Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Asker neden yalnızlaşıyor?

Asker neden yalnızlaşıyor?
Ekrem DUMANLI / zaman
Makale tarihi:10.03.2008 08:46:59
Üzülerek belirtmek zorundayım ki on yılı aşkın süredir ordumuz yalnızlaşıyor. İçine kapanıyor, kitlelerle irtibatını kaybediyor. Kim ne derse desin, bu ülkeyi seven herkes için acı veren bir tablo bu.Zira ordu, bu ülkenin, bu milletin, bu devletin ordusu… Yüreğinde ülke sevgisi taşıyan ve sosyal analiz yapma birikimine sahip herkes bu meseleye kafa yormak, çıkış yolları aramak zorunda. Ne var ki birileri bu tür kritik konular açılır açılmaz “Sen de kim oluyorsun?” kabadayılığı ve külhanbeyliği eşliğinde hadiseyi kendi inhisarı altında tutmayı deniyor. Ve maalesef bazen başarılı da oluyor. Oysa gerçek dost, zor günde konuşandır. İyi günde askeri pohpohlayanlar, hatta onu “gaza getirip” antidemokratik yollara davet edenler, rüzgâr tersten esmeye başladığında ordu hakkında demedik söz bırakmadı. Aslolan, hataların katlanıp çoğaldığı bir dönemde, gönülden ve cesurca konuşmaktır. Ve bugün söylenecek söz, hem dün söylenenlerden hem de istikbalde sarf edilecek sözlerden daha kıymetlidir. Niçin mi?

İletişim kazaları devam ediyor

Manzaraya bakar mısınız; Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), bu ülkenin iki önemli muhalefet partisiyle yaka paça olmuş durumda. Genelkurmay Başkanı, “Aksini ispat etsinler, üniformamı çıkarırım.” diyor; muhalefet ABD buyruğuyla hareket edildiğine dair iddiasından vazgeçmiyor. Daha ötesi, eleştirilerin dozunu artırıyor. Böyle bir durumda ne yapılmalıydı? Üzerinde durulması gereken soru budur! Belki muhalefetle bir toplantı düzenlenebilirdi, belki gizli bir oturuma teşvik edilerek bazı konuların Meclis’te konuşulması önerilebilirdi vs… Ancak Genelkurmay kendi sitesinden bildiri yayınlamayı tercih etti. Olabilir; bu da bir iletişim metodudur; hatta bazen daha fonksiyonel bir metot olarak düşünülebilir. Ancak açıklama çok sert. “Hainlerden daha çok zarar veriyor” diye suçlanan; MHP ve CHP. Her iki parti de çok daha sert bir açıklama yaparak Genelkurmay’a tenkitlerini yöneltti.

Hoş bir durum değil. Belli ki her iki taraf da büyük bir öfkeyle yaklaşıyor olaylara ve bu kızgınlık halkın huzurunda ortaya konuluyor. İsmi geçen partilerin sempatizanlarının bunu hoş karşılaması düşünülemediği gibi, “asker de her meseleye karışıyor” gibi bir algıyla hadiseye yaklaşabilecek insanlar da bulunuyor. Doğru iletişim araçları, dili, üslubu, tarzı çoktan rafa kalkmış durumda. Bundan ne partiler kârlı çıkar ne TSK.

Benzer bir iletişim kazası, 27 Nisan bildirisinde de yaşanmıştı. Salı günü Anayasa Mahkemesi 367 ile ilgili karar verecekti. Daha önceden belliydi ki; mahkeme, CHP’nin teklifini kabul edecek ve cumhurbaşkanlığı seçiminde yapılan ilk tur geçersiz sayılacaktı. Hatta bazı gazeteler Anayasa Mahkemesi’ndeki evetçi-hayırcı oylarını rakam ve isimler belirterek tahmin etti. Ve bu tahminler doğru çıktı. Hal böyleyken Genelkurmay Başkanlığı, cuma gecesi kendi web sitesinden zehir zemberek bir açıklama yaptı. Yani mahkeme kararından dört gün önce… Ne mânası vardı böyle kritik bir tartışmanın parçası haline gelmenin? Üstelik e-muhtıra diye tarihe geçen bildiride Kutlu Doğum Haftası’ndan bile bahsediliyor ve halkı incitecek göndermeler yapılıyordu.

Bu millet için “asker millet” denir; doğrudur. Askerini sever, sayar, ona bambaşka bir yer ayırır ve o yeri kutsal görür. Ancak, bu kutsî kurumun siyasete karışmasını istemez. Onun taraf olduğu yerde -onca sevgi ve saygıya rağmen- karşı tarafa destek verir. Bu hep böyle oldu. Menderes’e, Demirel’e, Özal’a, Erdoğan’a verilen desteğin bir açılımında asker-sivil ilişkisinde bu kişilerin yaşadığı mağduriyetin önemi bulunuyor. 27 Nisan bildirisinde de benzer bir duruma şahit olduk. Vatandaş, askerin müdahalesine çok içerledi ve oy vermeyecekler bile AK Parti’ye yöneldi…

TSK ve 28 Şubat psikolojisi

Bilemiyorum; TSK’nın kurmayları 22 Temmuz seçimleri sonrasında herhangi bir özeleştiri yaptı mı? Uzmanları çağırıp durum değerlendirmesi yapılmıştır herhalde. Gerçi sorulan adam(lar) da önemli. Bu ülkede öyle bilim ve düşünce adamları (!) var ki askerle ilişkileri bozulmasın diye, yakınlık süregitsin diye, ters ama faydalı fikirler ortaya koymaktansa “hazır ol” vaziyetinde bekleyip sürekli teyit cümleleri kuruyor. Ezber bozan bir şey söylense hemen “askeri yıpratmak”tan bahsedip, dostça yapılan uyarıları ve gönülden söylenen sözleri bastırmayı kendine vazife sanıyor. Güya iyilik etmiş oluyorlar…

Çok açık ve acı gerçek şu ki 28 Şubat’tan bu yana ordumuz, iletişim ve algı yönetiminde yeterli ve doğru hamleleri yapamadı; hâlâ da yapamıyor. Toplum 28 Şubat krizini çoktan aştı mesela; lâkin TSK hâlâ o olağanüstü halin derin tesirinden çıkabilmiş değil. Yüreğim ezilerek, vicdanım sızlayarak yazıyorum bunları. 28 Şubat’ta halka arz edilen görüntü, orduyu dine karşı bir kutupmuş gibi gösterdi. O dönemin bazı sert erkânı da siyasetçileri de, bu havanın oluşmasında ciddi rol oynadı. Algı o ki; cami ile kışlanın arasına uçurumlar girdi ve her hadise bu mesafeyi büyüttü maalesef. İmam hatipler, Kur’an kursları, başörtüsü gibi konularda sarf edilen bazı sözler, bazı algıların oluşmasına neden oldu. Oysa Türk tarihi şahittir ki kışla ile cami arasında uçurum, bu milletin kültürel donanım ve tecrübesine aykırıdır. Mabedin kışlayı yönetmesi ya da kışlanın mabedi esir alması başka milletlerde görülse de bu milletin hafızasında her ikisinin de yeri ayrı, her ikisinin de kutsiyeti farklıdır…

Öyle dönemler oldu ki bu milletin asırlardan beri askere hitap şekli, emekli askerlerce târ û mar edildi. Neymiş; kışlaya peygamber ocağı denmezmiş, askere Mehmetçik demek hataymış vesaire. Maalesef yaşandı bunlar. Askerlik dünyanın her yerinde “kutsal bir meslektir”. Bizdeki tarihî hamur şehitlik, gazilik gibi mukaddes ve manevî makamları askerine yakıştırır. Yakın geçmişte bundan adeta rahatsızlık duyanlar oldu. Daha dün denecek kadar kısa bir süre önce eski bir 28 Şubatçı bir paşa İstiklal Marşı’nın mısralarını “İslamcı” buldu ve verip veriştirdi Akif’e. Acaba Genelkurmay, bu hezeyanların halk nezdinde nasıl anlaşıldığını düşündü mü?

Bütün bunlar yaşanırken Genelkurmay’ın kitle iletişim ve algı yönetişim meselesine kafa yorması gerekiyordu. Emekli bazı askerlerin (hatta bazen muvazzafların) ulusalcılıkla irtibatlı görünmesi ve ulusalcılığın da çetecilikle bağlarının ortaya çıkması yanlış algıları artırdı. Tabii ki her kurumda kötü insanlar bulunur.” Ancak algıdaki negatif örneklerin art arda gelmesi üzerine bir şeyler yapılabilirdi; yapılmadı. Sanki Genelkurmay’da halkla ilişkiler gibi bir birim yok. Varsa da bu tür mevzularla ilgilenmiyorlar galiba.

‘Kurmay zekâsı’ özeleştiri yapmalı

Meselenin bir de medyaya bakan kısmı var; bunu da dostça ve içtenlikle söylemek, tarihe küçük bir not şeklinde kaydetmek zorundayım: 28 Şubat’ın cinnet mevsiminde herkes (siyasetçiler, medya, iş dünyası vs.) pek çok hata yaptı ve hatalar yeni yanlışların sebebi oldu. Bu arada o günkü askerî erkân, medya arasında ayrımcılık yaparak, dünyada örneği olmayan ve ilgili kurumu da uluslararası zeminde ve hukuk kriterleri nezdinde zor durumda bırakabilecek akreditasyon uygulaması başlattı. Ve maalesef bu anlamsız uygulama devam ediyor. Bu muzaaf hatanın “kurmay zekası” tarafından hallaç edilip atılması, arkeolojik bir müzeye kaldırılması gerekiyordu; ancak olmadı, yapılmadı.

Açık söylüyorum; Türk ordusu son senelerde ne çektiyse bu akreditasyon uygulamasından çekti. Akredite yaptıklarından, beklediği vefayı buldu mu? Hayır! Akredite etmediği kurumlarda bir itibar kaybı mı yaşandı? Hayır! Öyleyse bu incitici davranış biçiminin kime faydası var? Genelkurmay bazı gazete ve televizyonları topyekûn vatansever sayıyorsa ve dahi diğerlerini de topyekûn güvenilmez addediyorsa bu, vahim bir değerlendirmedir. Meselenin hukukî boyutu bir yana; bir de doğru iletişime bakan bir tarafı bulunuyor. Bir kurum milyonlarca okur ve seyircisi olan kitlelere doğrudan mesaj vermekten kaçar mı? Nasıl olsa düzenlenen toplantılardan derlenen haberler başta Anadolu Ajansı olmak üzere herkese açık haber kanallarına düşüyor, nasıl olsa o toplantılara katılanlar kanal kanal dolaşıp ne konuşulduğunu naklediyor, sütun sütun yazılar yazılıyor. Hatta öyle “bilgilendirme toplantıları” yapıldı ki, canlı yayında milyonlarca insan toplantıyı izliyor; bazı medya mensupları buraya alınmıyor. Hazin bir durum; tam bir iletişim hatası!

Tekrar ediyorum; bütün bu yazdıklarımı içim sızlayarak kaydediyorum buraya. TSK yalnızlaşıyor; kendini yalnızlaştırıyor. İktidarla kavgalı görünüyordu bir ara. Şimdi muhalefetle kavgalı görünüyor. Dünya kamuoyu on yılda bir yapılan darbelerden dolayı zaten bazı konulara şüpheyle yaklaşıyor ve AB ile yürütülen ilişkiler yumağında bu mesele her platformda dile getiriliyor. Dinî konulardaki polemiklerde sık sık adların geçmesi bazı yanlış algılara; dolayısıyla da küskünlüklere neden oldu. Medyada iltifat ettikleri insanların bir kısmından büyük zarar gördüler. Kendi işini elinden geldiğince dürüst ve namusluca yapan bazı medya mensuplarına karşı takınılan tavır, iki bin yılı aşan bir geleneğe sahip ordumuzun normal yaklaşım biçimini yansıtmıyor. Eminim, kurmay birikimi ve donanımı bu hatalı taktiklerin nasıl yanlış algılara neden olduğunu görüyor. Artık 28 Şubat gibi çok zor bir dönemin yanlışlarını bugünkü heyetin devam ettirmesi düşünülemez. Keşke bir an önce doğru bir iletişim stratejisi üzerinde durulsa, modern bir yönetişimin gerekleri yerine getirilse ve lüzumsuz tartışmalar nedeniyle uğradığımız iç enerji kaybına bir son verilse…

10 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Olmazları konuşmak…

Olmazları konuşmak…
Ahmet Taşgetiren / Bugün
Makale tarihi:07.03.2008 22:31:45
“Bekara karı boşamak”, “Sırtında yumurta küfesi mi var?” gibi sözler, sorumluluk taşımayan insanların her şeyi söyleyebileceğini ifade için kullanılmıştır.Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt’ın son çizdiği imaj üzerine konuşurken bir dostum, “Askerler sorumlu makamlara yükseldikçe değişiyor mu? Ne dersiniz?” diye açtı sohbet konusunu. Sonra Org. Özkök’ü hatırlattı. Ben de “Yukarılarda ve sorumlu makamlarda işler “Genç subaylar” ın durduğu yerdeki gibi görünmüyordur” diye cevap verdim. Evet, iş böyledir.

Birçok insan, dört duvar arasında söylediklerini sokakta, meydanda veya ekranda söylediği zaman dilinin yandığını hayretle görmüştür. AK Parti’nin önde gelen bir simasının, bir özel sohbette, “Biz dışarıda savunamayacağımız bir düşünceyi dört duvar arasında da söylememe noktasında ilke kararı aldık” dediğini hatırlıyorum. Çünkü o camia, çok zaman “olabilirlik” ihtimalini hiç değerlendirmeden yapılan işlerin bedellerini ödeyerek geliyor.

Radikal örgütler, genelde, “olabilirlik” ihtimalini gözetmeden yola çıkanlardan oluşur, en uç şeyleri seslendirir, bağlılarını o inançla yükler, motive eder ve sonunda genellikle duvara toslar. Büyük kayıplar ve acılar yaşar. Bazen dört duvar arasında kurulan ve çok büyük hedefler koyan örgütler, hayatın gerçekliği ile buluştuğunda törpülenir, ayakları yere basar ve hedeflerini sınırlama gereği duyarlar. Böyle durumlarda da o yapılar içinde “revizyonizm” tartışması başlar.

Çünkü reel şartların dayattığı yöntem farklılaşması, bir kesim tarafından ilke farklılaşması gibi algılanır ve suçlamalar gelir. Şimdi buradan, “Kürt meselesi” ne gelmek istiyorum. Liderliğin samimiyeti veya samimiyetsizliği bir yana… O ayrı bir hadise… Ama ortada, bir ideale tutunmaları sağlanarak dağa çıkarılmış bir dünya insan gerçeği var. Ne olacak? -Vuruşacaklar, Türkiye’yi yenecekler ve silah zoruyla kendi devletlerini kuracaklar! Umut bu. Bir, iki beş…

Epey insan bu umutla çıkarılabiliyor dağlara… Silah bulunabiliyor. Para bulunabiliyor. Yer yer yataklık eden ülke bulunabiliyor. Dünyanın koca koca devletlerinin asker-sivil temsilcileri, istihbarat elemanları gelip gidiyor, akıl veriyor. -Dayanın, başaracaksınız! bile diyenler var. Tüm bunlar, dağ kadrosu içinde müthiş bir heyecan deveranına yol açıyor. -Hedef elinin ucunda gibi görünüyor. Silkele, düşecekler!

Ama ne oluyor? Türkiye, kendi varlığını ortaya koyarak bir diplomatik manevra yapıyor ve “Dağ” da, “Ova” da sukut- u hayale uğruyor. O uluslararası göz kırpmalara umut bağlayanlar “Kürtler bir kere daha ihanete uğradı” sızlanmalarına kapılıyor. Hoş, hâlâ ayakları suya ermeyenlerin sayısı az değil. Dağ’da, Ova’da… Hatta Meclis’te… Uç sevdalarda uçuyorlar. Ben diyorum ki “Bu uç sevdalar ancak ve ancak dağdakilere daha çok ölüm getirir, ayağınız yere bassın ve olabilirlikler noktasında yanlış hesaplar yapmayın! Bedeli sizin bir şey yapabileceğinize inanan saf köylü çocukları ödüyor!”

Bakın, Sovyetler çöktü, orada güya eşitlik vardı, Sovyet halkının büyük çoğunluğu ekonomik sıkıntı içindeydi, liderler de öyle yaşıyor sanılıyordu ama şimdi dünya dolar milyarderlerinin başında Rusya’nın milyarderleri geliyor. Nasıl oluyor bu? Nasıl olmuş demek lazım. Çünkü halk eşitlik sevdaları ile oyalanırken birileri yükünü tutmuş. Bu iş böyle… En zor durumda bile “Kurtarılacaklar” kurtarılıyor. Olan “Kürt Memed” e oluyor! Yani dağın garibanlarına… Sorumluluk duygusundan kopmamış Kürt aydınlarına seslenmek istiyorum: Önce asla olamayacakları ayıklamak lazım. Onları asla Türkiye’nin gündemine getirmemek lazım. Türkiye’yi, boşuna yormamak lazım. “Amerika’dan, Avrupa’dan destek alırım, Türkiye’nin bileğini bükerim” gibi hesaplar içine girmemek lazım.

Benim de, yani Kürt olmayan bir başka insanın da destek vereceği bir ajanda oluşturmak lazım. Başka alanları kanatmayan bir çerçeve çizmek lazım. Bir ülke, işin hayat-memat meselesi haline geldiğini hissederse hiçbir şeyi görmez hale gelir. Oralara vardırmamak lazım. Sonunda toprak kalmış ama insanlar birbirini yok etmiş… Böyle bir kabusa zemin hazırlamamak lazım. Her şey olsun ama sonunda kardeşlik baki kalsın! Bana göre, en temel ilke bu olmalı…

 

10 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Askeri kışkırtanlar bugün öfkeli

Askeri kışkırtanlar bugün öfkeli
Hüseyin GÜLERCE / ZAMAN
Makale tarihi:07.03.2008 05:15:47
Kalem erbabında sağlam karakter olmalıdır. İlke olmalıdır. Dün AK Parti’ye oy verdiği için halka “bidon kafalılar”, “göbeğini kaşıyan adam” diye hakaret edenler ve silahlı kuvvetleri, “Cumhuriyetin ilkelerine sahip çıkmak” için demokrasiye müdahale etmeye çağıranlar, kışkırtanlar bugün perişan haldeler.Asker, yaptığı harekâtı, planladığı şekilde gerçekleştirdiği çekilmeyi savunuyor diye öfke saçıyorlar, hakaret ediyorlar. Neymiş; AK Parti’yi savunmak askere mi düşmüş?

Belli ki sancılı bir dönemden geçiyoruz. Ama demokratikleşme böyle olacak. Demokratikleşme, samimiyetsizleri, medyadaki cürufları da kenara sürükleyecek. Türkiye’de statükoyu savunanların, halkın reyini küçümseyenlerin, birtakım korkularla konumlarını kaybetmek istemeyenlerin tek bir arzusu var: Asker ve AK Parti karşı karşıya gelmeli, çatışmalıdır… Türkiye’nin her bölgesinden, hem de her iki kişiden birinin oyunu alan bir parti, ülkenin geleceği, birliği ve iç barışı için bir şans ise, iktidar ile askerin kavgalı olması, karşı karşıya gelmesi kimin işine yarar? Bazı çevrelerdeki ruh halini ve o çevrelerin askere olan samimiyetsiz bakışını belgelendirmek için şu satırları ibretle not edelim:

“Üçüncüsü; Genelkurmay Başkanı… Harekâtı çok güzel anlatıyor. Uzaktan anlattığı az gelince, bu sefer medyayı çağırıp yakından anlatıyor. Ne yapacaksınız? Bizler Türk Ordusu’nun gücünü, yiğitliğini, kahramanlığını zaten biliriz paşam. Sorun o değil. Sorun; ordu, 27 yiğidini vererek kendi görevini yeterince yapmışken, siyasi sorumluluğu da üzerine alıp, AKP iktidarını kurtarmak zorunda mıdır?..

“Son olaylar-tartışmalar bize bir şey öğretti: Fazla kimsemiz yok. Laik Cumhuriyet’i savunmak, ona sahip çıkmak, onu beklemek hiç kimseye bırakılamaz. Ama sorun çıktı… Atatürk cumhuriyetini yıkıp yerine dinci rejim kurmak isteyenler dört bir yanı sardılar. Tepeden tırnağa ele geçirdiler Türkiye’yi. İşte bu noktada kendimizden başka kimseye güvenemeyeceğimizi öğrendik, canımız sıkıla sıkıla, içimiz yana yana. Olsun… Zaten demokrasi sivillerin işi değil midir?” (Bekir Coşkun, Hürriyet)

“İç tehdit sıralaması artık şöyle… Birinci, CHP. İkinci, MHP. Üçüncü, PKK. İlk ikisinin devlete verdiği zarar, öbüründen daha fazlaymış çünkü!” (Yılmaz Özdil, Hürriyet)

“Bu halk sizi çok sevmişti Sayın Büyükanıt… Ülkenin bölünmez bütünlüğünü ve cumhuriyetin niteliklerini korumak ve kollamak olan görevinizi lâyıkıyla yapacağınıza inanmıştı… Eğer şahsınıza duyulan bu güvende şimdi bir zayıflama varsa, bunun sorumlusu bizzat sizsiniz! Hiçbir siyasetçiyi korumak ya da aklamak değil sizin göreviniz; bizim için “güvence” olmaya devam etmek! “Ben artık güvence olmak istemiyorum” diyorsanız… İşte… O zaman gerçekten çıkarın o üniformayı! Haklısınız… Bunu yapmanız gereken zaman, gelmiş de geçmiş bile!” (Mustafa Mutlu, Vatan) “Kuzey Irak’tan kendi kararımızla mı geri çekildik, ABD baskısıyla mı?.. İşte size yıllarca sürebilecek bir merak… Bush zılgıtı çekince hükümet böyle bir karar vermiş olmasın… Genelkurmay nedense kendisini öne attı. Asker neden hükümetin sorumluluğunu üstlenmek ister gibi hep ön planda?” (Melih Aşık, Milliyet) “Ama Paşam, hükümeti, iktidara geldiği günden beri, hesabını veremeyeceği en ağır badireden kurtardığınızı da mı görmüyorsunuz? Değerli paşam; keşke halkın içine girip de ne konuşulduğunu bir duysanız. Kimileri diyor ki “İktidar Paşa’yı Ergenekon çetesi ile ilişkilendirecekti. Paşa da bundan çekindi.” Bunun doğru olması tabii ki mümkün değil. Kimileri de “Paşa’nın görev süresi uzatılacak” diyor. Bunları hiç hak etmiyorsunuz sevgili komutanım.” (Can Ataklı, Vatan)

İşte medyada, dünün asker tahrikçilerinin ve sırnaşıklarının “manzara-ı umumiye”si budur…

10 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Valla ben de çok güldüm…

Valla ben de çok güldüm…
Ahmet KEKEÇ / Star
Makale tarihi:10.03.2008 08:53:37
Kaptan, daha doğrusu kendisini ‘amiral gemisinin kaptanı’ olarak pazarlayan arkadaş, Sinan Çetin’in gönderdiği altı buçuk dakikalık filme çok gülmüş. (Yazısının başlığı, ‘Çok güldüm ama…’)

Filmde, ‘Halkın müzik zevkini zorla değiştirmeye çalışanlar komik duruma düşerler’ tezi işleniyormuş.

Kaptan, filmi de özetliyor.

Gerçekten de öyle…

Halkın müzik zevkini zorla değiştirmeye çalışanlar, sadece komik duruma düşmüyorlar, muhtemelen etkisi on yıllarca sürecek bir ‘dumur’a da uğruyorlar.

Düşünebiliyor musunuz?

Kendisinden, elindeki sazı bırakması istenen köylü, karşısında Jandarmayı görünce Mozart’ın (içinde ‘doğu’ya ait tınılar da bulunan) Mozart’ın 40. Senfoni’sini çalmaya başlıyor, sonra muhterem Süleyman Demirel’i de yerinden hoplatan Beethoven’in Dokuzuncu Senfoni’sine geçiyor.

Komik mi?

Komik belki ama, aynı zamanda basit.

Daha sofistike bir ‘öykü’ bulabilir miydi Sinan Çetin?

Düşünseydi bulurdu.

Gelgelelim Kaptan, güldüğü, çok çok güldüğü, gülmekten neredeyse yerlerde debelendiği filmin içindeki mesajdan hiç hoşlanmamış.

Muhtemelen bir ‘Cumhuriyet düşmanı’ olan Sinan Çetin, (her zaman olduğu gibi sinematografik dehasını ortaya koysa da) küçük bir ‘GAG’ uğruna, ‘Koskoca Cumhuriyet projesi’ni bir kalemde harcamış.

Kaptan’ı okuyunca, beni de bir merak sardı.

Neymiş müzik alanındaki ‘Koskoca Cumhuriyet projesi?’

Konservatuarların alaturka bölümünün kapatılması…

Klasik Türk Müziği’nin yasaklanması…

Şehir hoparlörlerinden Klasik Batı Müziği yayınlanması…

Gariban köy çocuklarına mandolinle Mozart ve ‘menuetto’ çaldırılması, Fransız ‘musette’ havalarının dayatılması mı?

Bu mudur?

Devletimizin seçkinleri, düne kadar, tek sesli müziği ‘yoz’, basit, tahammül ötesi bulurdu. Çağdaşlaşmanın mikyası çok sesli batı müziği dinlemekti onlara göre.

Çağdaş Türkiye, bu ‘ses’i özümsemiş ve içselleştirmiş, hayata geçirmiş Türkiye’ydi, estekti köstekti…

Müzikte çok sesliliği savunanlar, sıra ‘toplumdaki çok sesliliğe’ gelince kıvırıp Cumhuriyet’in ‘tektipleştirici çağdaşlaşma modeli’ni benimseyiveriyorlar ya, orası ayrı…

Neyse, Kaptan, Sinan Çetin’in kısacık ‘GAG’ına çok gülmüş.

Ben de kendisine gülüyorum.

Mesela, ‘Son zamanlarda Türkiye’nin dört bir yanında belediyelerle ilgili çok ağır rüşvet iddiaları kulağımıza gelmeye başladı. Dikkatler bir de iki bakanlık üzerinde yoğunlaşmış durumda. Önümüzdeki dönem çok sayıda yolsuzluk dosyası açılırsa kimse şaşırmasın’ diyor.

Komik, değil mi?

Hayır, ‘Bakanlıklarda ve belediyelerde yolsuzluk yapılmıyor’ demiyorum.

Beni güldüren, Kaptan’ın zamanlaması ve ‘aba altında sopa gösterme’ gayreti oldu.

Sanki şunu demek istiyor: ‘Ey Başbakan… Bilmem neredeki arazilerimizin imara açılması ve vergi borçlarımızın ötelenmesi dahil, istediklerimizi vermezseniz, biz de dedikodu ve duyum olarak kulağımıza gelen bazı yolsuzluk dosyalarını açarız.’

Dedikodular, yolsuzluk ve rüşvetin işaret fişeğiymiş… Önce o işaretler gelirmiş, sonra ortaya somut deliller düşmeye başlarmış. Şu günlerde işaret fişekleri, düğünlerdeki havai fişekleri bile geçmiş durumdaymış ve gerisini hep birlikte seyredecekmişiz…

Görüyorsunuz değil mi?

Biricik görevi ‘haber vermek’ olan bağımsız gazetecinin, patronunun çıkarları söz konusu olunca işi nasıl tehdide döktüğünü görüyorsunuz, değil mi?

Kürşat Bumin, ‘Ben bu medyaya şerefli diyemem’ demişti de, etmediklerini bırakmamışlardı adamcağıza.

Ne yapalım, biz de gülüyoruz işte…

10 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Sıra sana da gelir

Sıra sana da gelir
Hayrettin Karaman / Yeni Şafak
Makale tarihi:07.03.2008 05:11:51
Askerin siyasete karışmasına karşı olmadıkça demokrat da olamazsınız. Ama siyasete karışmayı ikiye ayırır, iktidarın aleyhine olursa tasvip eder, en azından ses çıkarmazsanız, kendi aleyhinize olunca cayırtıyı koparırsanız “size samimi demokrat” denemez.

Bu ülkede iktidarın muhalifleri ile bunların içinden İslam’ın da muhalifleri bakın neler yaptılar:

Halkın oyuyla iktidara gelemeyince askeri tahrik ettiler, darbeye zemin hazırladılar, sonunda demokrasiyi yıkıp sözüm ona –geçici bir süre için ve antidemokratik yöntem ve payanda ile- iktidara geldiler. Bol keseden attıkları vaatlerini yerine getiremediler, zaten halktan kopmuş, onun değerlerine yabancılaşmış idiler, ilk seçimde hadleri bildirildi, müzmin muhalefet vazifelerine geri döndüler.

Halkın büyük çoğunluğunun serbest olmasını istediği başörtüsüne karşı çıktılar, bunu demokrasi yoluyla elde edemeyince yine askeri yardıma çağırdılar, bu konuda tarafsız olamayan yargıyı imdada çağırdılar, Atatürk’ü, bayrağı ve laikliği istismar ettiler, bindirilmiş kıtaları meydanlara topladılar…

Halkın seçtiği, demokrasi tarihimizin en iyi temsil oranını elde etmiş bulunan son meclis sayın Gül’ü cumhurbaşkanı seçmek istedi. Demokrasinin tabii sonucu olan bu iradeye karşı çıktılar, yine askeri, hazır kıtaları, yargıyı… devreye soktular. Halk ağızlarının payını verdi ve sonunda milli iradenin dediği oldu.

Demokrasi işlerine gelmeyince onun üstünü “antidemokratik siyah şal ile örten” bu kesimlerin sabıkaları saymakla bitmez.

Ama ne oldu?

Kimsenin beklemediği bir şey oldu; asker bu defa kendini muhalefete karşı savundu, yapılan eleştirilerin dozunun kaçtığını, haksız olduğunu, askerin terörle mücadele azmine hainlerden daha fazla zarar verdiğini… ifade etti.

Askerin bu davranışına ilke olarak (askerin siyasete karışmaması, siyasilere baskı yapmaması, siyaseti seçilenlerin ve demokratik aktörlerin yapması ilkesi) karşı çıkılabilir ve çıkılmalıdır. Ama madalyonun bir de öteki yüzü var:

1. Muhalefet haddi aşmış, iktidarı yıpratmak adına doğru ve uygun olandan sapmıştır.

2. Eleştiri adına söylenen sözlerin bir kısmı gerçekten mücadele azmine zarar verebilecek sözlerdir.

3. Asker açıklamasında muhalefete “hain”dememiştir; “söylenenlerin hainlerin yaptıkları kadar zararlı olduğu” ifade edilmiştir. Bu ikisi aynı olmadığı halde askeri sözle dövmek isteyenler “hain dedi” diyerek hileye başvurmuşlardır.

Sonuç:

Tutarlı olalım, bir davranış hukuka ve demokrasiye aykırı ise “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeyelim; çünkü sıra bir gün hepimize gelebilir.

10 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Öykü 80 yıllıktır (*)

Öykü 80 yıllıktır (*)
Ali BAYRAMOĞLU / Yeni Şafak
Makale tarihi:07.03.2008 22:23:39
Dört alıntıyla başlayalım.

“Erkân-ı Harbiye Reisi olan zatın vazifei asliyesi yalnız vaziyatı askeriyeyi tetkik değil, tefekkürle iştigal etmesidir…” (Genelkurmay Başkanı olan kişinin asıl görevi yalnız askerî durumu incelemek değil, aynı zamanda düşünce üretmektir…) Mustafa Kemal.

“Teşkilâtı askeriye vatanımızı esbabı müdafaası ve muhtelif cephelerde icra edilecek (askerî işler kadar), siyaseti dahiliye ve hariciye ile (de) yakınen alakadar bulunuyor. Ve mesailde Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi’nin mütaleası bulunmak ve diğer haizi mesuliyet olan zevatın noktai nazarlarına yakınen vakıf olmak için onlarla bir arada çalışmak ve bir mesele hakkında Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi’nin rey ve mütaleası olan zevat gibi İcra Vekilleri meyanında olması teklif edilmiştir…” Mustafa Kemal.

“Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti’nin vazifesi ordunun teşkilini, tensikini fenni olarak düşünmek ve memleketin esbabı müdafaasını nazarı dikkate almak ve bunlarla iştigal etmek. Harbiye Nezareti (Millî Müdafaa Vekaleti) umur ile kendi vezaifi arasında büyük fark vardır. Harbiye Nezareti, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti’nin tensip ettiği yahud onun planına göre teşkil ve tensik ettiği bir orduyu iaşe eder, ilbas eder ve saire. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi nasıl harb edecek, vatanı nasıl müdafaa edecek, nasıl hazırlanmak lazım geldiğini düşünür…” Mustafa Kemal.

“Askerî mesuliyet, yalnız mesul değil, aledderecat mesul kimselerde olmalıdır…” (Askerî sorumluluk tek sorumluluk değil, derecelendirilmiş sorumluluk olmalıdır.) Hüseyin Avni.

Bu dört alıntı yüzlercesi içinden belki de en anlamları olanlarıdır.

Ne diyor bu alıntılar? Şöyle özetlenebilir:

1. Silâhlı Kuvvetler sadece askerî işlerle değil, iç ve dış siyasetle doğrudan ilgili olması gereken, dolayısıyla siyasî karar verilme ve alınma safhasında ve yapılarında bulunması gereken bir kurumdur.

2. Silâhlı Kuvvetlerin karargâhını oluşturan Genelkurmay Başkanlığı millî savunma ve millî güvenlik konularında ve kendisini ilgili hissettiği iç ve dış siyasî konularda tek karar verici mercidir. Millî Savunma Bakanlığı ise ona bağlı çalışan lojistik işler, askerî alımlarla ilgili bir birimdir.

3. Türkiye’de askerî otorite gerek kendi iç örgütlenmesi gerek diğer savunma kuruluşlarıyla ilişkisi gerekse aldığı veya katıldığı diğer politik kararlar açısından yetkileri dereceli olarak dağıtmayan, tersine tek makamda, hattâ tek kişide toplayan bir yapıdadır.

Bu üç unsurun altını çizen yukarıdaki alıntıların işaret ettiği model, tarihlerinin de gösterdiği gibi Kurtuluş Savaşı sırasında ortaya çıkmıştır ve savaşla yakından ilgili bir modeldir.

Aslında tam olarak bir “savaş yönetim modeli”dir.

Nitekim Genelkurmay Başkanlığı’nın bir bakanlık olarak tasarlanması savaşın doğrudan bir sonucudur. Ayrıca, o dönem ordunun vergi toplamadan askere almaya ve iç isyanları bastırmaya kadar oynadığı etkin ve kaçınılmaz rol, Kurtuluş Savaşı koşullarının dış politika, iç politika ve cephe operasyonlarını ayrılmaz bir bütün haline getirmesi, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik döneminde Mustafa Kemal’in Başkomutanlık çerçevesinde Millî Savunma ve Genelkurmay bakanlarını kendi karargâhı kılması gibi döneme ilişkin doğal nedenlerinden söz edilebilir.

Ancak sorun odur ki, bu model 1920-1923 arası uygulamalarda sınırlı kalmamış, ileri tarihlere taşınmış, dahası bugüne kadar uzamıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında I. TBMM’de güç ilişkileri çerçevesinde oluşturulan, dönemin yönetim anlayışını, yani devlet-siyaset, asker-siyaset ilişkilerini kuşatan savaş modeli, savaş sonrasında da korunmuştur. Modelin ana eksenleri 80 yıl boyunca sistematik geliştirilip, kurumlaştırılmıştır.

Fikrî olarak; “savaş”, “tehlike”, “topluma ve siyasete duyulan güvensizlik” üzerine oturan, değişimin ana merkezi olarak devleti gören, devlet iktidarının kontrolünü tek siyasî amaç haline getiren, böyle yaptıkça devletçiliği mutlaklaştıran bu model, olağan ya da olağanüstü her yeni dönemde yeni gerekçelerle pekiştirilecek, meşrûlaştırılacak ve yeni unsurlarla yasallaştırılacaktır

Öykü 80 yıllıktır…

10 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Dünya Kadınlar Günü kutlu olmasın!

Dünya Kadınlar Günü kutlu olmasın!
HASAN KARAKAYA / vakit
Makale tarihi:08.03.2008 23:56:59
Birçok “gün” ve “yıl” Batı’dan ithal olduğu gibi, “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” de, Batı’dan ithal… Tıpkı “Sevgililer Günü” gibi, tıpkı “Anneler Günü” veya “Babalar Günü” gibi!.. Düşünebiliyor musunuz; tarihimizde veya sevgi dünyamızda “Leyla ile Mecnun” veya “Ferhat ile Şirin” ya da “Kerem ile Aslı” gibi “aşk sembolü” kahramanlarımız var ama biz tutuyoruz, “Papaz Valentin” adlı bir “Hıristiyan rahibi”nin doğum veya ölüm yıldönümünü “Sevgililer Günü” olarak kutluyoruz…
Aynı şekilde; “anne”lerin veya “baba”ların sokağa atıldığı Batı’dan ithal ettiğimiz “Anneler Günü” veya “Babalar Günü”nü kutluyoruz… Oysa, Batı’nın “insanî” olarak, Türkiye’ye verebileceği hiçbir şey yok!..
Ne demişler, “kel”in ilacı olsa kendi başına sürer!..
Batı da böyle… “İnsanlık” olsa, önce kendine kullanır…
Ama, şundan şüphe yok: Batı, bu “gün” ve “yıl”ları bir “tüketim nesnesi” olarak kullanıyor…
Sadece “gün” ve “yıl”ları değil, “kadın”ı da “tüketim ekonomisinin nesnesi” olarak görüyor!
KADIN, CİNSEL SöMüRü ARACI!
İşte, “araştırma”ların ortaya koyduğu sonuçlar:
Uluslararası Göç örgütü verilerine göre, her yıl 700 bin ile 2 milyon arasında kişinin, insan ticareti amacıyla uluslararası sınırlardan geçirildiğini söyleyen Doç.Dr. Cevdet Yılmaz, devam ediyor:
“Tahminlere göre, zorla çalıştırılmaya maruz bırakılan 12,3 milyon kişinin 2,5 milyonunu insan ticareti mağdurları oluşturmakta ve bu kişilerin yüzde 43′ü cinsel sömürü amaçlı kullanılmaktadır. Dünyada insan ticaretinden elde edilen gelir 32 milyar dolar olarak hesaplanmaktadır. Bunun 28 milyar doları da cinsel sömürü ve fuhuştan elde edilmektedir. Bu rakam insan tacirlerinin ticaretini yaptıkları tek bir kişi üzerinden aylık 1100 dolar kazandıklarını göstermektedir.”
Bu rakamların en çarpıcı olanı şu:
“Fuhuş sektörü”nde kullanılmak üzere, ülkeden ülkeye götürülen “her 3 kadından biri anne”ymiş, iyi mi?!?..
ŞİDDETE UĞRAYAN KADINLAR
“Dünyada” ve “Türkiye’de” kadınlarla ilgili çok daha çarpıcı rakamlar var.
İşte onlardan birkaçı:
- “Türkiye’de her 4 kadından biri, dünyada ise her 5 kadından biri şiddete maruz kalıyor.”
- “Kadınların yüzde 75′i eşinden şiddet görüyor.”
- “Cinayete kurban giden kadınların yüzde 40-70′i partneri tarafından öldürülüyor.”
- “Her üç kadından en az biri, en az bir kere dayak yemekte, zorla seks yapmaya zorlanmakta ya da tacize uğramakta.”
Evet, rakamlar böyle… Ancak, bu rakamların “ne kadar sağlıklı” olduğu tartışılır… çünkü efendim; “8 Mart” dolayısıyla “demeç verme kuyruğu”na giren uzmanlar “Türkiye’de her 4 kadından biri”nin şiddet gördüğünü beyan ederken, mesela Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, hangi araştırmaya dayanıyorsa, “her 3 kadından biri”nin şiddete uğradığını iddia etmektedir!..
Rakamların acaba “hangisi” doğrudur?..
Bu konuda “araştırma” yapan “uzman”ların rakamları mı, yoksa “üzerine vazife olmayan” konularda açıklama yapan Yargıtay Başkanı’nın rakamları mı?..
öyle ya;
“Dörtte bir” ile “üçte bir” arasında dağlar kadar fark var!
HAREKâTTA TU KAKA, KUTLAMADA BAŞTACI!
Ama, benim üzerinde durmak istediğim asıl mesele bu değil… Ben, “8 Mart” üzerinde durmak istiyorum…
Sahi, “Dünya Kadınlar Günü” olarak 8 Mart’ı kabul etmeye ve kutlamaya mecbur muyuz?..
Evet, mecbur muyuz “ABD’nin kuyruğu”na takılmaya?..
Şu işe bakın;
“Sınırötesi harekâta müdahale etti ve operasyonun erken bitmesine yol açtı” diye ABD’ye köpürüyor ve ağzımıza geleni söylüyoruz ama, “Dünya Kadınlar Günü”nün kutlanmasına gelince “ABD’nin kuyruğu”na takılmakta hiçbir sakınca görmüyoruz!..
Tıpkı, “Sevgililer Günü”nü kutlarken de, “Papaz Valentin”in şahsında “Hıristiyan Batı’nın kuyruğu”na yapıştığımız gibi!..
Herhalde biliyor olmalısınız;
“Kadınların, erkeklerle eşit haklara sahip olmak” yolunda verdiği “savaş”ın temsili başlangıcı, 8 Mart 1857 yılında ABD’nin New York kentinde başladı.
Konfeksiyon ve tekstil fabrikalarında çalışan “40 bin işçi”nin “insanlık dışı çalışma şartları”na ve “düşük ücret”e karşı başlattığı grev, polisin saldırısıyla “kanlı” bitti.
Saldırı sırasında çıkan yangında çoğu kadın, 129 işçi can verdi.
İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.
Danimarka’nın Kopenhag kentinde 1910 yılında toplanan “2. Enternasyonal”e bağlı kadınlar toplantısında, Almanya Sosyal Demokrat Parti önderlerinden Clara Zetkin, bu yangında hayatını kaybeden 129 kadın işçi anısına 8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmasını teklif etti.
Kadınlar Günü teklifi, oybirliği ile kabul edildi.
1975 yılında Dünya Kadınlar Yılı’nı ilan eden Birleşmiş Milletler, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın tüm kadınlar için “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmasını kararlaştırdı.
Ne garip değil mi?..
Hemen her fırsatta meydanlara çıkan, mitingler düzenleyen ve kürsülerde “Türkiye laiktir, laik kalacak” diye bağıran “çağdaş(!) Cumhuriyet Kadınları” bugün; 8 Mart’ı, yani “ABD merkezli” bir günü kutlayacak!..
Ehh, ne diyelim;
“Ne mutlu Türküm diyene!”
“Harekâtı kısa kestirmesi” yüzünden ABD’ye küfret ama, “ABD merkezli Kadınlar Günü”nü kutla!..
“Bu ne perhiz, bu ne turşu?..”
“Tutarlılık” bunun neresinde?..
NİYE 1843 DEĞİL DE 1857?
Oysa bizler, “Cennet, anaların ayakları altındadır” diyen ve “kız çocuklarının diri diri mezara gömülmesini meneden” bir dinin mensuplarıyız… Bizim, öyle bir “Peygamber”imiz var ki; bize “kadınların haklarını gözetmemizi”, çünkü onların bize “Allah’ın emaneti” olduğunu bildirir…
“Dindar” bir erkek buna inanır ve “Allah’ın emaneti”ne en güzel şekliyle muamele eder… “Dindar” olmayan, “dini içselleştiremeyen” veya “dinin emirleri ile donanmayan” insanlar ise, işte onlar “kadına şiddet uygulayanlar”dır!..
Bu, böyledir de; “dindar olmayanlar” için de, 8 Mart bir “ölçü” değildir!..
çünkü, bu ülkede 8 Mart 1857′den tam 14 yıl önce “kutlanması gereken bir olay” cereyan etmiştir!..
Evet, “1843 yılı”nda!..
Eğer, 8 Mart; “kadınlarla erkeklerin eşit haklara sahip olma savaşı”nın bir sembolü ise, bu hakka sahip olmanın başlangıcı Amerika’daki “1857″ değil, Osmanlı’daki “1843″tür!..
Zira;
Türk kadını, tarihte ilk defa 1843 yılında Tıbbiye Mektebi bünyesinde aldıkları “ebelik eğitimi” ile “sosyal hayat”ta yerlerini almaya başlamıştır!..
1847′de yayımlanan İrade-i Seniye ile Türk kadınlarına erkek çocuklarla eşit miras hakkı tanınırken, 1858′de yayımlanan Arazi Kanunnamesi ile de miras yoluyla mülkiyet hakkını elde etmiştir…
Yine 1858 yılında Kız Rüştiyeleri açılırken, kızların eğitimine yasal zorunluluk getiren Maarif-i Umumiye Nizamnamesi de 1869 yılında yayımlanmıştır!..
Görüyorsunuz ya;
Amerikalı kadın, “insanlık dışı şartlarda çalışmaya” zorlanırken, Türk kadını, onlardan 14 yıl önce “ebelik eğitimi”ne başlamış!..
O halde; niye 1857′deki olayı kutluyoruz da, 1843′ü esas almıyoruz?..
Ne yani; “kutlama” yapmak için; o günün illâ da “Batı’dan ithal” olması mı gerekir?..
Bu, “aşağılık kompleksi”nin bir göstergesi değil midir?
çAĞDAŞ CAHİLİYE LAİKLERİ!
Sadece “aşağılık kompleksi” de değil, ortada bir “yaman çelişki” var!..
“Kadınlar Günü”ne gelince; ABD’nin ve Batı’nın kuyruğuna takılıp kutluyoruz da; aynı ABD ve Batı’nın üniversitelerinde uygulanan “kıyafet özgürlüğü”nü görmek, her nedense işimize gelmiyor!..
Yani, “işimize, keyfimize gelen bir şey” olunca balıklama atlıyoruz da, “başörtüsüne serbestlik” gibi, işimize gelmeyen bir konuda, yorgunu yokuşa sürüyoruz!..
8 Mart, madem ki; “kadınlarla erkeklerin eşit haklara kavuşma kavgası”nın sembolüdür, o halde; “kadınların önüne, yine kadınlar tarafından konulan bu yasak” ne?..
Ne yani;
“Başı açık” olanlar “kadın”dır da, “başörtülü” olanlar kadın değil midir?..
Bu soruya cevap vermeden önce, buyrun Hindistan’a doğru uzanalım ve “kadın”la ilgili ilginç bir haber verelim…
Aşağıdaki haber, 4 Mart 2008 tarihinde saat 14.12′de Anadolu Ajansı’ndan geçmiştir:
“Hindistan hükümetinin, ülkede kız bebeklerin kürtajla aldırılmaması veya öldürülmemesi için aileleri teşvik etmek amacıyla milyonlarca dolar harcayacağı bildirildi.
Kadın ve çocuk Gelişimi Bakanı Renuka Chowdhury, yetkililerin 100 bin kız bebek için gelecek yıl 2.5 milyon dolar harcaması gerekeceğini belirtti.
Chowdhury, amaçlarının aileleri kız çocuklarına daha iyi davranması, onları yük olarak görmemesi ve eğitimlerini sağlaması yönünde teşvik etmek olduğunu açıkladı.
BM Nüfus Fonu’nun 2005 sonunda yayımladığı son raporunda, milyonlarca kız ceninin kürtajla alınmasının Hindistan’da nüfus oranlarında dengesizliğe yol açtığına dikkat çekildi.
İngiliz The Lancet dergisi önceki yıl, Hindistan’ın son 20 yılda muhtemelen 10 milyon kızı kaybettiğini açıklamıştı.”
Lütfen dikkat… Şu “çağdaş(!) dünya”da, Hindistan gibi bir ülke, “Cahiliye Arapları”nın yaptığını yapıyor!..
İslâm’dan önceki “Cahiliye Arapları”nın, “kız çocuklarını diri diri mezara gömdüklerini” biliyorsunuz…
İslâm’ın, bu geleneğe son verdiğini de biliyorsunuz…
Ama, 1400 küsur yıl sonra bugün aynı geleneği Hindistan sürdürüyor…
Peki, Türkiye’nin sergilediği “istikbal cinayeti”nin, Hindistan’ın uyguladığı “kürtaj cinayeti”nden bir farkı var mı?..
Hindistan, kız ceninleri “ana rahminden koparıyor”, Türkiye ise kız çocuklarını “okul”larından koparmakla, aynı cinayeti işliyor!..
İlginç olan şu ki;
“Başları örtülü” kız çocuklarının “istikbal”lerinin öldürüldüğü, “hunhar bir cinayet”in işlendiği Türkiye’de, hâlâ “Kadınlar Günü” kutlanıyor!..
Gelin, görün ki;
Yukarıdan beri saydığım sebep ve gerekçelerle, böyle bir günün varlığını asla kabul etmiyor ve hiçbir kadının 8 Mart’ını kutlamıyorum!..
çünkü kadın, bana göre “bir günün” değil, “her günün” süsüdür!..
——–
Atatürkçü değil, azgın laikçi!
Bugün “Kadınlar Günü” ya; biliyorum, birçokları “demeç ishali”ne yakalanıp; günün mânâ ve ehemmiyetini beyan eden laflar fışkırtacaklar!.. Meselâ, bazıları diyecek ki;
“29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı Türk kadınları için dönüm noktası oldu… Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kadınların kamusal alana girmesini sağlayan yasal ve yapısal reformlar hızlandı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 3 Mart 1924’te çıkarılmasıyla kızlar da erkeklerle eşit haklarla eğitim görmeye başladı.”
Doğru mu?.. Doğru… Bu hakları, Atatürk verdi… Peki, 2008 yılının “Atatürk Türkiye’si”nde, kadınların hepsi “kamusal alan”a girebiliyor mu?.. Hayır, “tesettürlü kızlar” giremiyor!..
Peki, Atatürk mü istedi bunu?.. Atatürk, “Başörtülüler üniversitelere giremez” mi dedi?.. Hayır, yok böyle bir şey!..
Tam aksine, Atatürk dedi ki;
“Dinimizin tavsiye ettiği tesettür, hem hayata hem de fazilete uygundur. Eğer kadınlarımız şer’in tavsiye ettiği ve dinin emrettiği kıyafetle, faziletin icap ettirdiği tavır-ı hareketle içimizde bulunur, milletin ilim, sanat, içtimaiyyet hareketlerine iştirak ederse bu hali, emin olunuz, milletin en muteassıbı dahi takdirden men’i nefa edemez.”
O halde soralım; “Atatürkçüyüm” deyip, “Atatürk adına terör estirmeye” yeltenenler, acaba Atatürk’ten daha mı “çağdaş”, Atatürk’ten daha mı “Atatürkçü”dür?.. Yoksa, “azgın birer laikçi” midirler?

10 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Adem’in nefsi müennestir

Adem’in nefsi müennestir
Ali BULAÇ / Zaman
Makale tarihi:10.03.2008 08:50:04
Cumartesi günkü yazımda İslam inancına göre -ve icma ile- Allah’a cinsiyet izafe edilmeyeceğini, vahy dili olan Arapça’nın da hem eril hem dişil olması hasebiyle İslamî hükümlerin ve din dilinin “erkek egemen” olamayacağını anlatmaya çalıştım. Bugün bir türün iki ana üyesi durumunda olan erkek ve kadının varlık yapısı bakımından aralarındaki ilişkinin mahiyetine değinmeye çalışacağım.Önce şu ayete bakalım: “Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yayan Rabb’inizden korkup-sakının.” (4/Nisa, 1.)

Yaratılışın başlangıcıyla ilgili bu ayette insanların ortak kökeni olan “nefis” kelimesinin “dişil (müennes)” gelmiş olması dikkat çekicidir. Kitab-ı Mukaddes ve bizdeki yaygın kanaate göre, ilk yaratılan insan Adem’dir, bu doğru olmakla beraber, ilk yaratılan tür olarak “insan”dır. Ayet hepimizin tek bir manevi cevherden, “tek bir nefis”ten yaratıldığımızı söyler. “Adem”in üç anlamından biri, kadın ve erkeği ifade eden müşterek bir isim olmasıdır, bu da ilk insana işaret eder. Bunun dışında “ilk baba” ve “ilk peygamber” olarak Adem de söz konusudur.

Buradaki “nefis” Adem olamaz, çünkü kelime dişildir, ilk baba ve ilk peygamber olan Adem ise erkektir. Ve bunun maddi/fizyolojik üremeyle de ilgisi olmaması gerekir. İlk kökenimiz ilahi, manevi bir öz, hayatın, bilincin, anlamın ve benliğin ilk tohumudur. Kur’an’da ve Arap dilinde “nefis”; ruh, can, zat, kişilik, benlik, öz varlık, vicdan, akıl, kalp, şehvet-arzu, motive edici güç anlamlarında kullanılır. Bütün bunlar, insanın maddi olmayan şahsiyeti ve manevi varlığıyla ilgili yetiler, kuvvetler ve melekelerdir. Daha özlü bir ifadeyle tür olarak hepimizin kendisinden yaratıldığımız bu “tek bir nefis”, ilk tohumdur. İşte Kur’an bakış açısından bu nefis “dişil (müennes)”dir, biz bu ilk tohumu ve onda saklı yetileri, erkek ve kadın olarak ortaklaşa paylaşmaktayız.

Dişil olan nefsin erkek suretine bürünmesi, yani fizyolojik olarak tesviye edilen erkeğe dahil edilmesiyle (Nefha-i ruh sayesinde) insan ayağa kalkar; ruhun burnundan bütün varlığına yayılmasıyla salt bir heykel (gibi) olan fizyolojik varlığı harekete geçer, yani “can”lanır. Arkasından kadın yaratılır ki, kadına “Nisa” denmesinin sebebi, varlık yapısı itibarıyla “aşağı varlık olması” değil -zira o da ilk tohumun mahiyetine sahip bulunmaktadır-, fizyolojisiyle ve kronolojik olarak erkekten sonra varlığa çıkmış olmasıdır. Sonra varlığa çıktı, ama erkekten var oldu. Erkek dişil bir tohumdan, kadın erkekten yaratıldığına göre, nasıl olur da kadın erkeğe göre ikinci varlık kategorisinin türü olabilir?

Pavlus’a göre varlık hiyerarşisinde en üstte “Tanrı”, onun altında “erkek” ve erkeğin -egemenliği- altında “kadın” bulunmaktadır: “Her erkeğin başı Mesih ve kadının başı erkektir.” (l. Korintoslulara, 11: 2.) Bunun göstergesi, “başını örtmesi” veya saçlarını tıraş etmesidir. Kadın Tanrı’ya göre üçüncü, erkeğe göre ikinci kategoride yer alır: “Fakat kadının öğretmesine ve erkeğe hakim olmasına izin vermem. Çünkü önce Adem, sonra Havva yaratıldı.” (l. Timoteosa, 4: 1-3.)

Kur’an’a göre, fizyolojik yaratılışın başlangıcında Adem ve Havva diye bir çift vardır. İkisinin arasında asli birlik “bir ve tek nefis” ilişkisidir. Yaratışta dişilik ilk tohumdur. Dişil olan nefis, cansız bir heykel hükmünde olan Adem’in fizyolojik varlığına dahil edilmesinden (üfürülmesinden) sonra, Adem’den taşarak ve bu taşma sırasında Adem’e ait eril/erkeksi özellikleri onda bırakarak Havva/kadın oldu. Adem’den sudur ve zuhur eden Havva, dişil olan bütün unsurları Adem’den alıp çekmedi, bir kısmını onda bıraktı.

Yaratılışta erkeğin önce kadının sonra olmasının hikmeti şu ki, bu sayede erkeğin tohumundan kız çocuğu doğmaktadır. İlk tohum dişil olmasaydı, erkeğin ve kız çocuğunun cinsiyetinin erkeğe göre belirlenmesi mümkün olmazdı. Zigotun teşekkülünde kadın yumurtasına erkekten gelen spermdir ve bu, Allah’ın takdirine göre ya erkek veya kız olur.

10 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok