Düzensizlik içinde düzen!
| Düzensizlik içinde düzen!
3/30/2008
|
|
![]() |
Abdurrahman Dilipak |
|
Ergenekon’u gözünüze çok yaklaştırmayın, arkasında derin devleti kaybedersiniz. Tıpkı gözünüze bir kibrit çöpünü fazla yaklaştırdığınızda, arkasında bir ormanı kaybedebileceğiniz gibi.. En az 40 tane Ergenekon var.. |
|
Ak Parti kapatılır, darbe olursa neler olur?
| Ak Parti kapatılır, darbe olursa neler olur?
3/29/2008
|
|
![]() |
Hasan Celal Güzel |
|
Çetelerle baş edilemezse, AK Parti kapatılırsa ve askerî müdahale yapılırsa hangi gelişmeler olacaktır? Böyle bir şeye mâni olmak için ne yapılmalıdır? Hasan Celal Güzel’in yazısı… ‘Lâik-antilâik çatışması değil, Kürt devletinin kuruluş aşaması’ Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan böyle söylüyor. Arıboğan, siyasallaşan yargının şaibe altında olduğunu, devletin hukuk sisteminin iflas ettiğini, yasama ve yürütmede kriz yaşandığını, devletin çökmek üzere olduğunu anlatıyor ve böyle bir çöküşten ya kaosun ya da askerî darbenin çıkması beklenir diyor. Söylediklerinin her kelimesine iştirak ettiğim Prof. Arıboğan , ‘Eğer sistem böyle giderse, devlet kendi içinde çatışmaya doğru giderse, iki yıl sürmez Türkiye’nin bölünmesi veya Kürt devletinin ortaya çıkması muhtemeldir(…) Türkiye’de çok ciddî bir uluslararası operasyon var şu anda. Adım adım Kürt devletine doğru gidiliyor’ diyerek ikazda bulunuyor. |
|
‘Eğer kapatma davası açılırsa…’
| ‘Eğer kapatma davası açılırsa…’
3/30/2008
|
|
![]() |
Gülay Göktürk |
|
Türkiye’nin gururu, aydınların yüz akı, büyük üstad, büyük insan İlhan Selçuk’un, 7 Şubat 2008 günü, yani Ak Parti aleyhinde kapatma davası açılmasından beş hafta önce bir konuşmasında söylediklerine bakın: “Her şey elden gidiyor. “İç savaş olmaz da, yani bir noktada eğer ortalık karışırsa, hem ekonomik hem siyasi olarak. Belki asker gelirse bir şey olabilir.” İşte böyle demiş üstad… Böylesine dobra bir ifadeye sık sık rastlayamayız. O yüzden, hepimiz iyi okuyalım bu satırları. İyi okuyalım ve tanıdığımız herkese de okutalım. Okutalım ki, günlerdir bilmiş bilmiş, “Hukuka karşı mı çıkıyorsunuz; hukuk bir gün herkese lazım olur” tekerlemesini tekrar edip duranlar, işin aslının ne olduğunu artık anlasın. Bu davanın açılması için aylardır kulis yapanların, baskı kuranların, akıl fikir verenlerin planlarını görsün. “Her şey elden giderken”, birşeyleri elde tutma ihtirasının, nasıl bütün Türkiye’yi ateşe verme gözü dönmüşlüğüne yol açabildiğini görüp ibret alsın. Hayır, artık bu saatten sonra, hiçbir güç ne bu halka, ne de dünyaya bu davayı hukuk diye yutturamaz. Bu dosyanın özü İlhan Selçuk’un bu satırlarında gizlidir ve bu gerçek artık Anayasa Mahkemesi hakimleri de dahil bütün Türkiye tarafından bilinmektedir. O yüzden de ben daha ilk günden beri, en büyük ihtimalin Anayasa Mahkemesi’nin bu davayı reddetmesi olduğunu söylüyorum. Çünkü böyle bir yıkım psikolojisinin kaçı kimin tarafından atanmış olursa olsun, Anayasa Mahkemesi üyelerinin çoğunluğuna sirayet etmiş bir psikoloji olacağına ihtimal veremiyorum. O yüzden de Pazartesi günü, Anayasa Mahkemesi’nin artık bu skandala bir nokta koymasını bekliyorum. Anayasa’nın bekçisi olması gereken bu kurum, Anayasa dışı rejim hevesleri içindeki gözü dönmüş bir kesim tarafından yazılan ve sahneye konmaya çalışılan kaos senaryolarına geçit vermemelidir. “Her şey elden gidiyor” sözünde, tehlikeli olduğu kadar acıklı bir taraf da var. 83 yaşında bir “dava adamı”nın hayatının son demlerinde, bütün hayatı boyunca inandığı her şeyin fos çıktığını; kazandığını sandığı bütün iktidar kalelerinin avuçlarının arasından kayıp gittiğini görmesi bireysel olarak trajik gerçekten. Ama ne yapalım ki, siz olmayacak bir davaya “amin” demişseniz; bütün hayatınızı, bütün “doğruları” bilen küçük bir yönetici elitin koca bir halkı tepesinde sopa sallayarak “adam etmesi” davasına adadıysanız böyle hüzünlü bir sonu da hak etmiş olursunuz. İlhan Selçuk’un derin hayal kırıklığı bir devrin sonunun müjdecisidir. Yeni bir devir açılıyor Türkiye’nin önünde. Ve her beyhude çırpınış bu yeni döneme giden yolu biraz daha kısaltıyor. |
|
“Ne Demirel’im ne Erbakan”
| “Ne Demirel’im ne Erbakan”
3/29/2008
|
|
![]() |
Yalçın Doğan |
|
“Ben Demirel olmam, şapkamı alıp gitmem. Ben Erbakan olmam. Sekiz saat ter içinde kalıp, sonra istifa etmem.” Yalçın Doğan/Hürriyet AKP’de Demirel ve Erbakan benzetmesi “BEN Demirel olmam, şapkamı alıp gitmem. Ben Erbakan olmam. Sekiz saat ter içinde kalıp, sonra istifa etmem.” AKP’ye açılan kapatma davasının ardından, bazı kapalı toplantılarda AKP’lilerin Tayyip Eroğan’a dönük gözlemi böyle. Ben şunu soruyorum: “Kapatma davası karşısında Erdoğan ne yapacak? Siyasal bir jargon var, vuruşarak çekilmek, böyle mi yapacak?” El el üstüne oturup bekleyecek mi, yoksa mücadele mi edecek? Aldığım yanıt geleceğin gündemi: “Çekilmek yok.” AKP, vuruşmak, demiyor. Ama, hukuki mücadelede sonuna kadar ısrarlı. OLAY FARKLI Demirel ve Erbakan benzetmesi bugünkü duruma uymuyor. Demirel’in başbakanlıktan ayrılması 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle bağlantılı. 12 Mart’ta istifa ediyor. 12 Eylül’de bir ay Gelibolu’da gözaltında tutuluyor, Ecevit’le birlikte. Meclis ve partiler feshediliyor. Erbakan’ın terlemesi ise, o günün deyimiyle, postmodern bir darbe, 28 Şubat imzalı. Oysa, şimdi darbe yok. Tamam yok, ama AKP şimdi her şeye yeni bir kılıf bulunduğu inancında. Onlara göre, globalleşen dünyanın hukuk yöntemi devrede. |
|
Aydın Doğan’a Ver Kurtul
| Aydın Doğan’a Ver Kurtul
3/29/2008
|
|
![]() |
Engin Ardıç |
|
“Aydın Doğan bu kadar sert davranmasaydı iş bu noktaya varmayacaktı… Uzun süredir bu yayın organlarında haber maber yok, birtakım orospu fotoğraflarını saymazsanız..” Engin Ardıç/Sabah Ver kurtul Aydın Doğan bu kadar sert davranmasaydı iş bu noktaya varmayacaktı… Bu bir avuç Bonapartist, evvelce yerden yere vurduğu Deniz Baykal’ı şimdi göklere çıkaracak kadar küçüldü. Öyle kalacaklardı. Uzun süredir bu yayın organlarında doğru dürüst haber maber yok, birtakım orospu fotoğraflarını saymazsanız: Salvo var, yaylım ateş var. Üstelik bu vahşi savaş “tarafsızlık ayağından” veriliyor ve bizlere de olmadık hakaretler ediliyor. Hakaret korosuna, geçici bir süre işsiz kalmış bazı arkadaşların ve beklediği iş teklifi bir türlü gelmeyen karta kaçmış şaklabanların da katıldıklarını görmek, yürek burkucu. Aydın Bey’in adamları eskisi gibi hükümet devirip hükümet kurduramıyorlar, kendilerine sonradan eklemlenen birtakım kaşalotların deyimiyle “mıç mıç” olamıyorlar, Aydın Bey de buna sinirleniyor. Kendi ticari açısından belki haklıdır ama olan da kamuoyunun sinirlerine oldu… İş parada bitiyor. Kaç gündür tartışılıyor ya, başbakan şimdi ne yapsın, nasıl bir yol izlesin? Anayasayı mı değiştirsin, referanduma mı gitsin, oturup efendi efendi savunma mı hazırlasın? Boyun mu eğsin, diklensin mi? Teslim mi olsun, dirensin mi? Ben başbakanın yerinde olsam, Aydın Bey’e istediği parayı verirdim. İnşaat mı yapmak istiyor, bıraksın yapsın, birkaç milyon dolar daha kazansın. Adamlarının da yargıyı ve orduyu, yani bürokrasiyi tahrik etmelerine gerek kalmaz. Görürüm ben o zaman attıklarında mangalda kül bırakmayan gemi arslanlarını… Bunların arasında öyle adi herifler vardır ki, “Tayyip de fena değilmiş canım” yazmazlarsa namerdim! |
|
Kazık, ancak demokrasi mücadelesiyle çıkar!
| Kazık, ancak demokrasi mücadelesiyle çıkar!
3/30/2008
|
|
![]() |
Hasan Cemal |
|
Kuru bir pazar yazısı okumak ister misiniz? Buyurun o zaman. |
|
Keşke çoban kadar olabilse
| Keşke çoban kadar olabilse
3/31/2008
|
|
![]() |
Emin Pazarcı |
|
Bizim ülkemizde cehalet diz boyu. Üstelik, en fazla da kendisini “aydın” olarak görenler arasında yaygın. Manken Aysun Kayacı televizyonda abuk-sabuk laflar etti. Önemli bir konuyu gündeme getirdiğini sanarak, “Ben vergi veriyorum. Vergisini vermeyen dağdaki çobanla benim oyum niye eşit?” diye sordu. [Emin PAZARCI] Yazar E-Posta * Çobanı küçümseyen bu davranışıyla ortalığı karıştırdı. Demokratlık adına ona cevap verenler de farklı bir bakış sergilemediler. Çobanı, Aysun Kayacı ile aynı konuma oturttular. Demokrasinin kurallarından bahsettiler, “Çoban da olsa eşit haklara sahiptir” türünden sözler sarf ettiler. Oysa, “çoban” deyip geçmemek lazım… Çoban, bizim cahil takımının sandığının tersine, son derece vasıflı bir insandır. Önemli özelliklere sahip olması gerekir. Onların yaptıkları işi kolay kolay kimse beceremez. Pek çoğumuzun küçümseyip, burun kıvırdığı çobanlık, sevk ve idare demektir. Çoban, tartışmasız zeki insandır. İlaveten cesur olmak zorundadır. En önemlisi de çalışkan ve atletik olmayan insanlara çobanlık işi verilmez. Şimdi sormak lazım: Aysun Kayacı da dahil, içinde yaşadığımız toplumda bütün bu özelliklere sahip kaç kişi çıkar? Üstelik, bu vasıflar da çobanlık için yeterli olmaz… Birine çobanlık verecekseniz bakarsınız: Acaba hayvan sağlığı konusunda yeterli bilgiye sahip midir? Gerektiğinde bir hayvanın tedavisini tek başına yapabilir mi? Dağ başında doğum yapan hayvanlara yardımcı olabilir mi? Bu kadarla da kalmaz… Çoban, tabiat konusunda bir uzmandır. Elinde hiçbir alet olmadan meteorolojik tahmin yapabilen adamdır. Gerektiğinde vahşi hayvanlarla mücadele eder. Bir güvenlik görevlisi gibi sürüsünü hayvan hırsızlarından korur. Çobanı hakir gören Aysun Kayacı, acaba bunların ne kadarını yapabilir? Hayvansal üretimin can damarıdır çoban… Sektörün en önemli temel taşıdır. Türkiye’de, sadece ve sadece çoban yokluğundan çöken sayısız işletme var. Bu ülkede trilyonlarca liralık yatırım yapılarak kurulan işletmeler çobanlara emanet ediliyor. Aysun Kayacı gibilere değil! Aysun Kayacı, “Ben vergi veriyorum, çoban vermiyor” diyor. Bu sözler de doğru değil. Bu ülkede çobanların yüzde 50′den fazlası sigortalı olarak çalışıyor ve devlete takır takır vergisini ödüyor. Bordrolu oldukları için vergi kaçırmaları da söz konusu değil. Dolaylı vergiler de cabası… Çobanın ürettiği et de piyasaya sürdüğü süt de vergiye tabi. Koyunun yapağısından ve sığırın derisinden de çeşitli aşamalarda değişik vergiler alınıyor. Çoban, hem üretime katkıda bulunuyor, hem de vergisini veriyor. Cehaletin dört bir yanı sardığı Türkiye’de çobanların değeri bilinmiyor, ama dünyanın pek çok ülkesinde çobanlar özel statüye sahipler… Onlara, İngiltere’de Kraliyet Ailesi göz bebeği gibi bakıyor. Yılın belli günlerinde sarayda ağırlıyor. Amerika’da “Kovboy” olarak adlandırılıyorlar. Kovboyların arasından senatörler ve valiler çıkıyor. Çoban, hem zor para kazanıyor, hem de üretim yapıp ülke ekonomisine katkıda bulunuyor. Çoban, katma değer üretiyor. Ey Aysun Kayacı, sen ne yapıyorsun? Hangi katma değeri üretiyorsun? “Çoban” deyip, küçümsüyorsun, ama… Boylu poslu herhangi bir çoban, podyuma çıkıp senin gibi elbise sergileyebilir. Ancak, sen onun yaptıklarının yüzde birini yapabilir misin acaba! |
|
Savcılar için Doğu Perinçek rehberi…
| Savcılar için Doğu Perinçek rehberi…
3/25/2008
|
|
![]() |
Hakan AYGÜN |
|
Doğu Perinçek’i yıllardır tanırım. Çok da severim. Renkli sohbetlerine bayılırım. Şeker bir “adam”dır. Mert bir adamdır. Davası uğruna “varlıklı ailesinden kalan son şamdan’ı bile satarak” proleterleşmeyi tercih etmiş inançlı bir dava adamıdır. Perinçek, verdiği görüntünün ve sivri açıklamalarının tersine çok da “yumuşak” bir insandır. Özel sohbetlerde kameraların önünde sizinle kavga eden o adam gider, onaylamadığı görüşleri bile “Sen de haklı olabilirsin” diye değerlendiren bir başka adam gelir.Perinçek de hissiyatıma göre beni sever. Ama hiç unutmuyorum bir gün Habertürk’teki canlı yayında, sorulan sorulara sinirlenince o kadar çok sevdiği beni bile “ABD ajanı” ilan etti. Ufuk Güldemir’le bendenizin CIA ajanları olduğumuzu, Habertürk TV’yi CIA’in kurdurduğunu açıkladı. Perinçek atıp tutarken, gocunacak bir şeyimiz olmadığından yerlere yattığımızı anımsıyorum. Kendi kanalımızda bize demediğini bırakmıyordu. Ama müdahale etmedik, sonuna kadar konuşmasını sağladık. Çünkü o Perinçek’ti, “ne yapsa yeri” ydi. Kendisini “siyasetin sempatik akıllı delisi” olarak kabullenmiştik. Yalçın Küçük de “aynı modelden”dir. Birbirlerine kızarlar, birbirlerini “Çin ajanı-Rus ajanı” ilan ederler. Sonra bir bakarsın, aynı safta buluşmuşlardır. Düşünsenize Bekaa’ya gidip, Apo’yla görüşen Perinçek daha sonra etnik Kürt siyasetinin “bir numaralı düşmanı” kesildi. Çünkü Apo’nun arkasındaki siyasi desteği partisine aktarmak istemişti. Olmayınca ipler koptu. Gerçi bunu terörist faaliyetler siyasete kanalize olsun, “terör bitsin” diye düşünerek yapmamıştı da diyemem… Daha sonra Perinçek ne zaman bana “sivri analizler” yapsa, hemen lafı yapıştırırdım: “Aman ağabey, sen beni bile CIA ajanı yapmıştın, boşversene ya!” İlk söylediğimde “Aa, öyle mi demiştim” diye zor anımsadığını anımsıyorum. Unutup, gitmişti. Anlık kızgınlıkla söylemişti. Aydınlık Gazetesi’nde bazen hakkımda çıkan haberlere şaşar kalırım. Bu yüzden de, ele geçirdiklerini iddia ettikleri haberlere pek güvenemem. Kendimden biliyorum, “sallama” yapabiliyorlar. Ya da kendi dünya görüşleri çerçevesinde “bir başka dünya yaratmaya çalıştıklarını” bilirim. Ya da “çok iyi analiz” yaparak, analizlerini “belge” gibi sunduklarını. Bunları niye anlatıyorum. Sayın savcı, Aydınlık ve Ulusal Kanal baskınında harıl harıl “devlete ait belge” arayıp da, bulamadıysa sakın şaşırmasın. Başka bir “gizli depoları” falan yok. Aynı şekilde Perinçek’in açıklamaları ve yayın organlarının yaptıkları yayınlara bakarak, Perinçek’in “darbeci askerlerle çok yoğun ilişkide” olduğu sanısına kapılanlara da bir “uyarı” borcum var. Askerler Perinçek’i neredeyse hiç sevmezler. Geçmişte kendisi ne zaman “şanlı silahlı kuvvetleri harekete çağıran” açıklamalar yaptıysa, şöyle demişimdir: “Tamam da abi, ne zaman askeri bir müdahale olsa, ilk içeri alınan sen oluyorsun” Ekranlarda göstermediği ama hep var olan hoşgörüsüyle gülerek, onaylar: “Valla, doğru söylüyorsun!” Şimdi cezaevine gönderilirken de, “Ergenekon soruşturmasının hedefinde ordumuz var” diye bağırdı. Ama hangi ordu? Perinçek’in ordusu mu? Öyle bir ordu hiç olmadı ki! |
|
Centilmence ölmek ne işe yarar ki?
| Centilmence ölmek ne işe yarar ki?
3/26/2008
|
|
![]() |
Gülay Göktürk |
|
Meşru müdafaa Sırf kendi canını kurtarmak için kanun yapmak şık kaçmazmış. Peki, kurbanlık koyun gibi boynunu uzatıp beklemek mi pek şık kaçıyor? Benzetmeyi hoş görün ama, idama giden bir mahkumdan itidalli ve hukuka saygılı davranmasını istemeye benziyor bu… Mahkum, büyük bir adli hata yapıldığını, suçsuz olduğunu söylüyor ve siz ona “Ne olursa olsun, hukuka saygılı olman ve itidalli davranman lazım” diye çıkışıyorsunuz. Ne için? Centilmenlik için… Centilmence ölmek ne işe yarar ki? Bir kere saygılı olmak için önce ortada bir hukuk olması lazım. Böyle bir iddianameyle iktidar partisini alaşağı etmeye çalışmak “hukuk” mu oluyor da saygı bekliyor? Bugün inkar edilemeyecek bir gerçek varsa o da şu: Şu anda yaşanan kriz bir hukuk krizi değil; mücadele de bir hukuk mücadelesi olarak yürümüyor. Kullanılan araçların hukuki araçlar olması kimseyi aldatmasın; bu tamamiyle siyasi bir mücadele; hem de siyasi bir ölüm kalım mücadelesi… Birileri, yargı yoluyla darbe peşinde… Ak Parti’nin boynuna ilmiği geçirmeye çalışıyor. Hükümeti düşürmek, partinin bütün önder kadrosunu siyasetten yasaklamak; özetle bu hareketi boğarak kendi ara rejimini kurmak istiyor. Bu şartlarda, hükümetin bu siyasi taarruza, bir başka siyasi taarruzla cevap vermesinden; siyasi parti kapatmayı düzenleyen yasaları değiştirerek – kaldı ki demokratikleştirme yönünde değiştirerek- varlığını korumaya çalışmasından daha doğal birşey olamaz. Bu, bir meşru müdafaadır. Bu, bir organizmanın kendi yaşam hakkını savunmasıdır. Böyle şartlarda canını kurtarmaya çalışana; “İyi ama dünyada hayatı tehlikede olan başka insanlar da var” demek, onu “sadece kendini düşünmekle” eleştirmek en hafifinden abes kaçar. Evet, normal koşullarda, bir hükümetin tam partisi için kapatma davası açılmışken parti kapatma maddesini değiştirmesi etik olarak eleştirilebilir; centilmence bulunmayabilir. Ama sorarım; seçimle yıkamadığını yargı yoluyla yok etmeye çalışmak pek mi centilmencedir; pek mi etiktir? Dün Ak Parti’ye “hukuka saygı” ve “itidal” dersi veren TÜSİAD üyelerine sormak isterdim: Misal bu ya; diyelim ki, ülkeyi yönetenler Anadolu burjuvazisine yer açmak için İstanbul burjuvazisini hedef tahtasına koymuş olsaydı; bunun için de hukuku kullanmaya kalkışsaydı; ticaret hukukunun, iş hukukunun kimi maddelerine akıl almaz yorumlar getirerek – mesela yeteri kadar milli olmadıkları; dış odaklarla bağlantıları tespit edildiği, bu yapılarıyla milli menfaatlere aykırı faaliyetlerde bulundukları gibi absürd suçlamalarla – şirketlerini kapatmaya ya da batırmaya çalışsaydı, Türkiye’nin en büyük şirketleri üç-dört kuşaktır biriktirdikleri her şeyi göz göre göre kaybetmek üzere olsalardı; itidallerini ne kadar koruyabilirlerdi? “Hukuk karşısında boynumuz kıldan ince” deyip el el üstünde mahkeme sonucu mu beklerlerdi; yoksa dünyayı birbirine mi katarlardı? Her şeye rağmen, hâlâ geç kalınmış değil. Hukuk hâlâ kurtarılabilir. Anayasa Mahkemesi’nin elinde, şu anda tamamiyle siyasi bir kapışmaya dönen bu durumu tekrar hukuk rayına sokma imkanı mevcut. Kapatmaya ilişkin iddianameyi reddettiler mi, sorun biter: Durum “meşru müdafaa” durumu olmaktan çıkar ve o zaman hepimiz de Ak Parti’den, siyasi partilerin kapatılmasını AB kriterlerine uydurmak da dahil, topyekün bir demokratik anayasa reformu bekleriz. Dolayısıyla, şu anda hukuka saygı demeçleri verenlerin, işlerin rayından çıkmasından endişe edenlerin yüzlerini çevirmeleri gereken yön, Ak Parti değil, Anayasa Mahkemesi olmalıdır. |
|
B PLANI…
| B PLANI…
3/26/2008
|
|
![]() |
Şamil TAYYAR |
|
Kapatma davası açılmadan önce, Ankara’nın bir dönem kulis karargahı olan RV restaurantta yemekteyiz. Masada ‘derin’ bir şahıs var. Şöyle dedi: ‘Yanlış işlerle uğraşıyorsun. Yakında darbe olacak!’ Son dönemde bu ‘darbe’ sözcüğüne sıkça rastladığım için çok önemsemedim. Zaten Ergenekon çetesi üyeleri de aynı tezi sürekli olarak işliyorlar. ‘Mümkün değil’ deyip ekledim: ‘Hem iç hem dış dinamikler buna müsait değil. En azından ABD’nin desteği olmadan cesaret bile edemezler.’ Gülerek cevap verdi: ‘ABD işi tamam. Uzlaşmaya varıldı.’ Ergenekon’un da 2009’da darbe hesabı içinde olduğunu hatırlattığımda ‘2009 yılına kalacağını sanmıyorum’ diyerek kısa vadeli felaket senaryosunu anlatmaya devam etti. Anlaşılıyor ki, uzun süre ‘darbe’ ihtimali üzerinden yürütülen psikolojik harekat, şimdi ‘ABD vizesi’ ile yüksek volümde sürdürülüyor. Tokuşturma siyaseti Haliyle bu diyalog, 29 Ekim 2007 tarihinde ‘ABD’nin B planı, darbe mi?’ başlıklı yazımı hatırlattı. O nedenle, bu yazının başlığını kısaltarak korudum. Başbakan Erdoğan’ın 5 Kasım Washington ziyaretini sorguladığım o yazıda şöyle demişim: ‘ABD’nin Türkiye’den iki konuda beklentisi var. Uzmanların çoğunluğu bu konuda hem fikirler. Nedir bunlar? 1-İran operasyonunda yanımızda ol. 2- Kuzey Irak’taki Kürt Devleti’nin ağabeyi ol.’ Devam ediyoruz: ‘Masada siyasi otoriteye istediklerini yaptıramayan ABD, ‘B’ planını devreye sokabilir. Bu planda askerlerle ilişkiler vardır. ABD 1 Mart tezkeresinden bu yana Türkiye ile ilişkileri iki eksende yürütmeye başladı… Atılan her adımda hükümet-TSK dengesi gözetildi.’ Mesela; 5 Kasım’da Başbakan Erdoğan’la birlikte Beyaz Saray’a giden Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun, 28 Şubat’ta yine ABD yolcusu oldu. Ziyaretin resmi gündemi, iki ülke arasındaki yüksek düzeyli savunma grubu toplantıları ve terörle mücadele konusuydu. Saygun, tam 9 gün bu ülkede kaldı. ABD Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral James Cartwright da 13 Mart’ta Ankara’ya geldi. ABD Devlet Başkan Yardımcısı Dick Cheney, iki günlük Türkiye ziyareti sırasında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’la da görüştü. Bu yoğun trafik, konusu ne olursa olsun ABD’nin askerlerle ilişkilere ‘özel önem’ verdiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Diyetini istiyor Devam edelim. ABD şimdi ne istiyor? Diyor ki; ‘Terörle mücadelede destek verdim. İstihbarat desteği sağladım. Hava harekatına da kara harekatına da izin verdim. Şimdi sıra sizde?’ Aslında, karşı zaviyeden baktığınızda bu talepte anormal hiçbir şey yok. Cem Yılmaz reklamlarındaki küçük çocuklara bile sorsanız bilirler, uluslar arası ilişkilerde asıl olan menfaatlerdir. Kimse, kara kaşınıza kara gözünüze yardım etmez. ABD’nin ne istediğini yukarıda anlattık. Belki şimdi buna, Afganistan’ı da eklemek mümkün. Çünkü, Afganistan’da işler hiç de istendiği gibi gitmiyor. Kabil kuşatma altında ve Talibanlar ABD’ye her an büyük bir darbe vurabilir. Şu ana kadar ABD, AK Parti iktidarından istediğini koparamadı. Ne Afganistan ne İran ne de Kuzey Irak konusunda mutabakat yok. Düğmeye bastılar Makarayı geriye sarıp, eski yazıya tekrar dönelim: ‘Irak’ta AK Parti’yi yanında bulamayan ve bağımsız politika izlediği için kırgın olan ABD, yeni süreçte Türkiye ile el sıkışamazsa AK Parti’nin tasfiyesini öngören ‘B’ planına yönelebilir. Bunun için en uygun araç, askeri darbedir. Çünkü, sandık yoluyla bunun mümkün olmadığını gördüler…’ Ne zaman yazmışız? 29 Ekim 2007… Yani, yaklaşık 5 ay önce. ABD, Türkiye ile el sıkışabildi mi? Hayır. Peki ne oldu? AK Parti hakkında kapatma davası açıldı. Bu, bir darbe midir? Prof. Dr. Levent Köker’e göre öyle. Çünkü diyor; ‘İktidar partileri (DP ve AP) sadece darbeyle kapatıldı. Şimdi iktidar partisine kapatma davası açılıyor.’ Kısmen doğru bir tespit ama yeterli değil. Eğer ABD, AK Parti iktidarını gözden çıkarmışsa yerine yenisi koymak durumundadır. Çünkü, projelerine ‘vize’ verecek siyasi iktidara ihtiyaç var. Bu, mümkün mü? Biraz zor. CHP ile olmaz. MHP ile olmaz. O zaman? İşte o zamanı, asla aklınıza getirmeyin. Ya da, ABD, köşeye sıkıştırdığını düşündüğü AK Parti’yi pazarlık masasına yeniden çekmek istiyor. Eski yazımızda bu durumu şöyle özetlemişiz: ‘11 Eylül saldırısından sonra tüm dünyaya ‘ya benimlesin ya hedefimsin’ diye rest çeken Bush’un bu tekerlemesi, şimdi Türkiye için de geçer akçe oldu: Ya benimlesin, ya hedefimsin…’ Aynen öyle… ABD, bu mesajı şimdi AK Parti’ye daha güçlü vermeye başladı: ‘Ya benimlesin, ya yoksun…’ Ergenekon işine yaradı Eskisine göre şimdi eli daha güçlü. Bir de arkasına çaktırmadan Ergenekon’u aldı. Ergenekon’un hedefleri ile ABD’nin beklentileri ilk kez hayati bir noktada örtüştü. Nasıl PKK’yı Türkiye’ye karşı bir enstrüman olarak kullanıyorsa aynı şekilde Ergenekonu da kullanmaya başladı. İçerideki gelişmeleri, uluslar arası gelişmelerden bağımsız değerlendirmemiz mümkün değildir. Değerli okurlarımdan, pazartesi günkü yazımda kaleme aldığım çözüm önerilerimi, bir de bu gözle yeniden değerlendirmelerini istiyorum. Eğer iktidar partisi, içte ve dışarıda kendi üzerine oynanan bu oyunu fark etmeyip parlamentoda çıkaracağı birkaç kanunla durumu kurtaracağını sanıyorsa yanılıyor. Çözümü, ABD ile uzlaşmakta görüyorsa o da ayrı bir yol. Belki dava bir anda buharlaşabilir! Onun da muhasebesi çok iyi yapılmalıdır. Hülasa, komplo büyük Ergenekon küçük. |
|








