniyledir ki sadece Irak’ta 1 milyon civarında insan öldürüldü. Ama Amerikalılar demokrasi, özgürlük getirdikleri bu insanların kendilerini savunmak isteyeceklerine bırakın ihtimal vermeyi gerekçe bile bulamayacaktır. Çünkü demokrasi, insan haklarından başka bir şey getirmek istememeleri her şeyi yapmaları hakkını vermektedir onlara.
Ortadoğu’da, İslam dünyasının pekçok bölgesinde ve daha genel anlamda yeni emperyalizm uygulamalarının kuşattığı yeryüzünde önce kimin neye hakkının olduğu, kimin ne türden haksızlığı nasıl meşrulaştırdığının muhasebesi yapılmadan zulmü önlemenin bir yolu görünmüyor.
Kaynak: Yeni Şafak
Zalimin diliyle hakkı savunmak

Saldırganlık, tahakküm, işgal gibi her türlü zorbalığa karşı mazlumun hakkını nasıl bir dille korumalı? İnsan, zalimin karşısında mücadele etmek zorunda kaldığında, onun şiddet dolu söylemini benimsemek dışında -aynı biçimde etkileyici- bir üslup geliştirmeli mi?
Yoksa bu tip ‘ince’liklere hiç kafa yormadan zorbalıkla mı yanıt vermeli zulme karşı daima?
İnsanlığın karşılaştığı veya bizzat uyguladığı zulüm çeşit çeşit. Geçtiğimiz günlerde Küresel BAK’ın ‘Barışa bir şans verelim’ etkinlikleri kapsamında düzenlediği oturumda, Irak’ta işgale katılmışken ‘onursuz terhis’ ile kendini askerlikten attıran Chris Capps de konuşmacıydı. Haksız yere sivillere zulmetmekten kendisini vazgeçiren nedenleri son derece anlaşılır buluyordu onu dinleyenler. Aklıma geçmişte de tanık olduğum bir ikilem geldi:
Bazı İsrail askerlerini, Filistinli halkın üzerine salkım bombası atmayı reddedip vicdani retçi oldukları için alkışlayanlar, tutuklu yakınlarına karşı bile neredeyse linç kampanyası düzenleyebiliyorlardı. İdeoloji araya girdiğinde: Kimlik, milliyet, etnik köken söz konusu olduğunda vicdanlar politize olabiliyordu bir anda.
Evet, aynı oturumda Yıldız Önen’in de ifade ettiği gibi, halklar -devletlerden farklı olarak- son kertede barış ister. Kimse evladının, kardeşinin, ağabeyinin masum insanlara saldırmasını, kendinin ve başkalarının kanını akıtmasını istemez doğal olarak. Ama halkların barış ve kardeşliğe yatkın olması karşısında öyle bir siyasi propaganda oluşturuluyor ki, bizler barış istediğimizi sanırken, azılı şahinlere dönüşebiliyoruz farkında olmadan:
Saldırganlığın sürmesi için savaşmanın ‘haklı ideolojisi’ni yapan, kan dökmenin bin bir yöntemini geliştirerek bunu meşrulaştıranlar var çünkü süslü analiz ve sentezleriyle. Birilerinin zulüm ve vahşet olarak nitelendirdiğini diğerinin meşru hak olarak kabul ettiği savaş gerekçelerine ikna edilmeye çalışılıyoruz her gün. Dünyanın her yerinde, Irak’ta, Güneydoğu’da, Filistin veya Lübnan’da çözümsüzlük ve savaşın sürmesiyle iktidarlarını koruyan grup ve kurumlar, zorbalık ve şiddetten nemalanarak var oluşlarına kaba kuvvetle kıymet biçiyorlar durmadan.
Büyük Ortadoğu Projesi’nde, -Türk olsun Kürt olsun- emperyalizmin kirli iktidar oyunlarına alet olmaya karşı çıkan barış yanlılarını hain ilan ederek veya B. Ersoy gibi ölüm değil çözüm isteyenlerin halkı savaşmaktan soğuttuğunu söyleyerek ‘onurlu bir savaş’ sürdürebilir miyiz? Halkını bugüne dek ‘hain’ gayrimüslimlerden, ‘irticacı’ başörtülülerden, anadilini konuşmak isteyen Kürtlerden attıkları manşetlerle bile soğutmayı başaranların biraz olsun rahatsızlık duyması gerekmez miydi bu tür bir soğutma gerekçesiyle bu kişiyi hedef gösterirken?
‘Hain listesi’ne her gün yeni hedef isimler ekleyenlerin veya Baykal gibi ‘içeride parça bırakmaksızın’ bünyeyi iyice temizleyelim diyerek ülkenin ordusuna bile had bildirmeye kalkanların kullandığı dili duydukça saldırganlık ile karşı koymak arasındaki ayrımı düşünüyorum. Vahşet ile direniş arasında bıçak sırtı bir ayrım var sahiden. Dünyadaki bazı savaşlarda kadın ve çocukların öldürülmesine direnişin bir parçası olarak cevaz verilebiliyor mesela. Dağda, ovada veya metropollerde hangi direniş masumları öldürerek onurlu bir biçimde sürdürülebilir ki?
Başörtüsü ile ahiret şuuru arasındaki her türlü bağlantıya sırtını dönen resmî söylemin, yirmi yıldır sona erdirilemeyen savaş boyunca ‘şehitler ölmez’ sloganına sığınarak nasıl da ahiret algısına gönderme yapmak durumunda kaldığını gördükçe şunu da daha net öğrenmemiz gerekebilir: Kalp neye şahit olduğunu biliyorsa, bu ancak onun kalbiyle ‘rabbi’ arasındadır. ‘Diri’ kalmak ise cesetle değil can ile ilgili bir sırdır ki, hükmünü hiçbirimiz veremeyiz.
Bizleri bölünmekten asıl alıkoyanın, öncelikle kalplerimizdeki öfke, korku ve intikam duygularına yenik düşmemiş bir ’sahih niyet’ olacağını ve vicdanî sorumluluğumuzun bizi savaştıran küresel veya yerel aygıtlara karşı yegâne silah anlamına geleceğini hatırlarız belki yeniden.
Kaynak: Zaman
Bir ‘küresel’ İslami hareket

Nuray Mert
Economist dergisinin son sayısında çıkan Fethullah Gülen hareketine ilişkin yorum yazısı, doğal olarak bizim basında da ilgi gördü. Bu yorum, harekete kuşkucu bakanlar için, yeni bir kanıt, diğerleri için yeni bir savunma hattında tartışma konusu oldu.
Her şeyden önce, Economist’te çıkan yazı ve 8 Mart tarihinde, Zaman gazetesindeki tercümesine göz atma fırsatınız oldu mu bilmiyorum. Zaman gazetesindeki tercüme, nedense, fazlasıyla ağdalı ve bol sayıda eski Türkçe kelime ve deyimlerle doluydu. Economist’teki yorum oldukça olumlu olmasına karşın, belli ki, Zaman gazetesi tarafından tadil edilmek durumunda kalmış. Örneğin, Economist’te, sadece hareketin ‘ölçülü tonu’ (‘measured tone’) diye geçen tabir, Zaman’da ‘irfani gelenekle müzeyyen bu dengeli tavır’ diye tercüme edilmiş. Diğer taraftan, Economist’te yorum yazısı yanı sıra çıkan Fethullah Gülen portre yazısı, Zaman’da tercüme edilmemiş. Belki de, bu yazıda geçen, ‘vaizin hayatının birçok detayı belirsizliğini koruyor’ cümlesi hoşa gitmemiştir, bilemiyorum.
Ne zaman Fethullah Gülen hareketine dair eleştirel bir şey yazsam, Zaman gazetesinde yazan dostlarımdan doğrudan, bu çevreden genel olarak dolaylı sitemlere muhatap oluyorum. Olay, fazlasıyla şahsileşiyor, ‘Bizi tanıyorsun, biz kötü insanlar mıyız, insafsızlık ediyorsun’ gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Mesele, takdir edersiniz ki, ne benim, bu çevreden veya başkasından tek tek insanlarla bir sorunum olması, veya onların kötü, karanlık insanlar olması değil ve olamaz. Mesele, bu hareketin çok daha önemli ve ciddi bir çerçevede değerlendirilmesi ve benim bu çerçevedeki itirazlarım.
Fethullah Gülen hareketi, kökü Soğuk Savaş döneminde ‘komünizmle mücadele’ siyasetlerine kadar giden, Soğuk Savaş’ın son perdesinde, ABD’nin ‘yeşil kuşak’ projesi ile bağlantılı ve nihayet, 11 Eylül sonrası yine ABD’nin ‘ılımlı İslam’ siyasetleriyle ilişkili bir siyasi hareket. Bu, bu hareket içinde yer alan insanların (Fethullah Gülen dahil) ABD’nin icat ve idare ettiği insanlar, çabalar olması demek değil. Bu hareket, kuşkusuz belli bir iç dinamiğe sahip, ancak, olayı, dünya sahnesinde örtüştüğü, denk düştüğü ve nihayet parelel davrandığı siyasi tablo içinde değerlendirmek durumundayız.
ABD dış politikası, tüm Müslüman coğrafyada, Soğuk Savaş dönemi boyunca, Sovyet ve sol ‘tehdid’e karşı, İslami hareketleri destekledi. Soğuk Savaş’ın son perdesinde, bir yandan Afganistan’da Sovyet işgaline karşı ‘İslami cihat’ hareketleri desteklendi, hatta bizzat örgütlendi. Diğer yandan, eşzamanlı olarak, İran İslam devriminin oluşturduğu anti-Amerikan, devrimci İslam dalgasına karşı da, ılımlı İslami hareketleri panzehir olarak destekledi. Dünya çapında, Fethullah Gülen okulları ve girişimlerinin önü bu çerçevede açıldı. Bana inanmıyorsanız, gidin bu okulların olduğu herhangi bir ülkeye değil okul, bağımsız biçimde dil kursu açmaya çalışın bakalım, açabiliyor musunuz?
11 Eylül sonrasında, daha önce desteklenen, besleyip büyütülen cihatçı hareketler de tehdit oluşturmaya başlayınca ve düşman ilan edilince ılımlı İslami hareketler, bu çerçevede daha da önem kazandı. Oysa, mesele sadece ‘ılımlı İslam’ falan da değil, ABD ile müttefik olmak ya da olmamak.
Tıpkı, Müslüman ülkelerin durumu gibi, ABD karşıtı İran’ın radikal İslam, müttefik Vahhabi Suudi Arabistan’ın dost sayılması gibi.
Nitekim, ABD ile birlikte davranan İngiltere’de, şimdi radikal diye tutuklananlar, zamanında cihata insani ve ideolojik kaynak sağladığı için serbestçe propaganda yapıyordu. En çarpıcı örnek, şimdi tutuklu olan Finsbury Park Camii imamı Abu Hamza’dır. Caminin ‘ılımlı’ cemaati zamanında, ‘çocuklarımızı kötü etkiliyor’ diye defalarca polise şikâyet ettikleri halde o zaman kılına dokunulmayan imam, sonra ‘terör suçlusu’ oldu.
Kısacası, bu işler, fazlasıyla karmaşık ve karanlık işlerdir. Dünya sahnesinde, kendi halinde bir cemaate kimse ‘diyaloğa açık’ diye hayran olup, ön vermez, ülkesinde başı sıkıştı diye memleketinde barındırmaz. Niyetiniz ne kadar iyi, halis olursa olsun, bu oyuna girdiyseniz, onun oyuncusu olmak ve tüm bunları duymak, tahammül etmek zorundasınız.
Son olarak, son zamanlarda Fethullah Gülen hakkında yapılan bilimsel çalışma ve toplantılara ilişkin bir noktayı aydınlatmakta fayda var. Bu cemaat, bu toplantıları, tebliğ ve çalışmaları, para vermiş yaptırmış/yazdırmış tartışmasına girmeye gerek yok. Akademik unvanlı biri tarafından kaleme alınmış olmak bir çalışmayı değerli, güvenilir kılmaz, güvenilir kıstas, o akademisyenin diğer alanlada yaptığı çalışmalarla öneminin, saygınlığının olup olmadığıdır. Sevenleri alınmasın ama, Fethullah Gülen, popüler karizmaya sahip, sıradan bir modern vaizdir. Modern düşünce geleneği açısından tanımı ancak bu şekilde yapılabilir. Diğer taraftan, ‘Hocaefendi’ye, modern zaman Gazali’si, İbni Arabisi muamelesi yapmak, İslam düşünce geleneğini hafife almak olur.
Kaynak: Radikal
Kızım sana Pakistan diyorum, gelinim sen Afganistan anla!

Hatırladınız mı?
Başbakan ABD Başkanı ile görüştüğünde, “PKK’ya karşı işbirliği, Kuzey Irak” dışında bir yer daha gündeme gelmişti:
Pakistan.
Genelkurmay Başkanı dün “terör” üstüne konuşurken bir yer daha gündeme geldi:
Pakistan.
Genelkurmay Başkanı’nın dikkat çektiği mesele:
Ya Pakistan’da Taliban tipi bir yapı yönetimi ele geçirirse. Bir ihtimal. O zaman bir terör örgütü nükleer güce de sahip olacak. Dünya bu tehdidi görmeli.
Sadece Ankara’da bir soru (sorun) değil, Pakistan’ı (Sovyet etkisinde “bağlantısız” Hindistan’a, Sovyet işgalindeki Afganistan’a ve Sovyetler’e karşı) hem Talibanlaştırmış hem nükleerleştirmiş olan ABD’nin temel dertlerinden.
Sorunun işaretinin buraya ulaşması da çok normal!
Pakistan’da “Taliban tipi bir yapı” nın yönetimi ele geçirmemesi için ne yapmalı.
Pakistan’da üstü suikastlı az demokrasi ile kararınca askeri yönetim ve gizli servis tezgahları güzergahında kalınmalı, tamam.
Ama, “Taliban tipi” ne en çok nerede rastlanıyorsa, “başı orada ezilmeli”.
Oraya Afganistan deniyor.
11 Eylül 2001′den sonra, hem El Kaide’ye yataklık yaptığı, hem boru hattı engellediği için (bir de haşhaşları sökmüştü) Taliban’ın “şiddet ve baskı” rejimi, ABD ve koalisyon saldırılarıyla çökmüştü.
7 yıl sonra, anlaşıldı ki, Taliban ölmemiş.
Hatta yer yer ilerliyor, galebe çalıyor, mesafe alıyor.
Şiddetli çarpışmalar oluyor.
Oraya Taliban’la mücadele edecek daha çok asker lazım. ABD’nin o kadar askeri yok.
O yüzden, dünya, sizin dünyanız da bu tehdidi görmeli!
Hadi bu işe yanaşmayanlar, “pamuk asker cepheye” !
Bir de, siz, yani biz!
Pamuk çocuklarımız, asker gençlerimiz.
Öyle istiyorlar.
Karşı çıkmıştık ama, birden “Ya Pakistan’da Taliban tipi bir yapı…” diyoruz.
“Washington mutabakatı” diye yazıp durmuştuk.
Belli ki bir şey hissediyoruz.
Hissettiğimiz olmasın.
“Pamuk askerler cepheye” gitmesin; pamuk çocuklarımız oralarda kana bulaşmasın, kana bulanmasın! Gelinler de ağlamasın.
Bir de not: Hazır söz “nükleer bomba”dan açılmışken. İncirlik’te kaç atom bombası var? Kimin kumandasında? Kime karşı? Bir açıklama istemez misiniz?
Kaynak: Sabah