Atalar dini
| Atalar dini
28.02.2008
|
|
![]() |
Hayrettin Karaman |
|
hkaraman@yenisafak.com.tr Emekli bayan ilahiyat profesörünün başörtüsü yasağı ile ilgili sözlerini eleştiriyorduk. “Ataların yaptığı iyi bir şeydir, bugünün şartlarına da uygundur, devam ettirirsiniz. Ama atalarımızın yaptığının bugün artık iyiliği kalmadıysa, aleyhimize sonuçlar ortaya koyuyorsa, onlar hakkında kendimiz düşünmeliyiz. Demek ki herkesin kendi aklını kullanıp düşünmesi lazım. Hiç mi yanılmadı atalarımız? Bunu argüman olarak koyduğunuz zaman bunun karşısında durulmaz.” Müslümanların elinde Allah tarafından vahyedilmiş kitapları (Kur’an-ı kerim) ve önlerinde, Allah tarafından eğitilerek ümmete örnek olarak gönderilmiş peygamberleri (onun söyledikleri ve yaptıkları) var. Müslümanların dini, kendiliklerinden din uydurmuş veya ilahi olan dini bozmuş ataların yaşadığı ve miras bıraktığı din değildir. Müslümanların dini (İslam) Kur’an’a ve Peygamberimizin örnekliğine dayanmaktadır. Müslümanların ataları da dinlerini bu iki kaynaktan alarak öğrenmiş ve öğretmişlerdir. “Dini kaynaktan alarak öğrenme” işine ictihad denir. Kendileri ictihad edecek kadar alim olmayanlar elbette alim olan atalarının söylediklerine bakacaklar, hatta onlara değil (çünkü bunu da yapamazlar), kendi zamanlarında yaşayan hocalara soracaklardır. Hocalar “Biz Kur’an’a, sünnete bakmayız, bizim için yol gösterici olan müctehid atalarımızın söyledikleridir” derlerse hata etmiş olurlar. Doğrusu hem onların nasıl anladıklarına bakmak, hem de asıl bağlayıcı olan kaynaklara (Kur’a ve sünnete) bakmaktır. Ama bu da ilim ister, ilimsiz olmaz. Bu genel kaide (usul) açısından meselemize; yani başörtüsünün, daha doğrusu örtünmenin dindeki yerine ve hükmüne gelelim. “Ama atalarımızın yaptığının bugün artık iyiliği kalmadıysa, aleyhimize sonuçlar ortaya koyuyorsa, onlar hakkında kendimiz düşünmeliyiz.” Deniyor. Atalarımız Kur’an’a ve sünnete bakmışlar, kadınların başlarını da örtmelerinin farz, açmalarının haram olduğu sonucuna varmışlar. Bu konuda ihtilaf da etmemişler; bütün asırlarda “başörtüsünün Kur’an’da ve sünnette var, örtmenin farz olduğunu” söylemişler. Profesöre göre “bu anlayışın iyiliği kalmamış ve aleyhimize sonuçlar doğuruyormuş”. Tabii bu iki hükme de katılmamız mümkün değildir. Başörtüsünün farz olduğuna inanan milyardan fazla müslümana göre baş dahil örtünmek kötü değil, iyidir. Dar görüşlü, dindarlaşma düşmanı, laikçi, hak ve özgürlükleri yalnız kendileri için isteyen bir zümre, ellerindeki gücü kötüye kullanarak başörtüsünü yasaklamasa bundan kimsenin zarar gördüğü de yok. Dinimize göre eğer hayat zorunlu kılıyorsa, zorunluluk ölçüsüne göre haramlar ortadan kalkar. İşi, durumu, imkanları bir yerini açmasını gerekli kılan erkek ve kadın o yerlerini -gerekli olduğu sürece ve miktarda- açar. Şu halde örtünme emri hayatı güç, çekilemez hale getirmez. Ama okuyan bir kızımız başını örttüğü zaman “aklını örtmediği için” bundan bir zarar görmez, sıkıntı da çekmez. Sıkıntı örtmeden değil, bunu yasaklamaktan geliyor. Biz ilahiyatçılara düşen, zalimlerin yanında değil, mazlumların yanında yer almaktır. Her zaman söylüyorum, bir daha tekrar edeceğim: İslam’da başörtüsü yok diyenler bu düşünce ve inançlarını uyguluyorlar, izin versinler de var diyenler de kendi inanç ve görüşlerini uygulasınlar. Bir yerde dayatma varsa bunun atalara, babalara, analara, devlete ait olması neyi değiştirir? |
|
MHP’nin kimlik sınavı
| MHP’nin kimlik sınavı
28.02.2008
|
|
![]() |
Fehmi Koru |
|
f.koru@hotmail.com Açın, herhangi bir siyaset bilimi sözlüğüne bakın, ‘kaos’ sözcüğünün kimler tarafından hangi amaçla kullanıldığını göreceksiniz. ‘Kaos’ sözcüğü toplumda gerginlik yaratma projesinin bir aracıdır ve Hitler’in propaganda nazırı Goebbels’den beri de ‘psikolojik savaş’ aracı olarak sıkça kullanılmaktadır. Meclis’in anayasa değişikliğini “411 el kaosa kalktı” biçiminde değerlendirenler YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan’ın “Anayasa değişikliğiyle türban/başörtüsü yasağı kalktı, üniversite kapılarını başörtülü öğrencilere açın” talimatı sonrası için de aynı sözcüğü kullanıyorlar: Kaos. Bu işlerin ustası iki kalem, dün, birbirlerini tekrarı göze alarak, yazılarını baştan sona bu konuya ayırmışlardı. Neden ‘kaos’ olsun ki? Meclis’in gerçekleştirdiği anayasa değişikliği yürürlüğe girdi ve YÖK Başkanı Prof. Özcan’ın talimatı bazı üniversitelerde derhal uygulanmaya başladı. Uygulamayanlar var ve onlar ‘kaos’ teorisinden yararlanma yarışındalar; ancak bu ülkede yasalara karşı çıkanları cezalandıran, anayasayı tanımama suçunu ciddiye alan yargıçlar da bulunuyor. Yaygaralar yine de etkili; özellikle de MHP üzerinde… MHP lideri Devlet Bahçeli ve parti sözcüleri, ısrarla, YÖK Yasası’nın 17. maddesinde de değişiklik yapılması gerektiğini vurgulayıp duruyorlar. CHP lideri Deniz Baykal’ın Ak Parti için kullanageldiği “Ortaklarını sattılar” söylemini de ciddiye aldığı anlaşılıyor MHP yönetiminin; Ak Parti’yi mutabakatı bozmakla suçluyorlar. MHP’nin şu ana kadar başörtüsü konusunda izlediği çizgide ’samimi’ olduğunu sorgulamak için hiçbir sebebimiz bulunmuyor. Yalnız ülkenin önünü kesen, ciddi mağduriyetlere yol açan bir yasağın sona erdirilmesinde aktif rol üstlenmiş olmadı MHP, aynı zamanda kendi tabanına da güçlü bir mesaj verdi. Yasağın kalkmasının tek bir partinin kâr hanesine yazılmasını engellemek bile akıllı bir siyasi manevraydı. Ancak bu noktadan itibaren MHP hızla farklı bir zemine doğru kayıyor. CHP’nin ve “Başörtüsüne özgürlük istemeyiz” diye gırtlakları yırtılırcasına bağıranların bulunduğu zemin o. Herhalde MHP sözcüleri de dikkat ediyorlardır; kendi argümanlarını en çok kullananlar CHP sözcüleri. Onlar da “YÖK Yasası 17. madde değişsin” diyorlar, tıpkı değişikliğe rağmen yasak uygulamasını sürdüren rektörler gibi… Galiba bu noktada durup bir durum değerlendirmesi yapması gerekiyor MHP’nin… Yola çıkılırken Ak Parti de MHP gibi düşünüyordu. Yasada da değişiklik yalnız MHP’nin formülü değildi yani, Ak Parti’nin hukukçuları da -tereddütle birlikte- YÖK Yasası’na el atılması gerektiğine inanıyorlardı. Bu görüşten vazgeçmeleri iki sebepledir: Güvendikleri kalemlerin ve yansız olduğunu bildikleri hukukçuların uyarısıyla yasada yeni bir düzenlemeye gerek olmadığını anlamaları… AK Parti tabanının “Oyuna geliyorsunuz” uyarısı… Aynı görüşlerin ve uyarıların MHP’yi etkilememesi gerçekten garip… Hadi, daha ilk günden dillendirdiğimiz “Yasak yok ki, yeni yasal düzenlemeye ihtiyaç olsun” tezini ciddiye almak ters geliyor, Yargıtay’ın en itibarlı başkanlarından Prof. Sami Selçuk’un ‘hukuk bilgesi’ otoritesiyle yazdığı mütalaalar da mı dikkatlerinden kaçıyor? Prof. Selçuk, “Bu kadar çabaya gerek yok, sanal bir yasak bu, YÖK Başkanının talimatı kalkması için yeterli” görüşünü kaç kez seslendirdi, kimbilir… Bu teze sahip çıkan MHP’ye yakın hukukçular da var. O halde MHP kendisini yeniden CHP ile aynı zemine doğru iten yanlış tavırda neden ısrar ediyor? Bu tavrının her olaya ‘tuzak’ ve ‘oyun’ olarak yaklaşanları haklı çıkardığını ve MHP’ye farklı bir gözle bakılmasını getirdiğini nasıl fark etmiyor Devlet Bahçeli? Yoksa MHP içerisindeki ideolojik olarak MHP’den çok CHP’ye yakın bazı tiplerin mi baskısı söz konusu? Neyse ve hangi sebepse, MHP, şu andaki çalkantıdan olumsuz etkileniyor ve bu da ‘kaos’ görüntüsünden çıkar umanların ekmeğine yağ sürüyor… Titreyip kendine dönmek için bundan daha uygun zaman olamaz. |
|
“Post-modern darbenin yıldönümü…
| “Post-modern darbenin yıldönümü…
28.02.2008
|
|
![]() |
Davut Dursun |
|
ddursun@yenisafak.com.tr Belli tarihlerin toplumsal hafızamız için özel bir anlam ve önem ifade ettiğinden olacaktır ki bu tarihlerin her sene bir biçimde hatırlanması için belli programların icra edilmesi söz konusudur. Toplum hafızamızda yer eden bazı tarihlerin herkes için aynı anlam ve önemde olduğunu söylemek elbette zor. Zira herhangi bir olay ve gelişmenin bütün toplum bireylerince aynı şekilde algılanması, aynı önem ve değerde görülmesi mümkün değil. Neticede olayın büyüklüğü ve önemi ne kadar yüksek olursa olsun bunun algılanması kişisel tercihler ve değerlerce belirlenmektedir. Bugün takvimler 28 Şubat’ı gösteriyor. Bu günün Türkiye’de yaşayanlar için özel bir anlamı ve önemi olduğunda şüphe yok. Biz Türkiye’de yaşayan insanlar olarak takvimde 28 Şubat’ı gördüğümüzde ülkemizin son on yılına damgasını vuran pek çok siyasi gelişmeyi, birtakım olumsuzlukları, demokrasi dışı yöntemleri hatırlarız. Aslında bizim kolektif hafızamızda pek çok önemli tarih var. Mesela 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat gibi. Bu tarihleri değerlendirirken hepsinin ortak paydasına işaret etmekte yarar var. Buraya bir 14 Mayıs tarihini dahil etmiyoruz. Çünkü bunun anlamıyla öncekilerin hiçbir ortak paydası yoktur. Bu dört tarihin ortak paydası demokratik yöntemlerle ve meşru şekilde seçilmiş işbaşındaki hükümetlerin demokrasi dışı yöntemlerle ve birtakım zorlamalarla iktidardan uzaklaştırılmalarıdır. En basit ifade ile bu eylemlerin her biri birer darbedir. Eylemlerin şekli ve icra ediliş biçimleri arasında önemli farklılıklar var. Bu eylemler üzerinde durulurken aralarındaki farklılıkların gözden uzak tutulması gerektiği unutulmamalı. Mesela bir 27 Mayıs darbesi ile bir 28 Şubat aynı değildir. Hem sebepleri, eylemin niteliği, hem de icra ediliş şekli ve sonuçları açısından aynı değildir. Ama her ikisinde de ortak olan önemli bir özellik var ki o da her iki eylemin de meşru demokratik yöntemlerle seçilerek işbaşına gelmiş demokratik hükümetlerin silahlı güçlerin zorlamalarıyla görevden uzaklaştırılmış olmalarıdır. Hep tekrarlanan bir ifade vardır: Demokrasi bir kulalar rejimidir… Evet demokrasinin en bariz vasfı hukuk devletini mümkün kılması ve bunu temel ilke olarak hayata geçirmesidir. İktidar ilişkilerinin önceden konulmuş hukuk kurallarına göre cereyan etmesi, hem bireyler, hem de kurumlar açısından büyük faydalar sağlar. Bu çerçevede kimin nasıl iktidara geleceği, nasıl iktidardan gideceği, mevcut hükümetin nasıl düşürüleceği, yenisinin nasıl kurulacağı önceden belirlenmiş kurallara göre cereyan etmektedir. Mesela Meclis’te güven oyu alamayan bir hükümetin ülkeyi yönetmesi söz konusu olamaz, yine aynı şekilde Meclis çoğunluğu hükümete güvensizlik oyu vermişse o hükümetin devam etmesi düşünülemez. Bu durumda hükümetin istifa edip yerine güvenoyu alacak bir hükümetin kurulması gerekir… 28 Şubat’ta ne olmuştu sorusuna verilecek cevaplar birbirinden farklı olabilir. Herkesin 28 Şubat’ı biraz farklıdır. Aslında şekli olarak bakılırsa 28 Şubat’ta olan olağanüstü bir şey yoktur bile denebilir. Milli Güvenlik Kurulu normal toplantılardan birini yapmış. Gündemindeki konuları görüşmüş, aldığı kararları uzun bir bildiriyle kamuoyuna duyurmuştur. Ancak işin özüne inilip gelişmelerin oluş biçimine bakıldığında o günkü Milli Güvenlik Kurulu toplantısının olağan bir toplantı olmanın ötesinde olağanüstü bir nitelik gösterdiği, yapılan görüşmelerin ve alınan kararların bir dönüm noktası olduğu görülmektedir. Bir bakıma askeri kanadın gündeme ağırlığını koymaları ve tartışmaları yönlendirmeleriyle alınan kararların demokratik teamüllere ve ilişkilere uygun olmadığı ortadadır. Bir tür sivil üyelere dayatma şeklinde ortaya konulan kararların imzalanması, hükümete tavsiye edilmesi ve bunların icrası için önerilen takip mekanizması gibi uygulamalar bir yandan iktidardaki sivil hükümeti istifaya zorlarken diğer yandan normal demokratik mekanizmalar dışında hükümetin ve iktidar ilişkilerin tesisini gündeme getirmiştir. Tarihe “post-modern darbe” olarak geçen 28 Şubat sürecinin ülkeye, topluma ve belli kesimlere ödettiği ağır faturanın muhasebesi hala yapılmış değildir. Olağanüstülüklerin en bariz vasfı olan hukuksuzluklar, kayırmalar, karalamalar, adaletsizlikler, hırsızlıklar, talanlar ve haksızlıkların ne muhasebesi, ne de eleştirisi yapılabilmiştir. Unutmamak gerekir ki bu sürecin yol açtığı derin travmaların genellikle siyasi değerlendirmesi yapılmışsa da toplumun katlandığı banka hortumlamaları, çalıp çırpmalar, yolsuzluklar ve talanlar da bunun ayrılmaz bir parçası olmuştur. Ne yazık ki Türkiye 27 Mayıs’ın, 12 Mart’ın ve 12 Eylül’ün muhasebesini yapıp demokratik süreci rafa kaldıranları mahkeme önüne çıkaramadığı gibi 28 Şubat’ın muhasebesini de yapamamıştır. Bugün “28 Şubat iyi oldu, Türkiye’nin ödediği faturaya değdi. Milletimiz bu süreçle şu önemli kazanımlar elde etti” diyebilen biri var mıdır acaba? |
|
Duygusal kalite meselesi
| Duygusal kalite meselesi
28.02.2008
|
|
![]() |
Gökhan Özcan |
|
İnsanlar duygularını sulandırarak yaşamaya başladığında işin tadı kaçıyor. Benim uzun zamandır sıklıkla düşündüğüm ve epeyce rahatsızlık hissettiğim bir tespit bu… Başka bir ülkede hiç yaşamadım, Türkiye sınırları dışına da çıkmadım, halleri kavramak bakımından bu bir eksiklik olabilir. Ama Türkiye’nin birkaç kuşağıyla ayrı ayrı yaşadım. Bu zaman zarfında Türkiye çok ciddi ve aslında birçok yönden normal kabul edilemeyecek değişimler yaşadı. Bütün bunları göz önüne aldığımda, bırakın başka başka ülkelerde yaşamayı, ömrümün her on yılını bir başka gezegende geçirmiş gibi hissediyorum kendimi. Yaşamayanların asla anlayamayacağı, işi hemen basit bir eskiler-yeniler çatışmasına taşıyacağı zor bir vaziyet bu. Dünyanın son yüzyılı baş döndürücü bir hızda yaşadığı, belki de insanlığın daha önceki yüzyıllarına eş yeniliklerin ve değişimlerin yaşandığı doğru… Bu değişimi Türkiye’nin kendine özgü kimlik ve rejim sakarlıklarıyla daha da anlaşılmaz hale getirdiği de doğru… Ama yine de doğal kabul edemediğim, edilmesine de inanamadığım bir şey var ki, zihnim döne döne geliyor ve hep bu engele takılıyor. İnsani çözülmeden, insani eksilmeden, ruhsal yoksullaşmadan, medeni yoksunlaşmadan sözediyorum. Hayatın her yanını ahtapot gibi kıskıvrak yakalayıp sıkan bu çözülmeyi asla içime sindiremiyorum. Böyle bir şey olmuyormuş gibi, hayatın çoraklaşmasının hiç farkında değilmişim gibi yaşamayı da beceremiyorum. Tıpkı bu öğütücü döngüyü durdurmayı ya da hiç değilse bir parçası olmamayı beceremediğim gibi… Bir insan kalabilmek noktasında görebildiğim kadarıyla tek güvencem zihnimdeki bu isyan!.. Bu satırları yazarken de aslında tedirginlik yaşıyorum. “Sen neden bahsediyorsun be adam!” diyenler de, “Ne zannediyorsun kardeşim sen kendini, hem insanlara tepeden bakıyorsun, hem de kendini sütten çıkmış ak kaşık zannediyorsun” diye düşünenler mutlaka çıkacaktır. Çünkü artık “yazı” yazanların “insan”a ait “mesele”leri kendi üzerinden anlatarak vurgulamasının sadece üslupla ilgili olduğu, kişisel olmadığı inceliğine daha az rastlanıyor. Yine yazı yazanların bu işe azimle ve sabırla devam etmelerinin nedeni giderek o “az”la ilgili hale geliyor zaten, “çok”la değil. Lafı uzattım, aslında o insanî çözülmenin, o ruhsal yoksullaşmanın, o yaygınlaşan yüzeyselleşmenin önemli bir tezahürüne, duygusal kalite azalmasına yakından bakmaktı amacım. Gazeteler, televizyonlar, hayatın her yanını dolduran konuşmalar, insanların birbirine gönderdiği dijital mesajlar, selamlaşmalar, vedalar, dilekler, hayatın ifadelendirildiği her şey can sıkacak yoğunlukta bir duygusal klişeleşmenin, neredeyse ucuzlaşmanın izlerini taşıyor. Her akşam televizyonlarda “bir konu açın da ağlaşalım!” ahvalindeki medyatik kümeleşmeleri görüyoruz. Bu milletin en önemli hasletlerinden biri olan kanaatkârlığımızın, maddiyata tamah etmezliğimizin, para dağıtan ekran tezgâhlarında nasıl eriyip gittiğini, insanlarımızın üç kuruş para için ne hallere geldiğini görüyoruz. Bu toplumun yiğitlik/kahramanlık kültürünün tiraj/rating kurgularında nasıl ucuzlatıldığını görüyoruz. Görüyor muyuz? Sahiden görüyor muyuz? |
|
Kaosa kalkan eller kimin?
| Kaosa kalkan eller kimin?
28.02.2008
|
|
![]() |
Ali Bayramoğlu |
|
alibayramoglu@tnn.net Üniversite kapılarında sıkıntı yaşanıyor ve daha bir süre yaşanacağa benziyor. MHP, CHP ve AK Parti arasındaki başörtüsü gerginliği sürüyor. YÖK Yasası’nda değişiklik yapılıp yapılmayacağı henüz belli değil. CHP Anayasa Mahkemesi’ne ilk başvurusunu yaptı. Durum bu… Bu durum ne şaşırtıcı, ne de beklenmedik… Kimse üniversitelerdeki örtü yasağının bir çırpıda kalkacağı ve uygulamanın sorunsuz bir şekilde eşitlikçi olacağını düşünmüyordu. Bir direnç söz konusu olacaktı ve oldu. Anayasal yargı sayfası olacaktı ve açıldı. Önümüzdeki günlerde anayasal değişikliğin mahkeme marifetiyle tıkanmasına bile tanıklık edebilir Türkiye. İş köklü bir tartışma ve çatışmayla birlikte anayasa paketine ve halkoyuna kadar uzayabilir. Evet güzergahlar muhtelif… Ama varılacak nokta tek: Bu sorun eninde sonunda çözülecek, bu yasak eninde sonunda kalkacaktır. Şu an yaşanan ise bir kaos değil, bir “değişim, yüzleşme ve olgunlaşma süreci”dir, daha doğrusu bu sürecin bir fasılasıdır. Söz konusu olan bu süreç, temel özgürlüğün önünün açılmasına, bir yasağın kaldırılmasına yönelik, uzun sürme ihtimali olan, çatışmalı, ama her safhasında etkileşim, uzlaşma ve siyasal olgunluk üretecek bir süreçdir. Ve siyasal rejimde, demokraside ani kopuşlar olmadığı sürece tersine çalışma ihtimali yoktur… Türkiye’nin parlamentosu ve toplumsal iradesiyle bir yasağın, üstelik, kritik, sembolik, ülkeyi hasta eden bir yasağın kaldırılmasına yönelik ilk ve keskin adımı atmış olması önemlidir. Bugün tartışılan belki işin kaos kısmı, direnç ve gerginlik yönü… Ancak bu kısma dikkat kesilmekte fayda var. Zira yaşanan kaos sadece bir karışıklığa, tıkanmışlığa işaret etmiyor, “siyasi güç kavgalarının, onlar etrafında konumlanmış medya gruplarının güç gösterileri”ne de gönderme yapıyor. Nitekim bugünlerde birçok yazar ve gazeteci son gelişmelere bakarak ne doğru tahminde bulunduk, ne doğru manşetler attık tarzı yazılar kaleme alıyor. Ertuğrul Özkök’ün üniversitelerin farklı uygulamalarına bakarak, “yasağın kalktığı gün ‘Kaosa kalkan eller’ manşeti atarak ne kadar doğru yaptık” diyen yazısı buna sadece bir örnek… Peki gerçekten öyle mi? Burada bir kaosun (tutturulması pek zor olmayan) bir öngörüden çok, arzulanan, “hedeflenen bir amaç” haline dönüştüğünü sezmiyor mu insan? Tesettür gibi çetrefil, zihniyet yaralarına işaret eden, sistemin sembolik dokusunda tahribat yaratan, yaşam biçimi tekelini korumaya yönelik siyasi tepkiler üreten bir meselede kaosun kimileri için arzulanan bir amaç olabilmesi şaşırtıcı değildir. Onlar bu konuda ve birçok fasılda, 28 Şubat’tan tutun 27 Nisan’a kadar, sıkı performans sergilenmiş profesyonellerdir. Parlamentodaki anayasal değişiklik prosedürünü ve alınan sonucu, yani yasağın kalkmasını adeta gayri meşru ilan ederek, kimi üniversite rektörlerinin dirençlerine zemin hazırlayan, yasağa karşı olanlara prestij kırıcı bir dil tutturan, bununla yetinmeyip bir tür dindar ve diğer, örtülü ve örtüsüz kutuplarının içinden konuşan, kutuplaşmayı tersten tahrik eden bir “merkez medya anlayışı” kaosta taraf olmaktan öte bir anlam ifade etmez… Ancak bu kez mayanın tutacağını sanmıyoruz… 27 Nisan’da da tutmadı bu maya… Unutmadan ekleyelim: 57 ülkede 1,3 milyar Müslüman arasında araştırma yapan dünyanın önde gelen kamuoyu şirketi Gallup, başörtüsü, şeriat ve laiklik konularında Müslümanların ne düşündüğüne dair, 6 yıl süren dev bir araştırmanın sonuçlarını açıkladı. Buna göre “Türk vatandaşlarının yüzde 73′ü dinin hayatlarının önemli bir parçası olduğunu düşünüyor. Ancak konu şeriata geldiğinde sadece yüzde 7’si şeriat yasalarıyla yönetilmek istediğini söylüyor…” Gidiş budur… Ve bu gidiş Özkökgiller’e rağmen tersine dönmeyecektir… |
|




