Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Düzensizlik içinde düzen!

Düzensizlik içinde düzen!

3/30/2008
Abdurrahman Dilipak

Ergenekon’u gözünüze çok yaklaştırmayın, arkasında derin devleti kaybedersiniz. Tıpkı gözünüze bir kibrit çöpünü fazla yaklaştırdığınızda, arkasında bir ormanı kaybedebileceğiniz gibi..

En az 40 tane Ergenekon var..
On binlerce silahlandırılmış kişiden söz ediyoruz.
Krizden korkmayın. Sivrisineklerle uğraşmayı bırakın ve bataklığı kurutmaya bakın..
Bataklığı bırakın, şeker kamışı yetiştirin..
Deprem oldu.. Tamam binalar yıkıldı, insanlar öldü! Ama hayat devam ediyor.. Her felaket yeni bir ders ve yeni bir fırsattır ve karanlık aslında aydınlığın yokluğudur..
Bir kere karar verince durmayacaksın.. Durursan düşersin. Arkana bakmayacaksın.. Vururlar..
Uzlaşma mı? Kulağa hoş geliyor.. Çağrıyı yapanların iyi niyetinden kuşkum yok. Ama sakın bu fikri destekleyenler, çeteye zaman kazandırmak için bu işe destek veriyor olmasınlar?.
Uzlaşıya evet; ama hukukta, ama insan haklarında, ama milli iradeye teslimiyette..
Zalimler karşısında tevazu zillettir.. Geri adım atarsanız, cür’et ve cesaretleri artar.. Toparlanır ve saldırırlar..
Doğru yolda ileri doğru, daima. Eğer yolun yanlışsa, eğer adil değilsen bin adım geri git.. Ama doğru yönde ileri doğru giderken, asla geri adım atma..
Eğer geri adım atarsanız, çete düzeni 1000 yıl sürer, 28 Şubatçıların dediği gibi.
Bu iş artık bitirilmeli. Bu fırsat iyi değerlendirilmeli.. Bir kez daha şu ya da bu gerekçe ile bu fırsat kaçırılırsa, bu bir felaket olur..
Kayıt dışı ekonomi ve kayıt dışı siyaset tasfiye edilmeden kimseye huzur yok..
Çetenin media ve sermaye içindeki uzantıları tasfiye edilmeden durmayacaklar.. Ellerindeki silahlar alınmadan tehlike saçmaya devam edecekler..
Çete kendi adamlarına yönelemez; artık oyun ortaya çıktı..
Türkü de, Kürdü de, Ermenisi de, Sünnisi de, Alevisi de, sağcısı da, solcusu da oynanan oyunun farkında..
Sıvas ve Başbağlar’da tetiği çeken eller aynı eldi..
PKK, Kürtlerin Ergenekon’u. Yabancı biri değil anlayacağınız.. Şehid anaları ve Cumartesi anneleri aynı acının ortağı aslında.. Tavşana kaç, tazıya tut!
Eğer karşı taraftan birini vururlarsa, o kahraman olur. Toplumsal öfke infiale dönüşür..
Dink olayını hatırlayın..
En tepedekini hedef almak gerekmiyor. Genelde en tepedeki, daha kolay kontrol edilebilsin diye daha zayıf biridir.. İkinci adam önemli.. Ve onun altındaki kriptolar..
En alttakiler tetikçi. Yukarıdakiler kendini savunamıyorsa, onlar tepedekine güvenmez. Karizma çizildi mi, iş göremezler.
Bir de taşeronlara dikkat..
İyi bir istihbaratla bunlara suçüstü yapmak mümkün.
Eğer vaktinde kontrol altına alınmazlarsa, bunlar ülkeyi kana bulayabilir..
On binlerce silahlı, binlerce motorize ekipten söz ediliyor..
Olaylara takılıp kalmamak, tehditlerle savrulmamak gerek..
Bu alemde her şey sahici.. Film setine benzemiyor hiçbir şey!
Düzensizlik içinde düzende, krizi yönetenler kârlı çıkar.
Tetik çekenle ambulansta bekleyen, hastanede tedavi eden, ilaç satan kişiler birbirlerinden habersiz aynı düzene hizmet ediyor olamaz mı? Mumcu’yu vuran, arkasından ağlayan, halkı ‘kahrolsun şeriat’ diye sokağa dökmeye çalışanların aynı kişiler olduğu gibi…
Kalabalıkları saymıyorum. Onlar saflar. Uymuş kalabalığa, gidiyorlar..
Bir deli bir kuyuya bir taş atar, 40 akıllı 40 gün uğraşır o taşı çıkartmak için..
Ve siz tam taşı çıkartırsınız, bir deli bir başka kuyuya bir taş daha atar..
Onların oyununun bir parçası olmayın. Kendi oyununuzu kurun. Rakibinizi iyi tanıyın, kendi içindeki çelişkileri, dış desteklerini, çıkış/kaçış yollarını tesbit edin.. Sizin bakmanız istenen yere değil, bakmamanız istenen yere bakın, projektörlerin aydınlattığı yere değil, karanlıkta kalan gerçeklere dikin gözünüzü.. Fotoğrafın bütününü görmeye çalışın.. Sabırlı olun..
Ve belki de önce kendi içinizde, size dost gözükenlere karşı dikkatli olmanız gerek..
Siyaset, maskeli baloya benziyor..
Kim kimden yana. Tehdit, şantaj, para, kadın, uyuşturucu.. her şey var bu alemde..
Bu derin yapı her ülkede var.. Globalleşme ilk önce derin devlette oldu.. Kayıt dışı ekonomi ve kayıt dışı siyaset global piyasada daha vahşi bir şekilde hükmünü sürdürüyor..
Bu şey, şeytanın iktidarından başka bir şey değil.. Şeytani bir düzen ve bu mücadele uzun sürecek bir mücadeledir.
Bu derin masonik yapının arkasında şeytanın hileleri gizli ve şeytan bizim damarlarımızda dolaşıyor..
Savaş nefsimizde, ülkemizde, bölgemizde ve tüm dünyada anlayacağınız..
4. dünya savaşı başladı. (Üçüncüsü soğuk savaştı). Ölenin niye öldüğünü, öldürenin niye öldürdüğünü bilmediği bir savaş..
Düzensizlik içinde bir düzen: Başkalarının acıları üzerine kendine mutluluk, başkalarının kanları üzerine kendine iktidar, başkalarının yoksulluğu üzerine kendine zenginlik hayal edenlerin iktidarı..
Batı, bir yüzyıla dört dünya savaşı sıkıştırdı ya! Bravo!.. Dördüncüsü, Fukuyama’nın kehanete dönüşen öngörüsündeki gibi (o aslında başka bir şeyi anlatmaya çalışmıştı ama) tarihin sonunu getirecek bir kıyamet savaşı ya da Huntington’un kehanetindeki gibi medeniyetler arası bir savaş olmasın sakın!
Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler. Gün doğmadan neler doğar..
O bilir, görür, duyar ve gerçek hüküm/iktidar sahibidir. Ecele, kadere, rızka hükmeden O’dur.. O zaman ne gam.
Bize hayır gibi gelen şeyde şer, şer gibi gelen şeyde hayır olabilir. Sonunda herkes kendi kaderine koşmaktadır.. Allah (cc), serveti ve iktidarı topluluklar arasında döndürüp dolaştırmaktadır..
Karanlığın en koyu anı, aydınlığa en yakın olduğu zamandır. Kemal, zevalin eşiğidir.. Her doğan öler. Yükselen düşer.. Sonuçta hayat devam etmektedir. Yaşamak işte böyle bir şeydir! Ve yaşamak; sorumluluklarının bilincinde olup, gereğini yerine getirenler için güzeldir.
Selam ve dua ile..

31 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Ak Parti kapatılır, darbe olursa neler olur?

Ak Parti kapatılır, darbe olursa neler olur?

3/29/2008
Hasan Celal Güzel

Çetelerle baş edilemezse, AK Parti kapatılırsa ve askerî müdahale yapılırsa hangi gelişmeler olacaktır? Böyle bir şeye mâni olmak için ne yapılmalıdır?

Hasan Celal Güzel’in yazısı…

‘Lâik-antilâik çatışması değil, Kürt devletinin kuruluş aşaması’

Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan böyle söylüyor. Arıboğan, siyasallaşan yargının şaibe altında olduğunu, devletin hukuk sisteminin iflas ettiğini, yasama ve yürütmede kriz yaşandığını, devletin çökmek üzere olduğunu anlatıyor ve böyle bir çöküşten ya kaosun ya da askerî darbenin çıkması beklenir diyor. Söylediklerinin her kelimesine iştirak ettiğim Prof. Arıboğan , ‘Eğer sistem böyle giderse, devlet kendi içinde çatışmaya doğru giderse, iki yıl sürmez Türkiye’nin bölünmesi veya Kürt devletinin ortaya çıkması muhtemeldir(…) Türkiye’de çok ciddî bir uluslararası operasyon var şu anda. Adım adım Kürt devletine doğru gidiliyor’ diyerek ikazda bulunuyor.
Yıllardır bunları yazıp çiziyoruz ama ne yazık ki gözlerini siyasî hırs bürümüş Neo-İttihatçılara bir türlü anlatamadık. Deniz Hoca, günlük olayların dışına çıkarak meseleyi geniş bir perspektiften değerlendiriyor.
* * *
Sayın Baykal, CHP’liler, ulusalcılar, jakobenler, darbe heveslileri, halâskâr hukukçular, medya bülbülleri! Kulaklarınızı açın da dinleyin… 27 Mayıs’ta da, 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de, 28 Şubat’ta da uluslararası çevrelerin Türkiye üzerinde oyunları olmuştur. Her defasında Türk demokrasisi yara almış, ekonomi çökmüş, dış itibarımız zedelenmiş ve Türkiye yıllarca geriye gitmiştir. Fakat, bütün bu kayıplardan sonra normal sisteme dönülebilmiştir.
Lâkin bu defa durum çok farklıdır. Eğer bu istikrarsızlık böyle devam ederse ve bir de darbe yapılırsa, devletin çökmesi ve Türkiye’nin bölünmesi kaçınılmazdır.
Çetelerle baş edilemezse, AK Parti kapatılırsa ve askerî müdahale yapılırsa şu gelişmeler olacaktır:
1. İçeride, bu defa halkın direnişi olacak ve müdahaleciler sert ve kanlı uygulamalara girişeceklerdir. Bu da Türkiye’yi bir ‘iç savaş’a götürecektir.
2. Türkiye, Avrupa Parlamentosu’ndan ve uluslararası kuruluşlardan atılacak ve AB yolu tamamen kapanacaktır.
3. Ermeni iftiraları uluslararası mahfillerde kabul edilecek; Türkiye’den tazminat ve toprak istenecektir.
4. Güneydoğu’da Kürtçü terörün desteğinde ayaklanmalar başlayacak; bunun üzerine sert şeklide gidecek olan darbe yönetimine karşı, başta ABD olmak üzere Batılı güçler müdahalede bulunacaktır.
5. Sonuç olarak, Türkiye bölünecek ve Kürdistan kurulacaktır.
Zaten, Türkiye üzerindeki uluslararası operasyonun nihaî hedefi de budur. Bu gelişmeler sonunda, aynen İttihatçılar gibi darbeci güçler de kaçacak delik arayacaktır ama iş işten geçmiş olacaktır.
İttihatçıların vatansever olmadıkları söylenebilir mi? Bu ‘halâskâran-ı zâbitan’ elbette vatanseverdi. Ancak bu duyguları, koskoca imparatorluğun yıkılmasına ve Türkiye topraklarının sekizde bire inmesine engel olamadı. Aynı Enver, Talât, Cemal paşalar gibi, bizim darbeci generaller de, Deniz Baykal da, CHP’liler de, ulusalcılar da, yüksek yargı mensupları da, jakobenler de vatanseverdir. Lâkin, sebep oldukları istikrarsızlık ve çöküntü, Türkiye’yi onların da istemedikleri bir mecraya hızla sürüklüyor…
12 Eylül döneminde bir akşam Demirel bana, ‘Bu vatanı, halâskârlardan halâs etmek lâzımdır’ (kurtarıcılardan kurtarmak) demişti. Ne kadar doğru bir teşhis… Lâkin, ‘Varâk-ı mihrü vefayı kim okur, kim dinler ki?’ Beni dinlemiyorsanız, bari Cemal Paşa’nın torunu ile Mahir Kaynak’ın kızını dinleyin…
* * *
O halde, bu operasyona mâni olmak için ne yapılmalıdır?
1. Türkiye’nin sorumluluğunu taşıyan bütün çevrelerin birlikte hareket etmesi sağlanmalıdır.
2. Sadece AK Parti için değil, Türk demokrasisini rayına oturtmak için, Anayasa ‘nın siyasî partilerin kapatılmasıyla ilgili 68. ve 69. maddeleri ile Siyasî Partiler Kanunu âcilen değiştirilerek Venedik Kriterleri çerçevesinde düzenleme yapılmalıdır.
3. Ergenekon Çetesi üzerine, TSK’daki bağlantılarıyla birlikte sonuna kadar gidilmelidir.
4. Yeni Anayasa hazırlanıp yürürlüğe konularak devletin işletilmesi mümkün kılınmalıdır.
5. Yargı Reformu yapılarak yargının siyasallaşmasına son verilmelidir.
6. Devletin istihbarat birimleri güçlendirilmeli ve antidemokratik oluşumlara karşı aktif hâle getirilmelidir.
Bu ve benzeri tedbirler zamanında alınamazsa ve Türkiye uluslararası güçlerin kolaylıkla at oynattığı bir saha olmaktan çıkarılamazsa, şehitlerimizin kanı üzerinde yükselen bu devleti, hiç kimse bölünmekten ve yıkılmaktan kurtaramaz.

31 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

‘Eğer kapatma davası açılırsa…’

‘Eğer kapatma davası açılırsa…’

3/30/2008
Gülay Göktürk

Türkiye’nin gururu, aydınların yüz akı, büyük üstad, büyük insan İlhan Selçuk’un, 7 Şubat 2008 günü, yani Ak Parti aleyhinde kapatma davası açılmasından beş hafta önce bir konuşmasında söylediklerine bakın: “Her şey elden gidiyor.
Tuhaf bir durum var. Bakalım ne olacak? Şimdi yalnız iki tane şey var. Eğer kapatma davası açılırsa, bir de üstüne ekonomik kriz gelirse, Türkiye biraz karışırsa belki bir umutlar doğabilir yani. Çünkü normal yollardan bunları mümkün değil yani.” Anlaşılan birileri, “İyi söylüyorsun da, ya iç savaş çıkarsa, oluk gibi kardeş kanı akarsa” demiş ki, ertesi günü yani 8 Şubat’ta biraz daha açmış bu söylediklerini:

“İç savaş olmaz da, yani bir noktada eğer ortalık karışırsa, hem ekonomik hem siyasi olarak. Belki asker gelirse bir şey olabilir.” İşte böyle demiş üstad… Böylesine dobra bir ifadeye sık sık rastlayamayız. O yüzden, hepimiz iyi okuyalım bu satırları. İyi okuyalım ve tanıdığımız herkese de okutalım. Okutalım ki, günlerdir bilmiş bilmiş, “Hukuka karşı mı çıkıyorsunuz; hukuk bir gün herkese lazım olur” tekerlemesini tekrar edip duranlar, işin aslının ne olduğunu artık anlasın.

Bu davanın açılması için aylardır kulis yapanların, baskı kuranların, akıl fikir verenlerin planlarını görsün. “Her şey elden giderken”, birşeyleri elde tutma ihtirasının, nasıl bütün Türkiye’yi ateşe verme gözü dönmüşlüğüne yol açabildiğini görüp ibret alsın.

Hayır, artık bu saatten sonra, hiçbir güç ne bu halka, ne de dünyaya bu davayı hukuk diye yutturamaz. Bu dosyanın özü İlhan Selçuk’un bu satırlarında gizlidir ve bu gerçek artık Anayasa Mahkemesi hakimleri de dahil bütün Türkiye tarafından bilinmektedir. O yüzden de ben daha ilk günden beri, en büyük ihtimalin Anayasa Mahkemesi’nin bu davayı reddetmesi olduğunu söylüyorum. Çünkü böyle bir yıkım psikolojisinin kaçı kimin tarafından atanmış olursa olsun, Anayasa Mahkemesi üyelerinin çoğunluğuna sirayet etmiş bir psikoloji olacağına ihtimal veremiyorum.

O yüzden de Pazartesi günü, Anayasa Mahkemesi’nin artık bu skandala bir nokta koymasını bekliyorum. Anayasa’nın bekçisi olması gereken bu kurum, Anayasa dışı rejim hevesleri içindeki gözü dönmüş bir kesim tarafından yazılan ve sahneye konmaya çalışılan kaos senaryolarına geçit vermemelidir.

“Her şey elden gidiyor” sözünde, tehlikeli olduğu kadar acıklı bir taraf da var. 83 yaşında bir “dava adamı”nın hayatının son demlerinde, bütün hayatı boyunca inandığı her şeyin fos çıktığını; kazandığını sandığı bütün iktidar kalelerinin avuçlarının arasından kayıp gittiğini görmesi bireysel olarak trajik gerçekten. Ama ne yapalım ki, siz olmayacak bir davaya “amin” demişseniz; bütün hayatınızı, bütün “doğruları” bilen küçük bir yönetici elitin koca bir halkı tepesinde sopa sallayarak “adam etmesi” davasına adadıysanız böyle hüzünlü bir sonu da hak etmiş olursunuz. İlhan Selçuk’un derin hayal kırıklığı bir devrin sonunun müjdecisidir. Yeni bir devir açılıyor Türkiye’nin önünde. Ve her beyhude çırpınış bu yeni döneme giden yolu biraz daha kısaltıyor.

31 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

“Ne Demirel’im ne Erbakan”

“Ne Demirel’im ne Erbakan”

3/29/2008
Yalçın Doğan

“Ben Demirel olmam, şapkamı alıp gitmem. Ben Erbakan olmam. Sekiz saat ter içinde kalıp, sonra istifa etmem.”

Yalçın Doğan/Hürriyet

AKP’de Demirel ve Erbakan benzetmesi

“BEN Demirel olmam, şapkamı alıp gitmem. Ben Erbakan olmam. Sekiz saat ter içinde kalıp, sonra istifa etmem.”

AKP’ye açılan kapatma davasının ardından, bazı kapalı toplantılarda AKP’lilerin Tayyip Eroğan’a dönük gözlemi böyle. Ben şunu soruyorum:

“Kapatma davası karşısında Erdoğan ne yapacak? Siyasal bir jargon var, vuruşarak çekilmek, böyle mi yapacak?”

El el üstüne oturup bekleyecek mi, yoksa mücadele mi edecek? Aldığım yanıt geleceğin gündemi:

“Çekilmek yok.”

AKP, vuruşmak, demiyor. Ama, hukuki mücadelede sonuna kadar ısrarlı.

OLAY FARKLI

Demirel ve Erbakan benzetmesi bugünkü duruma uymuyor.

Demirel’in başbakanlıktan ayrılması 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle bağlantılı. 12 Mart’ta istifa ediyor. 12 Eylül’de bir ay Gelibolu’da gözaltında tutuluyor, Ecevit’le birlikte. Meclis ve partiler feshediliyor. Erbakan’ın terlemesi ise, o günün deyimiyle, postmodern bir darbe, 28 Şubat imzalı.

Oysa, şimdi darbe yok. Tamam yok, ama AKP şimdi her şeye yeni bir kılıf bulunduğu inancında. Onlara göre, globalleşen dünyanın hukuk yöntemi devrede.

31 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Aydın Doğan’a Ver Kurtul

Aydın Doğan’a Ver Kurtul

3/29/2008
Engin Ardıç

“Aydın Doğan bu kadar sert davranmasaydı iş bu noktaya varmayacaktı… Uzun süredir bu yayın organlarında haber maber yok, birtakım orospu fotoğraflarını saymazsanız..”

Engin Ardıç/Sabah

Ver kurtul

Aydın Doğan bu kadar sert davranmasaydı iş bu noktaya varmayacaktı…
Bir avuç darbeci gazeteci, cirmi kadar yer yakacaktı.

Bu bir avuç Bonapartist, evvelce yerden yere vurduğu Deniz Baykal’ı şimdi göklere çıkaracak kadar küçüldü. Öyle kalacaklardı.
Fakat hükümeti devirebilmek amacıyla, Aydın Bey’in yayın organları muhalefeti “şirazesinden” çıkardılar.

Uzun süredir bu yayın organlarında doğru dürüst haber maber yok, birtakım orospu fotoğraflarını saymazsanız: Salvo var, yaylım ateş var.

Üstelik bu vahşi savaş “tarafsızlık ayağından” veriliyor ve bizlere de olmadık hakaretler ediliyor.

Hakaret korosuna, geçici bir süre işsiz kalmış bazı arkadaşların ve beklediği iş teklifi bir türlü gelmeyen karta kaçmış şaklabanların da katıldıklarını görmek, yürek burkucu.

Aydın Bey’in adamları eskisi gibi hükümet devirip hükümet kurduramıyorlar, kendilerine sonradan eklemlenen birtakım kaşalotların deyimiyle “mıç mıç” olamıyorlar, Aydın Bey de buna sinirleniyor.

Kendi ticari açısından belki haklıdır ama olan da kamuoyunun sinirlerine oldu…
Aklı ermeyen birçok okuyucu bunların “laiklik mücadelesi” falan yaptıklarını sandı.

İş parada bitiyor.

Kaç gündür tartışılıyor ya, başbakan şimdi ne yapsın, nasıl bir yol izlesin? Anayasayı mı değiştirsin, referanduma mı gitsin, oturup efendi efendi savunma mı hazırlasın? Boyun mu eğsin, diklensin mi? Teslim mi olsun, dirensin mi?

Ben başbakanın yerinde olsam, Aydın Bey’e istediği parayı verirdim.

İnşaat mı yapmak istiyor, bıraksın yapsın, birkaç milyon dolar daha kazansın.
Hedefine ulaşınca yumuşar.

Adamlarının da yargıyı ve orduyu, yani bürokrasiyi tahrik etmelerine gerek kalmaz.
Doymayıp “daha daha” diye tutturmazlarsa tabii.

Görürüm ben o zaman attıklarında mangalda kül bırakmayan gemi arslanlarını… Bunların arasında öyle adi herifler vardır ki, “Tayyip de fena değilmiş canım” yazmazlarsa namerdim!
Fakat, Aydın Bey… Dimyat’a pirince giderken elinizdeki bulgurdan da olma tehlikeniz var…
Haddim olmayarak “dostça” söylüyorum.
Hükümeti batırmak uğruna ekonomi de batarsa, siz de bundan “asude” kalamazsınız. Sonuçta, herkes aynı gemidedir. Kimisi kaptan köşkünde, kimisi güvertede, kimisi makine dairesinde, ama aynı gemide.
Daha fazla germeseniz iyi edersiniz.
Bazı okurlardan, hele hele “internet çocuklarından” da ricamız şudur: Bize küfür etmek yüreklerini soğutacaksa ve kursaklarına ekmek koyacaksa, etsinler. Bağışlarız.
Fakat anlayıp dinlesinler, neyin ne olduğunu öğrensinler de öyle etsinler.

31 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Kazık, ancak demokrasi mücadelesiyle çıkar!

Kazık, ancak demokrasi mücadelesiyle çıkar!

3/30/2008
Hasan Cemal

Kuru bir pazar yazısı okumak ister misiniz? Buyurun o zaman.
Şu tespitler sona kalmasın:
Türkiye’de bugün tehlikede olan laik hayat tarzı, laik cumhuriyet değildir.
Demokrasidir asıl tehlikede olan.
Özgürlüklerdir.
Hukukun üstünlüğüdür.
‘Darbeciler’ başarı kazanır da AKP’yi kapattırırlarsa, bir taşla birden çok kuş vuracaklar.
Hiç aklınızdan çıkarmayın:
Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunu keserek bu ülkede demokrasiyi de, hukukun üstünlüğünü de, özgürlükçü düzeni de dumura uğratacak uğursuz bir süreci başlatmanın peşinde bu darbeciler.
Sizin umurunuzda mı AB?..
Bakın, İngiliz Financial Times gazetesi başyazısında ne diyor:
“Bir Avrupa ülkesi hayal edin ki, iktidar partisine ansızın kapatma davası açılsın; başbakanı ile cumhurbaşkanına siyaset yasağı istensin; üstelik bütün bunlar, ezici bir seçim zaferi kazanan seçilmiş hükümetin işbaşına gelmesinden birkaç ay sonra yaşansın…
Türkiye’ye hoş geldiniz!
İstediği kadar anayasal meşruiyet gibi bir incir yaprağıyla örtülmeye çalışılsın, bu çabalar, seçimle iktidarı ele geçiremeyenlerin bir darbesidir. Ve bu darbe başarılı sona yaklaşırsa, Türkiye Avrupa’yı unutsun gitsin.” (Financial Times, 22.03.08, s.6)
Yine soruyorum:
Sizin umurunuzda mı AB?..
‘Askeri’ ya da ‘hukuki’ darbecilerin belki de en büyük dertleri AB ile. Birinci sınıf demokrasiyle hukukun üstünlüğüne açılan bu yolu öncelikle kesmeyi amaçlıyorlar.
Size gelince…
Türkiye’nin AB yolu dinamitlenir ve ilişkiler askıya alınırsa, bu ülkede ekonominin de, aş ve iş sorununun da kötüye gideceğini biliyor musunuz?
Şurası kesin gibi:
Dış dünyada derinleşen finans krizi nedeniyle zaten gitgide kırılganlaşan Türk ekonomisi, AB ile ilişkilerin torpillenmesiyle kendini çok daha büyük bir istikrarsızlığın içinde bulacaktır.
AKP’yi kapatma davasıyla birlikte iç piyasalardan gelen ve artık saklanamayan kötü haberlerin yavaş yavaş manşetlere tırmandığını görüyor musunuz?
Çok ciddi bir tehlike bu.
Siz farkında mısınız?..
‘Darbeciler’ farkında bunun.
Ama onlardan öylesine sinyaller geliyor ki, Türkiye’yi 2001 Şubat krizindeki gibi bir yoksullaşma çukuruna yuvarlayacak böylesi tehlikelerin gerçekleşmesini AKP‘den bir an önce kurtulmak için neredeyse bir fırsat olarak görüyorlar.
‘Darbeciler’, demin de belirttiğim gibi, irtica tehlikesinden dem vurarak, Türkiye’de AB ile birlikte birinci sınıf demokrasinin yolunu kesmek istiyorlar.
Şunu bilmekte yarar var.
AB’ye ve birinci sınıf demokrasiye sırtını dönecek olan bir Türkiye’de yalnız aş ve iş sorunu çok daha kötüye gitmez, aynı zamanda bölücülük ve radikal İslamın eli çok daha güçlenir.
Bir an düşünün:
AKP, yalnız toplam oyların yüzde 46.6’sını değil, aynı zamanda Kürt oylarının da yüzde 55’ini almış bir parti. Öte yandan, yine Anayasa Mahkemesi’nde kapatılma sırasında olan DTP de geri kalan Kürt oylarıyla 21 milletvekiline sahip parlamentoda…
AKP ile birlikte DTP de kapatıldığı vakit, neredeyse bütün Kürt oyları cezalandırılmış olacak. Bu da, “Kürtlere bu ülkede demokratik siyaset yasaklanıyor; düşün arkamıza dağa çıkıyoruz!” diyenlerin sesinin çok daha gür çıkmasına ve etkili olmasına yarayacak.
Güneydoğu’da yangının 1990’lardaki gibi parlamasından ve radikal İslamcıların da, “Dini bütün olduğunuz için AKP’yi kapattılar; gelin bizim saflarımıza!” propagandasının etkili olmasından acaba Türkiye mi kazanacak? Aş ve iş sorunları bu ülkede daha iyiye mi gidecek? 40 milyar dolarlık cari açık nasıl kapatılacak vs…
İşler kötüye gidecek, kötüye…
AKP kapatıldı diyelim.
Siyaset yasakları da geldi.
Ne olacak siyasetin halleri?.. Siyaset sahnemiz çok daha keskinleşen bir cepheleşme ve kutuplaşma içinde bulmayacak mı kendisini? Uçlar güçlenmeyecek mi? Siyasi istikrarsızlık körüklenmeyecek mi?
AKP grubunu varsayalım şöyle ya da böyle böldünüz. Türkiye’de yeniden o güçsüz koalisyon hükümetleri dönemini açacaksınız?
Yine kayıp yıllar mı?..
Seçime gidildi diyelim.
AKP bir başka tabela altında ve Erdoğan’ın gölgesinde ya seçimleri bir daha tek başına kazanırsa?..
Ne olacak o zaman?..
Tek başına kazanamadı ve Türkiye yeniden o bölünmüş, güçsüz siyaset sahnesiyle birlikte 1990’ları oynamaya başladı.
Razı mısınız buna?..
O kayıp yılları mı özlediniz?
Kapatın o zaman AKP’yi!
Yine o soru:
Kapatma davasıyla birlikte rejime atılan kazık nasıl çıkar bu saatten sonra?
‘Yargısal darbe’ye itibar etmeyerek… Türkiye’yi siyasi partiler mezarlığı olmaktan kurtararak… ‘Sivil anayasa’yla demokrasi ve hukukun üstünlüğü yolunda adımlar atarak… Ve Türkiye’nin AB yolundaki tarihi yürüyüşünü kararlılıkla devam ettirerek…
Kısacası:
Kazık, demokrasi mücadelesiyle çıkar ancak…
İyi pazarlar!

31 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Keşke çoban kadar olabilse

Keşke çoban kadar olabilse

3/31/2008
Emin Pazarcı

Bizim ülkemizde cehalet diz boyu. Üstelik, en fazla da kendisini “aydın” olarak görenler arasında yaygın. Manken Aysun Kayacı televizyonda abuk-sabuk laflar etti. Önemli bir konuyu gündeme getirdiğini sanarak, “Ben vergi veriyorum. Vergisini vermeyen dağdaki çobanla benim oyum niye eşit?” diye sordu.

[Emin PAZARCI]

Yazar E-Posta
: epazarci@bugun.com.tr

*
Haber Tarihi
: 31 Mart 2008

Çobanı küçümseyen bu davranışıyla ortalığı karıştırdı. Demokratlık adına ona cevap verenler de farklı bir bakış sergilemediler. Çobanı, Aysun Kayacı ile aynı konuma oturttular. Demokrasinin kurallarından bahsettiler, “Çoban da olsa eşit haklara sahiptir” türünden sözler sarf ettiler. Oysa, “çoban” deyip geçmemek lazım… Çoban, bizim cahil takımının sandığının tersine, son derece vasıflı bir insandır.

Önemli özelliklere sahip olması gerekir. Onların yaptıkları işi kolay kolay kimse beceremez. Pek çoğumuzun küçümseyip, burun kıvırdığı çobanlık, sevk ve idare demektir. Çoban, tartışmasız zeki insandır. İlaveten cesur olmak zorundadır. En önemlisi de çalışkan ve atletik olmayan insanlara çobanlık işi verilmez. Şimdi sormak lazım:

Aysun Kayacı da dahil, içinde yaşadığımız toplumda bütün bu özelliklere sahip kaç kişi çıkar? Üstelik, bu vasıflar da çobanlık için yeterli olmaz… Birine çobanlık verecekseniz bakarsınız: Acaba hayvan sağlığı konusunda yeterli bilgiye sahip midir? Gerektiğinde bir hayvanın tedavisini tek başına yapabilir mi? Dağ başında doğum yapan hayvanlara yardımcı olabilir mi? Bu kadarla da kalmaz…

Çoban, tabiat konusunda bir uzmandır. Elinde hiçbir alet olmadan meteorolojik tahmin yapabilen adamdır. Gerektiğinde vahşi hayvanlarla mücadele eder. Bir güvenlik görevlisi gibi sürüsünü hayvan hırsızlarından korur. Çobanı hakir gören Aysun Kayacı, acaba bunların ne kadarını yapabilir?

Hayvansal üretimin can damarıdır çoban… Sektörün en önemli temel taşıdır. Türkiye’de, sadece ve sadece çoban yokluğundan çöken sayısız işletme var. Bu ülkede trilyonlarca liralık yatırım yapılarak kurulan işletmeler çobanlara emanet ediliyor. Aysun Kayacı gibilere değil!

Aysun Kayacı, “Ben vergi veriyorum, çoban vermiyor” diyor. Bu sözler de doğru değil. Bu ülkede çobanların yüzde 50′den fazlası sigortalı olarak çalışıyor ve devlete takır takır vergisini ödüyor. Bordrolu oldukları için vergi kaçırmaları da söz konusu değil. Dolaylı vergiler de cabası… Çobanın ürettiği et de piyasaya sürdüğü süt de vergiye tabi. Koyunun yapağısından ve sığırın derisinden de çeşitli aşamalarda değişik vergiler alınıyor. Çoban, hem üretime katkıda bulunuyor, hem de vergisini veriyor.

Cehaletin dört bir yanı sardığı Türkiye’de çobanların değeri bilinmiyor, ama dünyanın pek çok ülkesinde çobanlar özel statüye sahipler… Onlara, İngiltere’de Kraliyet Ailesi göz bebeği gibi bakıyor. Yılın belli günlerinde sarayda ağırlıyor. Amerika’da “Kovboy” olarak adlandırılıyorlar. Kovboyların arasından senatörler ve valiler çıkıyor. Çoban, hem zor para kazanıyor, hem de üretim yapıp ülke ekonomisine katkıda bulunuyor. Çoban, katma değer üretiyor.

Ey Aysun Kayacı, sen ne yapıyorsun? Hangi katma değeri üretiyorsun? “Çoban” deyip, küçümsüyorsun, ama… Boylu poslu herhangi bir çoban, podyuma çıkıp senin gibi elbise sergileyebilir. Ancak, sen onun yaptıklarının yüzde birini yapabilir misin acaba!

31 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Savcılar için Doğu Perinçek rehberi…

Savcılar için Doğu Perinçek rehberi…

3/25/2008
Hakan AYGÜN

Doğu Perinçek’i yıllardır tanırım. Çok da severim. Renkli sohbetlerine bayılırım. Şeker bir “adam”dır. Mert bir adamdır. Davası uğruna “varlıklı ailesinden kalan son şamdan’ı bile satarak” proleterleşmeyi tercih etmiş inançlı bir dava adamıdır.

Perinçek, verdiği görüntünün ve sivri açıklamalarının tersine çok da “yumuşak” bir insandır. Özel sohbetlerde kameraların önünde sizinle kavga eden o adam gider, onaylamadığı görüşleri bile “Sen de haklı olabilirsin” diye değerlendiren bir başka adam gelir.Perinçek de hissiyatıma göre beni sever. Ama hiç unutmuyorum bir gün Habertürk’teki canlı yayında, sorulan sorulara sinirlenince o kadar çok sevdiği beni bile “ABD ajanı” ilan etti.

Ufuk Güldemir’le bendenizin CIA ajanları olduğumuzu, Habertürk TV’yi CIA’in kurdurduğunu açıkladı. Perinçek atıp tutarken, gocunacak bir şeyimiz olmadığından yerlere yattığımızı anımsıyorum. Kendi kanalımızda bize demediğini bırakmıyordu. Ama müdahale etmedik, sonuna kadar konuşmasını sağladık. Çünkü o Perinçek’ti, “ne yapsa yeri” ydi. Kendisini “siyasetin sempatik akıllı delisi” olarak kabullenmiştik. Yalçın Küçük de “aynı modelden”dir.

Birbirlerine kızarlar, birbirlerini “Çin ajanı-Rus ajanı” ilan ederler. Sonra bir bakarsın, aynı safta buluşmuşlardır. Düşünsenize Bekaa’ya gidip, Apo’yla görüşen Perinçek daha sonra etnik Kürt siyasetinin “bir numaralı düşmanı” kesildi. Çünkü Apo’nun arkasındaki siyasi desteği partisine aktarmak istemişti. Olmayınca ipler koptu. Gerçi bunu terörist faaliyetler siyasete kanalize olsun, “terör bitsin” diye düşünerek yapmamıştı da diyemem…

Daha sonra Perinçek ne zaman bana “sivri analizler” yapsa, hemen lafı yapıştırırdım: “Aman ağabey, sen beni bile CIA ajanı yapmıştın, boşversene ya!” İlk söylediğimde “Aa, öyle mi demiştim” diye zor anımsadığını anımsıyorum. Unutup, gitmişti. Anlık kızgınlıkla söylemişti. Aydınlık Gazetesi’nde bazen hakkımda çıkan haberlere şaşar kalırım. Bu yüzden de, ele geçirdiklerini iddia ettikleri haberlere pek güvenemem. Kendimden biliyorum, “sallama” yapabiliyorlar. Ya da kendi dünya görüşleri çerçevesinde “bir başka dünya yaratmaya çalıştıklarını” bilirim.

Ya da “çok iyi analiz” yaparak, analizlerini “belge” gibi sunduklarını. Bunları niye anlatıyorum. Sayın savcı, Aydınlık ve Ulusal Kanal baskınında harıl harıl “devlete ait belge” arayıp da, bulamadıysa sakın şaşırmasın. Başka bir “gizli depoları” falan yok. Aynı şekilde Perinçek’in açıklamaları ve yayın organlarının yaptıkları yayınlara bakarak, Perinçek’in “darbeci askerlerle çok yoğun ilişkide” olduğu sanısına kapılanlara da bir “uyarı” borcum var. Askerler Perinçek’i neredeyse hiç sevmezler.

Geçmişte kendisi ne zaman “şanlı silahlı kuvvetleri harekete çağıran” açıklamalar yaptıysa, şöyle demişimdir: “Tamam da abi, ne zaman askeri bir müdahale olsa, ilk içeri alınan sen oluyorsun” Ekranlarda göstermediği ama hep var olan hoşgörüsüyle gülerek, onaylar: “Valla, doğru söylüyorsun!” Şimdi cezaevine gönderilirken de, “Ergenekon soruşturmasının hedefinde ordumuz var” diye bağırdı. Ama hangi ordu? Perinçek’in ordusu mu? Öyle bir ordu hiç olmadı ki!

26 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Centilmence ölmek ne işe yarar ki?

Centilmence ölmek ne işe yarar ki?

3/26/2008
Gülay Göktürk

Meşru müdafaa
Bugünlerde Ak Parti’ye itidal tavsiye etmek, “hukuka saygılı bir şekilde sonucu beklemesini” istemek pek revaçta.

Sırf kendi canını kurtarmak için kanun yapmak şık kaçmazmış. Peki, kurbanlık koyun gibi boynunu uzatıp beklemek mi pek şık kaçıyor?

Benzetmeyi hoş görün ama, idama giden bir mahkumdan itidalli ve hukuka saygılı davranmasını istemeye benziyor bu… Mahkum, büyük bir adli hata yapıldığını, suçsuz olduğunu söylüyor ve siz ona “Ne olursa olsun, hukuka saygılı olman ve itidalli davranman lazım” diye çıkışıyorsunuz. Ne için? Centilmenlik için… Centilmence ölmek ne işe yarar ki?

Bir kere saygılı olmak için önce ortada bir hukuk olması lazım. Böyle bir iddianameyle iktidar partisini alaşağı etmeye çalışmak “hukuk” mu oluyor da saygı bekliyor? Bugün inkar edilemeyecek bir gerçek varsa o da şu: Şu anda yaşanan kriz bir hukuk krizi değil; mücadele de bir hukuk mücadelesi olarak yürümüyor. Kullanılan araçların hukuki araçlar olması kimseyi aldatmasın; bu tamamiyle siyasi bir mücadele; hem de siyasi bir ölüm kalım mücadelesi… Birileri, yargı yoluyla darbe peşinde…

Ak Parti’nin boynuna ilmiği geçirmeye çalışıyor. Hükümeti düşürmek, partinin bütün önder kadrosunu siyasetten yasaklamak; özetle bu hareketi boğarak kendi ara rejimini kurmak istiyor. Bu şartlarda, hükümetin bu siyasi taarruza, bir başka siyasi taarruzla cevap vermesinden; siyasi parti kapatmayı düzenleyen yasaları değiştirerek – kaldı ki demokratikleştirme yönünde değiştirerek- varlığını korumaya çalışmasından daha doğal birşey olamaz. Bu, bir meşru müdafaadır.

Bu, bir organizmanın kendi yaşam hakkını savunmasıdır. Böyle şartlarda canını kurtarmaya çalışana; “İyi ama dünyada hayatı tehlikede olan başka insanlar da var” demek, onu “sadece kendini düşünmekle” eleştirmek en hafifinden abes kaçar. Evet, normal koşullarda, bir hükümetin tam partisi için kapatma davası açılmışken parti kapatma maddesini değiştirmesi etik olarak eleştirilebilir; centilmence bulunmayabilir. Ama sorarım; seçimle yıkamadığını yargı yoluyla yok etmeye çalışmak pek mi centilmencedir; pek mi etiktir?

Dün Ak Parti’ye “hukuka saygı” ve “itidal” dersi veren TÜSİAD üyelerine sormak isterdim: Misal bu ya; diyelim ki, ülkeyi yönetenler Anadolu burjuvazisine yer açmak için İstanbul burjuvazisini hedef tahtasına koymuş olsaydı; bunun için de hukuku kullanmaya kalkışsaydı; ticaret hukukunun, iş hukukunun kimi maddelerine akıl almaz yorumlar getirerek – mesela yeteri kadar milli olmadıkları; dış odaklarla bağlantıları tespit edildiği, bu yapılarıyla milli menfaatlere aykırı faaliyetlerde bulundukları gibi absürd suçlamalarla – şirketlerini kapatmaya ya da batırmaya çalışsaydı, Türkiye’nin en büyük şirketleri üç-dört kuşaktır biriktirdikleri her şeyi göz göre göre kaybetmek üzere olsalardı; itidallerini ne kadar koruyabilirlerdi?

“Hukuk karşısında boynumuz kıldan ince” deyip el el üstünde mahkeme sonucu mu beklerlerdi; yoksa dünyayı birbirine mi katarlardı?

Her şeye rağmen, hâlâ geç kalınmış değil. Hukuk hâlâ kurtarılabilir. Anayasa Mahkemesi’nin elinde, şu anda tamamiyle siyasi bir kapışmaya dönen bu durumu tekrar hukuk rayına sokma imkanı mevcut. Kapatmaya ilişkin iddianameyi reddettiler mi, sorun biter: Durum “meşru müdafaa” durumu olmaktan çıkar ve o zaman hepimiz de Ak Parti’den, siyasi partilerin kapatılmasını AB kriterlerine uydurmak da dahil, topyekün bir demokratik anayasa reformu bekleriz.

Dolayısıyla, şu anda hukuka saygı demeçleri verenlerin, işlerin rayından çıkmasından endişe edenlerin yüzlerini çevirmeleri gereken yön, Ak Parti değil, Anayasa Mahkemesi olmalıdır.

26 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

B PLANI…

B PLANI…

3/26/2008
Şamil TAYYAR

Kapatma davası açılmadan önce, Ankara’nın bir dönem kulis karargahı olan RV restaurantta yemekteyiz.

Masada ‘derin’ bir şahıs var. Şöyle dedi: ‘Yanlış işlerle uğraşıyorsun. Yakında darbe olacak!’

Son dönemde bu ‘darbe’ sözcüğüne sıkça rastladığım için çok önemsemedim. Zaten Ergenekon çetesi üyeleri de aynı tezi sürekli olarak işliyorlar. ‘Mümkün değil’ deyip ekledim: ‘Hem iç hem dış dinamikler buna müsait değil. En azından ABD’nin desteği olmadan cesaret bile edemezler.’

Gülerek cevap verdi: ‘ABD işi tamam. Uzlaşmaya varıldı.’

Ergenekon’un da 2009’da darbe hesabı içinde olduğunu hatırlattığımda ‘2009 yılına kalacağını sanmıyorum’ diyerek kısa vadeli felaket senaryosunu anlatmaya devam etti.

Anlaşılıyor ki, uzun süre ‘darbe’ ihtimali üzerinden yürütülen psikolojik harekat, şimdi ‘ABD vizesi’ ile yüksek volümde sürdürülüyor.

Tokuşturma siyaseti

Haliyle bu diyalog, 29 Ekim 2007 tarihinde ‘ABD’nin B planı, darbe mi?’ başlıklı yazımı hatırlattı. O nedenle, bu yazının başlığını kısaltarak korudum. Başbakan Erdoğan’ın 5 Kasım Washington ziyaretini sorguladığım o yazıda şöyle demişim: ‘ABD’nin Türkiye’den iki konuda beklentisi var. Uzmanların çoğunluğu bu konuda hem fikirler. Nedir bunlar? 1-İran operasyonunda yanımızda ol. 2- Kuzey Irak’taki Kürt Devleti’nin ağabeyi ol.’

Devam ediyoruz: ‘Masada siyasi otoriteye istediklerini yaptıramayan ABD, ‘B’ planını devreye sokabilir. Bu planda askerlerle ilişkiler vardır. ABD 1 Mart tezkeresinden bu yana Türkiye ile ilişkileri iki eksende yürütmeye başladı… Atılan her adımda hükümet-TSK dengesi gözetildi.’

Mesela; 5 Kasım’da Başbakan Erdoğan’la birlikte Beyaz Saray’a giden Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun, 28 Şubat’ta yine ABD yolcusu oldu. Ziyaretin resmi gündemi, iki ülke arasındaki yüksek düzeyli savunma grubu toplantıları ve terörle mücadele konusuydu. Saygun, tam 9 gün bu ülkede kaldı.

ABD Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral James Cartwright da 13 Mart’ta Ankara’ya geldi. ABD Devlet Başkan Yardımcısı Dick Cheney, iki günlük Türkiye ziyareti sırasında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’la da görüştü.

Bu yoğun trafik, konusu ne olursa olsun ABD’nin askerlerle ilişkilere ‘özel önem’ verdiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Diyetini istiyor

Devam edelim.

ABD şimdi ne istiyor? Diyor ki; ‘Terörle mücadelede destek verdim. İstihbarat desteği sağladım. Hava harekatına da kara harekatına da izin verdim. Şimdi sıra sizde?’

Aslında, karşı zaviyeden baktığınızda bu talepte anormal hiçbir şey yok. Cem Yılmaz reklamlarındaki küçük çocuklara bile sorsanız bilirler, uluslar arası ilişkilerde asıl olan menfaatlerdir. Kimse, kara kaşınıza kara gözünüze yardım etmez.

ABD’nin ne istediğini yukarıda anlattık. Belki şimdi buna, Afganistan’ı da eklemek mümkün. Çünkü, Afganistan’da işler hiç de istendiği gibi gitmiyor. Kabil kuşatma altında ve Talibanlar ABD’ye her an büyük bir darbe vurabilir.

Şu ana kadar ABD, AK Parti iktidarından istediğini koparamadı. Ne Afganistan ne İran ne de Kuzey Irak konusunda mutabakat yok.

Düğmeye bastılar

Makarayı geriye sarıp, eski yazıya tekrar dönelim: ‘Irak’ta AK Parti’yi yanında bulamayan ve bağımsız politika izlediği için kırgın olan ABD, yeni süreçte Türkiye ile el sıkışamazsa AK Parti’nin tasfiyesini öngören ‘B’ planına yönelebilir. Bunun için en uygun araç, askeri darbedir. Çünkü, sandık yoluyla bunun mümkün olmadığını gördüler…’

Ne zaman yazmışız? 29 Ekim 2007… Yani, yaklaşık 5 ay önce. ABD, Türkiye ile el sıkışabildi mi? Hayır. Peki ne oldu? AK Parti hakkında kapatma davası açıldı. Bu, bir darbe midir? Prof. Dr. Levent Köker’e göre öyle. Çünkü diyor; ‘İktidar partileri (DP ve AP) sadece darbeyle kapatıldı. Şimdi iktidar partisine kapatma davası açılıyor.’

Kısmen doğru bir tespit ama yeterli değil.

Eğer ABD, AK Parti iktidarını gözden çıkarmışsa yerine yenisi koymak durumundadır. Çünkü, projelerine ‘vize’ verecek siyasi iktidara ihtiyaç var. Bu, mümkün mü? Biraz zor. CHP ile olmaz. MHP ile olmaz. O zaman?

İşte o zamanı, asla aklınıza getirmeyin.

Ya da, ABD, köşeye sıkıştırdığını düşündüğü AK Parti’yi pazarlık masasına yeniden çekmek istiyor. Eski yazımızda bu durumu şöyle özetlemişiz: ‘11 Eylül saldırısından sonra tüm dünyaya ‘ya benimlesin ya hedefimsin’ diye rest çeken Bush’un bu tekerlemesi, şimdi Türkiye için de geçer akçe oldu: Ya benimlesin, ya hedefimsin…’

Aynen öyle…

ABD, bu mesajı şimdi AK Parti’ye daha güçlü vermeye başladı: ‘Ya benimlesin, ya yoksun…’

Ergenekon işine yaradı

Eskisine göre şimdi eli daha güçlü. Bir de arkasına çaktırmadan Ergenekon’u aldı. Ergenekon’un hedefleri ile ABD’nin beklentileri ilk kez hayati bir noktada örtüştü. Nasıl PKK’yı Türkiye’ye karşı bir enstrüman olarak kullanıyorsa aynı şekilde Ergenekonu da kullanmaya başladı.

İçerideki gelişmeleri, uluslar arası gelişmelerden bağımsız değerlendirmemiz mümkün değildir. Değerli okurlarımdan, pazartesi günkü yazımda kaleme aldığım çözüm önerilerimi, bir de bu gözle yeniden değerlendirmelerini istiyorum.

Eğer iktidar partisi, içte ve dışarıda kendi üzerine oynanan bu oyunu fark etmeyip parlamentoda çıkaracağı birkaç kanunla durumu kurtaracağını sanıyorsa yanılıyor. Çözümü, ABD ile uzlaşmakta görüyorsa o da ayrı bir yol. Belki dava bir anda buharlaşabilir! Onun da muhasebesi çok iyi yapılmalıdır.

Hülasa, komplo büyük Ergenekon küçük.

26 Mart, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok