Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Akıllı siyasetçiler ve askerler Türkiye’nin itibarını artırdı

Akıllı siyasetçiler ve askerler Türkiye’nin itibarını artırdı
02/03/2008 – 09

Mehmet BARLAS – SABAH
 
 
 
 

Türkiye’nin farkı yine anlaşıldı sanırım.
İhtiraslarının boyu akıllarının boyundan uzun olmayan siyasetçilerin ve askerlerin ülkesidir Türkiye.
Türkiye’ye benzemeyen ülkelerin yaşadığı trajik serüvenleri çok yakın geçmişte Balkanlar’da Yugoslavya’da, Ortadoğu’da Irak’ta görmedik mi?
Burada sorumluluk yüklenenler, dış konjonktür ile iç dinamikler arasında eşgüdüm sağlanmadığı zaman ne tür kaoslar yaşanabileceğini bilirler. Bu bilgiler hem Osmanlı hem de Cumhuriyet tarihinden alınan derslerle genlere işlenmiştir.
Sınır ötesi harekâtın Amerikan baskısı ile bitirildiğine inanıp, “erkekliğimiz öldü” veya “haysiyetimiz zedelendi” diye ağıt yakanlar elbet bulunacaktır.
Hep Nurullah Ataç’ı hatırlarım.
- Aptallara kızmam… Mütecaviz aptallara kızarım, derdi Ataç.

Başarı listesi
Bereket Türkiye’de akıllı olanlar çoğunlukta.
Bunlardan biri olan Cem Duna önceki gün ATV haberlerinde, “hızlı geri çekilme” yi şöyle yorumladı:
1-Türkiye gerektiği anda Irak topraklarına girebileceğini kanıtlamıştır.
2-Amerika da Irak’a girmiştir ama çıkmanın yolunu bulamamaktadır. Türkiye ise hedefine ulaşınca çıkabileceğini göstermiştir.
3-Türkiye Arap ülkelerine de dünyaya da sınır ötesinde toprak talebi olmadığını kanıtlamıştır. Türkiye’nin askeri gücü fetih için değil, ülkenin bütünlüğü ve güvenliği için vardır.
4-Sınır ötesi operasyonlarda Türkiye Amerika’nın hem siyasi hem de askeri desteğini almıştır. Bu, bölgede Türkiye’siz hesap yapılamayacağının da kanıtıdır. Irak’ın çeşitli fraksiyonları da, Kuzey Iraklı Kürtler de bunu artık bilmektedirler.
5-Türk Silahlı Kuvvetleri en zor ve karmaşık şartlar altında nokta harekâtı yapabileceği kanıtlamıştır. Sivil hedefler bu harekâtta zarar görmemiş, peşmergelerle çatışmaya girilmemiş ve konvansiyonel olmayan bir çatışmada bile zayiat asgari çizgide tutulabilmiştir.

Bölücülere uyarı
6-En önemlisi bölücü terör örgütü ” Dağlıca Baskını ” benzeri terörist eylemlerin ne tür sonuçlara dayanacağını görmüştür. Güneydoğu’da şiddet ve terör yoluyla bir sonuca ulaşılamayacağı, Türkiye’nin bütünlüğünün tehdit edilemeyeceği anlaşılmıştır.
Evet… Eğer askeri harekât ertesinde siyasi, ekonomik ve demokratik paketlerle Güneydoğu’ya çözümler gündeme gelebilirse, “başarımız” devam edecektir.
Gerisi laf-ı güzaftır.
Siz istediğiniz kadar “geri çekilerek erkekliğimiz öldü” falan deyin.
İkinci Dünya Savaşı’nı radyo haberlerinden izleyip, kıraathanelerde ahkâm kesenlere “Bitli Churchill” denirdi.
Savaşın dışında kalmamızı eleştirip, İnönü’nün erkekliğimizi öldürdüğünü ileri sürenler bu savaşta Yugoslavya’da 2 milyon, Sovyetler’de 26 milyon insanın öldüğünü, Yunanistan’da iç savaş başladığını falan pek hatırlamadılar.
Bunların bugünkü devamları bugün İranIrak savaşının zayiat rakamlarını da, İsrail’in bir türlü bitmeyen sınır ötesi harekâtlarının nelere mal olduğunu da neden hatırlasınlar ki?

Ordunun itibarı
Hatta “Johnson Mektubu” ertesinde “Yeni dünya kurulur, biz de bunun içinde yer alırız” diyen (1964-65 Kıbrıs krizleri) İsmet İnönü’nün neden Türkiye’yi NATO’dan çıkartmadığını da pek irdelemez bunlar.
Sınır dışı harekât, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücünü ve operasyon kabiliyetini kanıtladı. Ordumuz itibar kazandı.
Demek ki iç politikaya karışmadığı zaman askerimiz mesleğinin zirvesine çıkıyor.
“Anayasal demokrasinin ve güvenliğimizin bekçisi” konumu, ordumuzu devletin gerçek zinde gücü konumuna getiriyor.
Harekâtın bitiminden “bir gün önce ” bu sütunda yazdıklarımızı tekrarlayalım:
- “Devlet” in, bölücü terör tehdidine karşı hareketsiz kalması mümkün değildir. Nitekim hareketsiz kalınmamıştır da. Bir yanda bu gerçekler var. Diğer yanda da “siyaset ” ve “diplomasi” mesleklerinin, kitlesel heyecanların ve beklentilerin ötesindeki boyutları değerlendirme beceri ve yetenekleri bulunmak durumunda. Burada da “Türkiye-Amerika-Irak” üçgenindeki karmaşık ilişkiler sarmalının çok iyi değerlendirilmesi gerektiği gündemde.

Değişik kaoslar
- “Bize kimse karışamaz”, “İstersek sonuna kadar süresiz gideriz” içerikli iç kamuoyunun duygularına dönük pozisyon açıklamaları, şu anda en az ihtiyaç duyduğumuz tutumlardır. Washington’un Ankara’ya taşınmaya başladığı bu günlerde, heyecanlı seçmen kitleleri yanında
“dünya gerçekleri” ni de hesaba alan söylemler bekliyoruz.
- Bu hesaplar 1974′teki Kıbrıs Harekâtı’nın ikinci aşamasında unutuldu. Uluslararası konjonktür göz ardı edildiği ve olay iç politika malzemesi yapıldığı için Kıbrıs hâlâ Türk dış politikası üzerindeki ipotek olarak bir
“kriz konusu” niteliğini sürdürüyor.
- Bazıları türbanı “kaos” kaynağı olarak kullanmayı deneyebilir. Oysa dünya konjonktürü ile dış ve iç politika arasındaki uyumu sağlamazsanız
“asıl kaos” un ne olduğunu o zaman görürsünüz..

2 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Harekâttan geriye kalanlar

2 Mart 2008

Harekâttan geriye kalanlar

Harekât sivil kayıba yol açmadan söz verilen kısa sürede bitirilebildi. Siyasi ve askeri kazanımın ne olduğu açıklanmalı.

Her askeri harekâtın siyasi bir hedefi vardır. Dünyanın modern devletlerinin Prusyalı general Carl Von Clausewitz’in “Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır” ilkesiyle hareket ettiklerini göz önüne tutarsak, Türkiye’nin Irak topraklarında bir hafta boyunca yürüttüğü askeri harekâtın siyasi hedefini bulunduğu söylenmelidir.

Siyasi hedefi tartışmaya başlamadan önce, bir hafta süren Irak harekâtından geriye kalan en olumlu noktaları sıralamak gerekiyor:

- 10 bin civarında askerin katıldığı, belki binlerce top mermisinin harcanıp, savaş jetlerinin yüzlerce sorti yaptığı ve en önemlisi sivil yerleşimlerin de bulunduğu bir alanda yürütülen harekâtta, sivillerin öldüğüne ilişkin bugüne dek basına yansıyan tek şikâyet olmadı. Sivil altyapının zarar gördüğü iddiaları oldu. Ankara, Bağdat’a heyet göndererek vurulan bazı köprülerin tamamen PKK kontrolünde ve PKK’nın lojistik amaçlarıyla kullanıldığına ilişkin bilgiler sundu.

- Türkiye, hem dünyaya, hem Irak yönetimine verdiği sözü tuttu ve Irak topraklarının işgalini amaçlamadığını gösterdi. Harekât ABD ile ortak üretilen istihbarat ile, Türkiye’ye yönelme ihtimali yükselen PKK hazırlıklarını önleyici vuruşla etkisiz kılma sınırları içinde kaldı. ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in “Bir an önce çıkılmalı” açıklamasının içeride ve dışarıda harekâtın etkisini gölgeleme ihtimali göze alınarak, birlikleri bir gün olsun fazladan Irak topraklarında tutmama yolu seçildi.

- Harekâtın başında ABD, Avrupa ve etkili ülkelerden PKK’ya karşı destek alan Türkiye, harekâtın uzamasıyla havanın aleyhine dönmesi tehlikesinin sınırında durmuş oldu. Irak topraklarındaki harekâtın duyurulması ile Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin Ankara’ya davet edilmez, eşzamanlı oldu.

Harekât, Ankara’da Talabani ziyaretine yönelik önyargıların aşılmasına yardımcı oldu.
Bunlar harekâttan geriye kalan olumlu puanlar. Bir de harekâtın siyasi hedefinin kamuoyunca belli olmamasından kaynaklanan sorular mevcut.

- Bu siyasi hedefin yalnızca PKK’nın 2007′deki Şırnak ve Dağlıca saldırılarının iç ve dış kamuoyunda oluşturduğu moral bozucu etkiyi tamir etmek olduğunu söylemek, harekâtın cüssesi, harcanan siyasi, diplomatik, askeri çaba ve maddi, manevi maliyeti ile açıklanamaz. Bu belki siyasi hedefin psikolojik yan ürünlerinden biri sayılabilir.

- Siyasi hedef yalnızca PKK’nın bahar saldırılarını önlemek ve Kandil’le Türkiye arasındaki ana geçiş koridoruna zarar vermek amacıyla Zap, bir ölçüde de Sinad-Haftanin ve Hakurk kamp bölgelerindeki toplanmaları önleyici bir vuruşla dağıtmak da olamaz. Bu akıllıca bir taktik hedef olabilir.

- Siyasi hedef, PKK’ya kendisini toparlaması çok güç bir darbe vurmak olabilirdi. Ama harekâtın yürütülüş tarzı ve süresi, böyle bir planlamanın olduğu izlenimi vermiyor. PKK’ya verdirilen kayıp 300 civarında açıklandı. Türkiye içinde ve dışında PKK’nın 5 bin civarında gücü olduğu yolundaki resmi açıklamaları temel alırsak, PKK’nın askeri gücüne yüzde 5′in üzerinde zarar verildiği anlaşılıyor.

Askeri uzmanlara göre düzenli ordularda, komuta, kontrol ve etkinin ağır hasar almasının yüzde 30 olarak kabul edilen oranı, gayri nizami savaşta yüzde 50-60′a yükseliyor. Ayrıca, harekâtın başından itibaren 1, en fazla 2 hafta olarak planlanması, coğrafya ve iklim koşulları nedeniyle zırhlı birlik kullanılmadan hava-topçu desteğiyle özel birlik harekâtı yapılması gibi göstergeler de aynı noktaya işaret ediyor:

Demek ki planlama PKK’nın topyekûn imhası üzerine yapılmadı. Dolayısıyla siyasi hedef bu da değildi.
- Siyasi hedef Irak’taki Kürt bölgesel yönetimine, ABD’nin desteği ve işbirliği olmaksızın yürütülmesi imkânsız derecesinde sorunlu olacak böyle bir harekâtla gözdağı verilmesi de olamaz. Keza yalnızca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gece ve kış koşullarında çok zor bir coğrafyada ne kadar rahat harekât yürütebildiğinin dosta düşmana sergilenmesi de tek başına hedef olamaz. Bunlar da asıl siyasi hedefin yan ürünü olarak görülebilecek psikolojik üstünlük puanları sayılabilir.

Öyleyse, Türkiye’nin bir hafta süren Irak’taki askeri harekâtının hedefi neydi, siyasi ve askeri kazanım ne oldu? Bu konuda hükümetten ve askeriyeden gelecek açıklamalar ne kadar tatminkâr olursa, harekâtın bitiş zamanlamasına ilişkin yorumlar da o kadar sağlıklı oluşacak.

2 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Bir Galatasaraylının fanatik ruh hali…

Hasan Cemal
h.cemal@milliyet.com.tr

Bir Galatasaraylının fanatik ruh hali…

Futbolu gerçekten seviyorum. Hele Galatasaray Fenerbahçe’yi yendiği vakit tadına doyum olmuyor.
Bu taraftarlık tuhaf bir duygu. Belki buna taraftarlıktan çok fanatiklik demek daha doğru.
Ama şu da bir gerçek:
Futbolda taraftarla fanatik arasından geçen çizgi çok ince ya da fazlasıyla oynak…
Ben bir fanatik miyim?
Çarşamba akşamı kebapçıda son derece keyifli bir futbol geyiğinden sonra Ali Sami Yen’e doğru yürürken bu soruyu düşündüm.
Galiba ben bir fanatiğim.
Ya da değilim ama Fenerbahçe maçlarında bendeki fanatizm damarı fena halde kabarıyor.
Maç günü ne yaptım, biliyor musunuz? Öğle vakti Galatasaray TV’yi açtım. Fenerbahçe’yle bir maçımızı veriyordu.
Hani Olimpiyat Stadı’nda Fenerbahçe’yi 5 golle perişan ederek Türkiye Kupası’nı kazandığımız ve neredeyse o 6-0′ın acısını çıkarttığımız maçı 90 dakika seyrettim.
Hakan Şükür’ün, Necati’nin, Ribery’nin birbiri ardından gelen golleriyle kaç yıl sonra yine mest oldum.
Bunun normal bir ruh hali olmadığını bilmiyorum değilim.
Ali Sami Yen tıklım tıklımdı.
Bizim tribün ise sıkıntılıydı.
Çünkü Teknik Direktörümüz, bir zamanlar ihtiyar tilki diye bağrımıza basmaya hazırlandığımız Kalli’ye güvenimiz sıfırlanmış gibiydi.
5-1′lik Leverkusen felaketi, arkasından Kasımpaşa rezaleti derken hepimizin vücut kimyası bozulmuş, kimsede moral kalmamıştı.
Neyse ki sahaya çıkan takım bu kez abuk değildi. Yani herkes yerli yerindeydi.
Kim bilir, Kalli belki de pazar günü Kasımpaşa karşısında rezili çıkan takım tertibinden gerekli dersleri almıştı. Ya da aldığına inanmak istiyorduk.
Maça fırtına gibi girdik.
Biz de yerimizde duramıyorduk tribünde. Sanki onlarla birlikte bizler de sahada top koşturuyorduk..
Daha dakka bir gol bir olacaktı, Hakan kaçırmasaydı. Ama 4. dakika dolmadan Ümit Karan’ın enfes pasıyla Hakan Şükür o eski günlerdeki gibi klasik gollerinden birini Fener ağlarına takıverdi.
Kendimizden geçtik!
Yıldırım gibiydi takım.
Sağlı sollu akıyorduk. Soldan Arda, sağdan Sabri rüzgârın oğlu gibi top taşıyorlardı. Mehmet Topal tarafından kilitlenmiş Alex, dar alanda bile pas yapamıyordu.
Öylesine bir ilk yirmi dakika oynadık ki, Fenerbahçe’nin top görebildiği söylenemezdi.
Ve bütün umudumuz ikinci bir goldü. Ama fırsatları -İstanbul’daki Leverkusen maçındaki gibi- yine mirasyedi zihniyetiyle harcamaya başladık.
Gol bir türlü gelmedi.
Oysa ikinci golü atabilsek, maç kopacak ve belki tarihi bir farkın kapısı aralanacaktı.
İşte tam o dakikalarda, Fener savunma göbeğinin temel direği Lugano da kırmızı kartla oyun dışı kalmaz mı?
Yeme de yanında yat!
Artık on kişiydi Fenerbahçe…
Haydi bastır Cim Bom!
Ama ne olduysa durdu takım. Fenerbahçe on kişiyle oyunu dengelemeye başladı. Pozisyonları yoktu ama bizimkiler de bir şey yapamıyordu.
Fenerbahçe kazara bir gol atsa yanabilirdik. Gollü bir beraberlik turu onlara getirecekti.
Tribünde kıvranmaya başladık.
Tam Çin işkencesi…
Ve bu işkence, Gökhan’ın sağdan fırtına gibi inip attığı enfes golle doruğuna çıktı.
Yıkılır gibi olduk.
Artık ağzımızı bıçak açmıyordu. Tam bu sıralarda kartsever hakem bir kırmızı kart da Gökhan’a çakmaz mı?
Aman Allah’ım!
Fener 9 kişiydi sahada.
Düşünebiliyor musunuz felaketi ya da rezaleti?.. Maçtan sonra cep telefonuma akacak mesajlar, ertesi günkü manşet ve yorumlar bir bir gözümün önünden geçip gidiyor:
“Galatarasay’ı Ali Sami Yen’de dokuz kişiyle eledik!”
Allah yazdıysa bozsun!
90. dakikaya girdik.
Bizim tribün boşalmaya başladı. Kimileri havlu attı, bitiş düdüğünü beklemeden gitti. Ama ben inatla bekliyorum, çıkmadık candan umut kesilmez misali…
Maç bitmek üzere.
Hakem saatine bakıyor.
Nonda sağa kaçtı. Topu aldı ve altı pasa doğru şandelledi. Onsekize tıkılmış Fenerliler, şaşkın!
Top Hakan’a doğru aşağı doğru süzülüyor. Ümit Karan birden fırladı, “Bırak!” diye bağırarak… (Tabii sesini duymadım ama, serde biraz futbolculuk olduğu için öyle bağırdığını sanıyorum).
Hakan çekildi.
Ümit Karan solla patlattı.
Aman Allah’ım!
Ağların dalgalanması, işte müjde bu!
Ve kendimi bir anda, hiç tanımadığım bir adamın kolları arasında buldum.
Fenerbahçe elenmişti.
Ve eminim 90 artı 3′te gelen bu golle spor yazarı meslektaşlarımın birçoğu yazılarına takla attırdılar, başını sonunu değiştirmek zorunda kaldılar.
Futbolun güzel yanı bu.
O düdük çalmadan bitmez.
Ve iyi ki futbol var!
İyi ki GS-FB rekabeti var!
Son söz:
Ben bir fanatik miyim yoksa?..

2 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Hukuk ve vicdan

Taha Akyol
t.akyol@milliyet.com.tr

Hukuk ve vicdan

TV ekranlarında çok değerli ve işinde başarılı bir rektörümüzü dinliyorum, “Mahkeme kararı kanun hükmündedir” diyor.
Hayır, mahkeme kararı kanun hükmünde değildir! Mahkeme kararları da kanunlar da bağlayıcıdır fakat nitelikleri farklıdır.
Ama olsun, önemli olan “hukukun ne dediği” değildir, türban yasağının hukuki laflarla savunulmasıdır!
‘Mantık’ şöyle: Türban mahkemelerce yasaklanmıştır, mahkeme kararları kanun hükmündedir, öyleyse türban yasağını ancak yeni bir kanun kaldırabilir; anayasa değişikliğiyle kalkmaz!
Yanlış ama yine de bir ‘ilerleme’yi yansıtıyor bu mantık. Çünkü, bir kesim var ki, “Yasak asla kalkmaz” diyor. Laiklik olduğu sürece kalkmazmış!
Bu kadarı iyice zırva artık! Bu yasak yokken Türkiye laik değil miydi? Şimdi Fransa laik değil mi?!

Yargının yetkisi?
Hukuken tartışmalı başka bir iddiaya göre ise, Anayasa Mahkemesi’nin koyduğu yasağı Meclis kaldıramaz; yargı kararları herkesi bağlar çünkü…
Bunu iddia edenler, yargının görevinin yasama tarafından konulmuş kuralları uygulamak olduğunu görmezden geliyorlar.
Prof. Ergun Özbudun, SBF Dergisi’nde yeni yayımlanan “Türk Anayasa Mahkemesi’nin Yargısal Aktivizmi ve Siyasal Elitlerin Tepkisi” adlı bilimsel makalesinde örneklerle anlatıyor:

  • Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerini incelemenin kendi görevi olduğuna dair kararlar vermiş, Meclis ise Anayasa’yı değiştirerek Yüce Mahkeme’nin bu yetkisini “şekil”le sınırlamıştır!
  • Anayasa Mahkemesi, parti kapatmayı gerektiren “odak olma halini” tanımlamanın kendi yetkisinde olduğuna karar vermiş, Meclis yine Anayasa’yı değiştirerek bu yetkiyi kaldırmış ve demokrasinin alanını genişletmiştir.
  • Anayasa Mahkemesi özelleştirmeyi kısıtlamış, Meclis ise Ecevit zamanında özelleştirmeyi Anayasa’ya koyarak Yüce Mahkeme’nin kısıtlayıcı kararlarını yürürlükten kaldırmıştır!
  • Aynı şey Danıştay kararlarına karşı Tahkim’in Anayasa’ya konulmasında da yaşanmıştır.
  • Son olarak Anayasa Mahkemesi’nin ünlü “367 oy kararı”, anayasa değişikliğiyle uygulama alanından çıkarılmıştır.
  • Aynı tarzda öğrenim özgürlüğünü Meclis’in genişletmesi neden mümkün olmasın?

    Onlar da insan!
    Fakat burada bir kesim için önemli olan, yasağı savunmak için hukukun nasıl kullanılacağıdır. Öyle bir “seküler itikat” ki, hukuki veriler de, sosyolojik veriler de bu “itikat”ın sahiplerinde “şüphe” yaratmıyor. Raymond Aron’un “seküler din” dediği siyasi itikat!
    Onun için, torunları yaşlarındaki kızların üniversite kapısından çevrilmesi vicdanlarını sızlatmıyor; laiklik adına ‘kutsal savaş’ yürütme coşkusuyla yapıyorlar bunu!
    Bu kızların modern bilimleri öğrenmesine karşı çıkmadaki “akıl dışı” tavır akıllarına bile gelmiyor!
    Bu mesele hukuki olmaktan önce, insani ve vicdani niteliktedir. Bu kadar baskı, bu kadar aşağılama, peşlerinde kameralar, sürekli baskı, sürekli köşeye sıkıştırma…
    Maurice Larkin’in deyimiyle, “Cumhuriyetin paryaları!”
    Düşündünüz mü?.. Bu kızlar da insan; hem de her birimizin geçtiği gençlik dönemindeler. Onların da duyguları var, gözyaşları var; önlerinde, nasıl yaşayacaklarını asla bilemeyeceğimiz uzun yıllar var. Karartmaya hakkımız var mı?

    2 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

    17. maddeye iptal davası açın

    Fatih Altaylı
    fatihaltayli@haberturk.com

    17. maddeye iptal davası açın
    AK Partililer ne derlerse desinler, YÖK Başkanı rektörleri ne kadar zorlarsa zorlasın Yüsek Öğretim Kanunu’nun ek 17. maddesi yerinde durduğu sürece türbanlı kızlarımız okula türbanlarıyla giremezler.
    Eğer YÖK Başkanı Anayasa değişikliğinin türbanla okula girilmesine izin verdiğini düşünüyorsa, YÖK Başkanı’nı oraya atayan AK Partililer YÖK Başkanı’nın haklı olduğuna inanıyorlarsa onlara çok basit bir çözüm önerim var.
    Anayasa değişikliği türbanın üniversiteye girmesine izin veriyorsa, Yüksek Öğretim Kanunu’nun ek 17. maddesi Anayasa’ya aykırı demektir.
    O zaman hemen Anayasa Mahkemesi’ne başvursunlar.
    Anayasa Mahkemesi de bu fikri paylaşır ve yapılan Anayasa değişikliklerinin türbana izin verdiğine kanaat getirirse ek 17. maddeyi iptal eder ve türban üniversitelere girer.
    Yok eğer AK Parti böyle bir iş yapmayacaksa, türbanlı bir öğrenci okula türbanla girmek için bir mahkemede dava açsın ve mahkeme konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşısın.
    Anayasa Mahkemesi konuyu incelesin ve kararını versin.
    Bu işin en kesin ve en kestirme çözümü budur.
    Bu konu karşılıklı demeçlerle, restleşmelerle çözülmez.
    Böyle çözülür.  

    Hala bu ülkeyi sevenler var

    Gazeteciliğin keyif anları vardır.
    Doyasıya mutlu olursunuz.
    Yaptığınıza, çektiğiniz sıkıntalara, çıktığınız mahkemelere değdiğini hissedersiniz.
    Mesela yıllar önce bir tank modernizasyon ihalesi vardı.
    Yanlış hatırlamıyorsam 600 küsur milyon dolara İsrail’e verilmişti.
    Yaza yaza yaza yaza bu ihaleyi bozmuştuk. İhale tekrarlanmış. Aynı iş 300 milyon dolara yaptırılmıştı.
    Savunma Sanayi Müsteşarlığı’ndan bir kaç vatansever bürokrat arayıp teşekkür etmişlerdi.
    Ne büyük keyifti Türk vergi mükelleflerinin cebinden 300 küsur milyon dolar eksik çıkmasını sağlamak.
    26 yıllık meslek hayatımda sık sık böyle keyifler yaşadım.
    Dün de o günlerden biriydi.
    Maliye Bakanlığı bünyesinde görev yapan iki üst düzey isim randevu alıp ziyaretime geldiler.
    Ellerinde bir paket tatlı ile.
    Odama girer girmez şöyle dediler: “Fatih Bey size teşekkür etmeye geldik”
    “Hayırdır ne teşekkürü” dedim.
    “Türkiye’nin kasasına 275 milyon YTL soktunuz. Herkes görevini sizin gibi yapsa milyarlarca YTL sokacaktınız ama yine de büyük iş yaptınız. Maliye adına size teşekküre geldik” dediler.
    POAŞ’taki vergi kaçağını ortaya çıkarmamızdan söz ediyorlardı.
    Anlattılar:
    “Siz o haberi yapmasaydınız, başka konularla ilgili verilmiş  muktezalarla işi bitirip sıfır ödeme ile sıyrılacaklardı. Siz üzerine gidince dönemin Gelir İdaresi Başkanı korktu ve sıfırlayamadılar. Hiç değilse 275 milyon YTL’yi kurtardınız. Ayrıca da geleceğe ilişkin çok önemli bir içtihad oluşmasına vesile oldunuz. Çok teşekkür ederiz. Hem ülke hem de meslektaşlarımız adına. Üstelik açılan soruşturmalarda da mesleştaşlarımızı satmadınız. O da çok önemli bizim için” dediler.
    Nasıl keyif aldım anlatamam.
    Hatırlayacaksınız, biz Sabah’ta bu haberleri yaptığımız zaman Doğan Grubu bu haberleri yalanlamış ve “Yok öyle bir borç” demişti.
    Sonra doğrulumuz ortaya çıkmış, Doğan Grubu Maliye ile bir şekilde uzlaşıp borcu 275 milyon YTL’ye indirip ödemişti.
    Aydın Doğan’ın bu haberlerden dolayı bana açtığı onlarca dava hala sürüyor.
    Daha doğrusu pek çoğu reddedildi ama bazıları devam ediyor.
    Durmadan mahkemelere taşınıyorum.
    Ama böyle bir teşekkür bütün bunları unutturuyor.
    Ben de Maliyeci dostlarıma teşekkür ettim.
    “Sizin meslektaşlarınız böylesi bir kaçağı ortaya çıkarma cesaretini göstermeseydi, milyarlarca YTL’lik bu kaçağı rüşvet alıp örtbas etseydi bize yazacak bir şey çıkmazdı. Asıl ben size teşekkür ederim” dedim.
    Hala bu ülkeyi seven insanlar var.
    Kimi bürokraside, kimi başka yerlerde.
    Birlikte hareket edince çok güzel şeyler oluyor.

    Digitürk

    Hıncal Uluç ağabeyimiz Digitürk’e çok kızıyor ama ben pek onun gibi düşünmüyorum.
    Digitürk’ün evrensel kalitede bir dijital platform hizmeti verdiğini görüyorum.
    Gelişen teknolojileri takip ediyorlar, açık kanallarda yayınlanmayan dünyanın en kaliteli dizilerini getiriyorlar, çok iyi filmler yayınlıyorlar.
    ‘High definition’ yayına geçmekteki başarıları da bence müthiş.
    Maç naklen yayınlarında da Uluç’un öfkelendiği düzeyde büyük hatalar yaptıklarını zannetmiyorum.
    Türkiye’deki diğer televizyon kanallarına fark atacak kadar iyiler. Bunda çok maç yayınlamanın verdiği tecrübenin de katkısı var elbet.
    Ancak Digitürk’ten benim bir Galatasaraylı olarak şikayetim var.
    Digitürk ne yazık ki, futbol maçlarını “Anti Galatasaray” bir havada yayınlıyor.
    Bundan sadece ben değil, çevremdeki bütün Galatasaraylılar şikayetçi.
    Melih Şendil anladığım kadarıyla fanatik bir Fenerbahçeli ve Galatasaray maçlarında ne yazık ki, bunu çok belli ediyor.
    Keza yorumcu olarak kullandıkları Ümit Kayıhan’ın Galatasaray’dan nefret ettiği her halinden belli.
    Buna bir şey diyemem ama tarafsız yorumcu kimliği ile bunu yapınca olmuyor.
    Digitürk yönetimi bu platformdaki futbol izleyicilerinden en az yüzde 40’ının Galatasaray taraftarı olduğunu unutmamalı.
    Biz bu maçların, en azından Galatasaray maçlarının Fenerbahçe gözlüğü ile bize aktarılmasından memnun değiliz.
    Kendi maçlarının Galatasaray gözlüğü ile aktarılmasından Fenerbahçelilerin memnun olmayacağı gibi.

    NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

    Hakem hataları ülke yönetenlerin hatalarından daha fazla tartışılmadığı zaman

    2 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

    Basının günahı hiç olmaz mı?

    Hasan Pulur
    h.pulurl@milliyet.com.tr

    Basının günahı hiç olmaz mı?

    OTUZ yıldan beri bu savaşın içindeysek, binlerce 30 bin insanı bu savaşta kaybetmişsek, başladığı gün dönemin Başbakanı Özal’ın “Üç beş çapulcunun işi!” diye küçümsediği savaşı, bugün askerlik tarihine geçecek örnek bir harekâtla sona erdirmek istiyorsak, bu işte bir yanlış var demektir, hem de süregelen bir yanlış…
    Kimin kabahati bu yanlış?
    * * *
    HEMEN her kesimin, başta “Kürt realitesini kabul etmek zorundayız!” diyen Demirel’in, “Benim babaannem de Kürttü!” deyip “Ben federasyon demiyorum, federasyon tartışılsın, diyorum!” diyen Özal’ın, milletvekili listesine Kürt adayları doldurup CHP’nin mirasçısı SHP’yi tüketen Erdal İnönü’nün, “Avrupa’nın yolu Diyarbakır’dan geçer!” diyen Mesut Yılmaz’ın, “Kürt sorunu benim sorunumdur” diyen Tayyip Erdoğan’ın bu yanlış da payı yok mudur?
    Bu lafları onlar etmişlerdir, lakin gelinen nokta da işte budur; kısacası, varılan bu noktada herkesin bir günahı, günah payı vardır.
    * * *
    YA basının, gazetecilerin?
    Hiç olmaz mı?
    Uzun yıllar Güneydoğu’da görev yapan üst düzey bir subay, 1997 yılında, bakın neler demiş, 11 yıl önce…
    Çuvaldızı ona buna rasgele batırırken, iğnenin ucunu biraz kendimize dokundurmamız nasıl olur?…(x)
    “Bence basının durumu daha da vahim. Açıkça söylüyorum, isteyerek ya da istemeyerek PKK’nın lehinde haber yapan o kadar çok gazeteci var ki! Kimsenin bilgisizliğini ayıplamıyorum, ama bir laf vardır, bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır, diye. Maalesef bizim basın biraz cahil. Havan topuna roketatar der, mayına bomba der. Ne olmuş diyeceksiniz, ha havan, ha top… Pek önemi de yok! Buna da zaten güler geçeriz. Peki, bana açıklar mısınız lütfen 1992′deki Kuzey Irak harekâtında, PKK dağılma sürecindeyken Apo’nun inine kadar inip Apo ile röportaj yapmak gazetecilik midir? İşte buna gülüp geçemem, kasıt ararım. Peki, ya Şırnak’ta bir dağ evinde oturup, Cizre olaylarını görmüş gibi haber yapmak gazetecilik midir? Ağdalı, hamasi programlar yapmak gazetecilik midir? Aklı sıra propaganda maksatlı, her tarafından vıcık vıcık yağ akan televizyon programları nedir?”
    * * *
    BUNA benzer görüşleri ve bundan sonraki görüşleri çok yerde işitip muhatap olduğumuz için yadırgamadık:
    “Bir elleri yağda, bir elleri balda, kurulup köşelerine ahkâm kesiyorlar” tepkisi hiç yabancı değildir.
    * * *
    BU subay da öyle diyor:
    “Sanki adamlar başka bir dünyada yaşıyorlar. Ruanda, Bosna, Türkiye sınırları içindeymiş gibi, öncelikle oralarla ilgili haberler. Bosna için paralar toplanıyor, yürüyüşler, programlar yapılıyor, bunu anlamıyorum. Neymiş efendim, sınırları kalkmışmış, artık dünya hakları varmış, milliyetçilik ölmüşmüş. Bunu söyleyen en hızlı Kürt milliyetçileri, bir de eski tüfek solcular.(…) Sınırlar kalktı mı, kalkmadı mı gelsinler ben onlara göstereyim, onlara Suriye sınırını, Irak sınırını, İran sınırını göstereyim.”
    * * *
    ÜST rütbeli subayın basın hakkında uzayıp giden başka görüşleri de var ama, bu kadarı yeter.
    Fazlası fazla!
    Hem artık, “Sen öyle dedin, ben böyle yazdım!” deme zamanı gelip geçmiştir.
    Artık geçmişe kalın bir çizgi çekip geleceğe barış umuduyla bakmanın zamanı gelmiştir.
    Yine boş laf deryasında boğulacaksak…

    (x) Güneydoğu’dan Öyküler, Hakan Evrensel.

    2 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

    Orada ne oldu?



    Orada ne oldu?

    02.03.2008

    BEHİÇ KILIÇ
    behic.kilic@tercuman.com.tr


        DİYELİM Kİ; “Sonuç için yorum yapmak üzere elimizde yeterince bilgi yok. Bekleyelim ve görelim, harekatın PKK’ya açtığı yaralar elbette sergilenecektir. O zaman yapılanın ne olduğu ortaya çıkacaktır” böyle diyelim ve biraz bekleyelim..
    Şu sıra içimiz kaynıyor, tedirginiz!..
    Çünkü, şu sekiz günden aklımızda kalan şehit cenazeleri ile dolu acı haykırışlardır… Güneş operasyonu denilince ilk aklımıza gelen, toprağa verdiğimiz aslan gibi 27 evladımız…
    Bunu gördük, yoğun şehit cenazeleri ve birkaç askerin kar üstünde çekilmiş, beyaz pelerinli, sanatsal fotoğrafları… Bir de, hedefte patlayan uçak bombaları…
    Genelkurmay Başkanı ne demişti, “Bize bu acıları yaşatanlara mislini yaşatacağız..” işte bu “söz”e ilişkin sonucu gördük mü?..
    Şehit cenazesinde gördüğümüz devlet zevatı bu soruya cevap verebiliyor mu, verebilecek mi?..
    Eğer 240 “etkisizleştirilmiş” eşkıya söz konusu ise, cesetlerini falan görme peşinde değiliz, devlet bu şekilde meydan okumaz elbette… Ama, bu yekunun yan belirtileri, yaşam alanları teşhir edildiğinde, ne olduğu anlaşılacaktır… Bir takım eşkıya şeflerinin kellelerinin alındığı ileri sürüldü, hani?..
    Bir binbaşı, bir yüzbaşı, iki pilot, bir üsteğmen, astsubaylar ve teskere bekleyen çocuklarımız, korucu kahramanlar, elimize verilen somut bilanço bu…
    Ankara’nın açıklamaları “Ankaralılar’ı” tatmin edebilir de, ya milleti?..
    Ben size durumu anlatayım…
    PKK’nın televizyonu, çanak antenlerle, internet üzerinden çatır çatır evlere odalara giriyor… PKK bu ekranda zafer şenlikleri ile Türk devletine, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne verip veriştiriyor… Programını, DTP’lilerle, bunların belediye başkanları ile pekiştiriyor…
    Gazeteye gitmek üzere dün bindiğim taksinin şöförü genç bir Güneydoğu’lu… Gündem malum, yolda konuya giriyor beni deşecek ne düşündüğümü öğrenecek… Anlıyorum ki, PKK televizyonunun izleyicisi… Orada ne dinlediyse ezberlemiş… Bana “askerin 100’den fazla kayıp verdiğini, PKK’nın sedece beş ölüsü olduğunu… Askerin kara saplandığını, bazı askerlerin donduğunu… Çarpışmalarda askerin başarısız olduğunu…” o televizyonda ne dinlediyse, inceden inceye aktarmaya başladı ve kendisine hak vermemi, askerin boş yere ölüp gittiğini söylememi istedi…
    Sizce ben bu kişiye ne anlatabilirdim?!.
    “Kardeşim sen bu palavralara niye inanıyorsun. İşte operasyonun sonuçları ortada” diyebileceğim sonuçları nasıl sunabilirdim…
    Bardağın dolu tarafına bakalım şimdilik… Birkaç gün bekleyelim!.. Elbette göreceklerimiz vardır…
    Bardağın dolu tarafında, sonuçta ABD’nin egemenlik sahasında, diplomatik alt yapısı ortada olan bir askeri harekat yapıldı… İstenildiği kadar güç Irak üzerine sürüldü… Türk askerinin üzerine yürüdüğü bölgede, öyle birkaç eşkıya mülteci çadırlarında falan barınmıyordu… Bu bölge, son teknoloji ile teçhiz edilmiş, ABD’li İsrail’li uzmanlarca düzenlenmiş askeri karargahlar haline getirilmişti… Bütün “kaleler” üstün savunma silahları ve bu silahların kullanıcısı özel timlerle donatılmıştı… Askerin, imha için üzerine yürüdüğü silahlı gurup bölgenin en iyi eğitimli ve tecrübeli birlikleri olarak kabul ediliyordu… Üstelik şimdiye kadar böyle bir kış operasyonu yapılıp olumlu sonuç alınmamıştı…
    Genelkurmay açıklamasında sunulduğu gibi, girilen bölgenin darmaduman edildiği, burada barınan eşkiyanın ağır darbe alıp topraklarımıza tecavüzünün önüne geçildiği görülürse, şehitlerimizin kanı yerde kalmamış demektir…
    Görmemiz lazım… Şu anda gözümüzün önünden gitmeyen sadece şehit tabutları… Ve PKK TV’sinde meydan okuyanların kendilerine alt yapı bulmalarıdır…

    2 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok