Başbakan Erdoğan’a ‘Özal uyarısı…’
| Başbakan Erdoğan’a ‘Özal uyarısı…’
29.02.2008
|
|
![]() |
Hasan CEMAL |
|
Başbakan Erdoğan’a Özal uyarısı ne demek?.. Erdoğan, Turgut Özal’ı genel olarak takdir eder, 1980′lerde izlemiş olduğu çizgiyi kimi açılardan beğenir, hatta bazı konularda Erdoğan’ın Özal’ı örnek aldığı bile söylenebilir. h.cemal@milliyet.com.tr |
|
DTP’nin Kur’an Hamlesi ve Marks
| DTP’nin Kur’an Hamlesi ve Marks
29.02.2008
|
|
![]() |
Ahmet Taşgetiren |
|
“PKK’nın Marksist olduğu malum. DTP’de aynı paralellik içinde.. Peki ‘Mushaflı gösteri’ neyin nesi?.. DTP’liler, Kemalistlere ‘İslamcılara karşı işbirliği’ teklifi yapıyordu.. Yoksa..” Ahmet Taşgetiren/Bugün Din faktörü Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele’de “Din faktörü” nü çok önemsemişti. Camilerde hutbe okumuş, din alimleri ve şeyhlerle birlikte hareket etmişti. Halk öyle örgütlenmişti. Memleketin birçok yerinde Kuvay-ı Milliye teşkilatları, müftüler tarafından oluşturulmuştu. İlk Büyük Millet Meclisi açılırken de Hacı Bayram Camii’nden başlayan merasimler, Salavat-ı Şerifeler, Tekbirler, Buhar- i Şerifler, dualar okunarak gerçekleşmişti. Sonraları, Kemalist söylem, sistem içinde dinin alanını daraltırken, Mustafa Kemal Paşa’nın bu işleri, milli mücadelede “Din faktörü”nden yararlanmak için kullandığını iddia edecekti. Onlar hâlâ, Mustafa Kemal Paşa’yı din ile mesafeli bir kişi olarak takdim ederler ve “Din ile mesafeli bir Cumhuriyet” tanımında ısrar ederler. Başörtüsü konusundaki yasakçı direniş de bundandır. PKK’nın Marksist – Leninist bir örgüt olduğu biliniyor. DTP’nin de PKK ile ideolojik paralellik içinde olduğu malum. Peki son olarak Diyarbakır’da sakallı bir adam, Ağrı’da başörtülü bir kadın tarafından sergilenen “Mushaflı gösteri” neyin nesi? PKK veya DTP hidayete mi erdi? Yoksa basit bir “Hedefe varmak için her şey mübah” stratejisi mi? Bir hidayetin söz konusu olmadığı çok net. Çünkü daha kısa süre önce DTP’liler, Kemalistlere “İslamcılara karşı işbirliği” teklifinde bulunuyorlardı. “Doğu – Güneydoğu’da İslami gelişmeler artıyor. Laiklik tehlikede. Oysa DTP de laik bir siyasi yapılanıştır. DTP’yi dışlamak, İslamcılara zemin hazırlamaktır” yollu açıklamalar yapıyorlardı. Daha dün, Mehdi Zana, “Müslümanlığı yanlışlıkla kabul ettikleri”ni söylediği Kürtlere “Zerdüşlük kökeni” izafe etmekteydi. Belki oradan, “Müslümanlığı kabul etmekle yanlışlık yaptıkları”nı söylediği Türkler’e “Şamanlık kökeni” izafe eden Doğu Silahçıoğlu’na selam sarkıtmaktaydı. Abdülmelik Fırat, boşuna “Kemalist söylemle PKK söylemi birbirini üretmiştir” dememekteydi. Altan Tan, DTP ile Kürt halkı arasında İslami hassasiyet itibariyle büyük mesafe bulunduğunu boşuna söylememekteydi. Ama gele gele geldiğimiz nokta, DTP’nin mitinginde yapılan “Kur’an istismarı”dır. Aslında bu istismar yeni değildir. Bir süreden beri Hac’da, halk arasında PKK propagandası yapıldığı bilinmektedir. Bu istismar, Kürt halkındaki DTP ağırlığını yüzde 25′in üzerine çıkarır mı, mahalli seçimlerde Diyarbakır’ı ellerinde bulundurmaya imkan verir mi? Bölgede dindar kesimlerde de “Kürt kimliği” etrafında belirgin bir siyasi bilinç oluştuğunu görmek lazım. Bazı “Hoca”ların bile, “Kürtçü” çizgiye kayması epey zamanın işidir. Bu cenahın en ılımlı yaklaşanı, “Kardeşlik hukuku”nun gözardı edildiğini düşünür. “Bizi bağlayan İslam kardeşliği ise, o kardeşlik böyle mi olur?” der. Daha uçlara varıldığında, çok daha keskin etnik bilinç ürünü sesler duyulur. İslam oralarda etnik bilincin rengi haline dönüşür. “Başörtüsü yasakları” vs. türünden 28 Şubat uygulamaları da, “İslam kardeşliği zemini”nin aşındırılması için malzeme olarak kullanılır. Doğrusu şu: Kürt camiasında da politika Türkiye’nin geneline benziyor. Muhtemel ki, farz-ı muhal bir “PKK – DTP zaferi”nde söylenecek ilk söz “O zaman din faktörünü kullanmak gerekirdi!” şeklinde olacak ve “Başörtüsü yasaklı” bir yapılanma oluşacaktır. Bölge halkının DTP’ye de PKK’ya da ilgisinin sınırlı olduğu bir gerçek. Bölge halkının, Ak Parti’ye yoğun ilgi duyduğu da bir gerçek. Erdoğan ve partisi bölgede “Mushaflı yürüyüş” de yapmıyor. Ama bölgedeki Tayyip Erdoğan nüfuzunda “fukara yanlısı, mağdur ve dindar adam” imajının etkili olduğu da bir gerçek. Soru şu: Kemalist bir politikanın, Doğu – Güneydoğu’da, “özde Marksist – Leninist ve laik”, görünürde ise “Mushafla yürüyen” bir siyasi istismar karşısında tutunması mümkün mü? Bu siyasi istismarı, “siyasi istismar” suçlaması ile etkisiz hale getirmek mümkün mü? CHP, başörtüsü yasağı için Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyor. CHP niye yok Doğu Güneydoğu’da… CHP, Doğu – Güneydoğu’ya, “Başörtüsü yasağı için Anayasa Mahkemesi’ne gittik, hadi oyları bize verin” diye gidebilir mi? Ya da bu söylemle kim gidebilir ki? “Doğu – Güneydoğu’daki sancı, sadece askeri yöntemlerle bitmez” sözü artık mütearife (kesin bilgi) haline geldi. Sosyal, kültürel, ekonomik tedbirler deyip duruyoruz. İşte onların içinde şu “Mushaflı gösteri”yi değerlendirmek de va |
|
Yusuf Ziya İstifa!
| Yusuf Ziya İstifa!
29.02.2008
|
|
![]() |
Ahmet Hamdi Ayan |
|
Siz hiç intihal yaptınız mı? 4 lojman kullandınız mı? 8 makam arabanız var mı? Örtülü kızları kapılardan kovdunuz mu? Cübbenizi giyip orduyu göreve çağırdınız mı? Cumhuriyet mitinglerine katıldınız mı? Anam örtülü ama türban siyasi simge dediniz mi? Tarihi eser koleksiyonculuğu yaptınız mı? İhaleye fesat karıştırdınız mı? Personelini fişlediniz mi? Darbeleri kutsadınız mı? Bunları yapmışsanız sakın korkmayın Eğer bunları yapmadıysanız durumunuz hiç iyi değil. Hakkınızda idam isterlerse sakın şaşırmayın. Unutmadan: İsminiz Yusuf Ziya! Kamusal alana dini simge giremez de. Kolay gelsin!!! Ahmet Hamdi Ayan |
|
Suçluluk, azınlık ve sömürgeci psikolojisi
| Suçluluk, azınlık ve sömürgeci psikolojisi
01.03.2008
|
|
![]() |
Yusuf Kaplan |
|
Hiç bir toplumun yaşayamayacağı travmatik ama traji-komik bir tecrübe yaşıyoruz. Ezberci, beyni donmuş, sloganlarla nefes alıp verebilen, ama ülkedeki gerçek güç aygıtlarına hâkim olan azman bir küçük azınlık, görünüşte başörtüsü meselesinden ötürü, toplumu fena hâlde terörize ediyor ve ülkede inanılmaz bir terör havası estiriyor. Türkiye, kamplara bölünmeye çalışılıyor; kaos çığırtkanlığı yapılıyor; zorla ve zoraki olarak: Birileri, Türkiye’nin rahat nefes almasını istemiyor besbelli. Başörtüsü meselesinden ötürü, toplum inanılmaz şekillerde aşağılanıyor, hırpalanıyor, itilip kakılıyor ve şeytanlaştırılıyor. Başörtüsünün adı bile değiştirildi, zorla. “Başörtüsü değil, türban bu, türban!” diye haykırıldı kaşlar çatılarak. İnanılmaz bir “türban dayatması” yapıldı. Tam bir “türban terörü” estiriliyor. Başörtüsü, bir kurşunmuş gibi sunuluyor. Bunun adı, zorbalıktır; faşizmdir; ilkelliktir. Ben, kafama giydiğim şeye, ne ad veriyorsam odur. “Hayır, kafana taktığın şeyin ne olduğuna sen karar veremezsin, onun adı, bu değil, şudur” diye dayatmak, tam bir yerli sömürgeci davranışıdır, üstelik de hiç bir sömürgecinin yapmaya bile cesaret edemeyeceği bir ilkellik ve dayatmadır bu. Başörtülüler, bu kadar aşağılanmayı, itilip kakılmayı, hırpalanmayı hakedecek ne yaptılar, söyler misiniz Allah aşkına? Başörtülüler dediğimiz “kesim”, öyle küçük bir “kesim” filan da değil ki. Toplumun % 70 küsur gibi kahir ekseriyetini oluşturan bir “kesim” bu. Yani toplumun ta kendisi. Toplumun omurgası. Benim kafamı karıştıran soru şu: Toplumu bu kadar iten, kakan, aşağılayan, kaos, kamplaşma, bölünme kışkırtıcılığı yapan insanlar kimler? Onlar da bu ülkenin vatandaşları elbette. Ama, bu ülkeyi babalarının malı gibi gören, bu ülkenin diğer vatandaşları gibi hareket etmeyen, diğer vatandaşların her kitlesel hareketini, her siyasî talebini, her kültürel kaygısını, her sosyal meselesini kendileri için tehdit olarak niteleyen, ürkütücü bulan, korkutucu sayan tuhaf yurttaşları bunlar. Ama bu vatandaşlar, öyle sıradan vatandaşlar filan değiller. Ülkenin medyasına, ekonomisine, gerçek iktidar aygıtlarına, kısacası ülkeyi yöneten ve yönlendiren araçlara bunlar hâkimler, bunlar çeki düzen veriyorlar. İyi de kim bunlar? Müslüman bir ülkenin, müslümanlığın tek yaygın din olduğu bir ülkenin halkının sosyal talebini, siyasî talebini, kültürel talebini “dincilik, irtica” diye yaftalayarak aşağılayan bir ülkenin küçük bir seçkinler gettosu, neden İslâm denilince tüyleri diken diken olur acaba; neden Osmanlı denilince, aklına gericilik, ortaçağ özlemciliği gelir acaba, neden başörtüsü denilince, sadece başörtüsünü anlamaz da başörtüsünün sembolize ettiği İslâm’ın siyasî, kültürel, entellektüel, sosyal dinamiklerini anlar acaba? Ve sonra da, başörtüsüne karşı söylem geliştirirken, bütün bu dinamiklere kurşun sıkmaya başlar; bunlar bizi “ortaçağ karanlığı”na götürmek istiyor diye içi boş, kof, kakafonik nutuklar atar ve ardından da neden kaos tehditleri ve korku paranoyaları üretir acaba? Bunun tek nedeni var: Bu ülkede, adına sadece kendisini meşru kılmak için “Beyaz Türkler” denen kişilerin çoğunun esas itibariyle Türk olmaması, dolayısıyla kahir ekseriyenin İslâm’dan nefret etmesi, bu toplumun İslâm’la ilişkilerini siyaseten, entellektüel olarak, kültürel olarak, düşünsel olarak, toplumsal olarak koparmaya çalışan bir “şebeke”nin çocuğu olmasıdır. Bu “şebeke”, bu ülkenin İslâmî yörüngesini tersine çevirmek, medeniyet iddiasını yok etmek gibi büyük bir suç işlemiş, böylelikle Batılılarla suç ortaklığı yapmış, o yüzden de, İslâm ve toplum korkusu iliklerine kadar işleyen gayr-ı Türk ve İslâm’la savaşmayı tek derdi haline getiren “gayr-ı müslim” veya zihnen devşirilmiş bir “şebeke”dir. Türkiye’nin, İslâm’la ilgili en küçük sembolik bir olayda bile bu kadar gerilmesinin, karıştırılmasının temel nedeni, esas itibariyle gayr-i Türk ve gayr-i müslim küçük bir şebeke’nin Türkiye’ye çeki düzen veriyor olmasının neden olduğu azınlık, suçluluk ve yerli sömürgeci psikolojisi’nin ve bu psikolojinin sahiplerinin, ülkeye çeki düzen verme mücadelesinden vazgeçmeye hâlâ niyetli bile olmamasıdır. |
|



