Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Ha terörist, ha rektörist!.. Onlar “sınır içi”nde!

Ha terörist, ha rektörist!.. Onlar “sınır içi”nde!

26.02.2008
Hasan Karakaya

Askerlerimiz niye “sınır ötesi”ne geçti?.. Uçaklar, helikopterler ve toplarla, niye “dağ”ları bombalıyoruz?.. Askerlerimiz; gece-gündüz ve kar-kış demeden “kimler”in peşinde?.. Niçin “şehit” veriyoruz?.. Binlerce asker, kışlalarda rahat rahat talim etmek varken, şu karda-kışta kime karşı “operasyon” yapıyor?..
Elbette “terörist”lere karşı!.. Peki, biz kime ve niçin “terörist” diyoruz?..
Sözlükler, “terörist”i şu şekilde tarif ediyor: “Sürekli ve sistemli şiddet hareketlerinde bulunan, korku uyandırmaya uğraşan, insanları yıldırmaya ve dehşete düşürmeye çalışan kişi/kişilere terörist veya tedhişçi denir!”
Aynı sözlükler, “terörizm”i de şu şekilde tarif ediyor: “Terörü, siyasi fikrini yayma ve kabul ettirmede bir metod olarak kullanma görüşü!”
Demek oluyor ki;
“Sürekli ve sistemli şiddet uygulayan” kişiye, biz “terörist” diyormuşuz!.. Ayrıca; insanlar arasında “korku” uyandırmaya, onları “yıldırmaya” ve “dehşete düşürmeye” çalışan kişiye veya kişilere de “terörist” veya “tedhişçi” deniliyor!..
Terörün ve teröristin amacı;
“Kargaşa” çıkarmak ve “otoriteye başkaldırmak”tır!.. Bir “başıbozukluk” havası oluşturmaktır, “kaidelere, kanunlara ve otoriteye isyan etmek”tir!..
Böyle olduğu içindir ki;
Binlerce askerimiz “teröristlerin peşinde”dir, “terör yuvalarını imha etmeye” çalışmaktadır!..
Ve biz, yani 70 milyonluk vatan evladı, “askerinin arkasında”dır, onlara destek vermekte, “terörün kökünü kurutması” için dua etmektedir!..
Ki, ülkeye “huzur” gelsin!..
Ki, “hukuk” egemen olsun ve herkes yürürlükteki “anayasa”ya uysun!..
Evet, binlerce askerimiz işte bunun için Kuzey Irak’ta, işte bunun için “sınır ötesi”ndedir!..
REKTöRLER DE TERöR UYGULUYOR!
Pekiii… “PKK’lılar” birer “terörist”tir de, “bazı üniversite rektörler”i nedir?..
Onlara da “terörist diyebilir miyiz?..
Bana kalırsa, diyebiliriz!..
çünkü, onlar da; özellikle dünkü “uygulama”ları ve “beyanat”larıyla, “kurulu düzene isyan bayrağı” açmışlar; “anayasa”ya da, “yasa”lara da, “kanun” ve “talimat”lara da uymayacaklarını, “Meclis’i ve Cumhurbaşkanı’nı tanımadıklarını” deklâre etmişlerdir!..
Hele söyleyin;
Bir ülkede; “milli iradenin tecelligâhı” olan Meclis, hem de 411 gibi rekor bir oyla “bundan böyle üniversitelerde başörtüsü serbesttir” diye karar alıyor ve “devletin başı” konumundaki Cumhurbaşkanı da, “Aldığınız karar doğrudur” diye onay veriyor, “üniversitelerin başı” konumundaki YöK de; “Yeni bir yasaya ihtiyaç yok, Meclis’in kararı yeterlidir” diyor ama “bazı rektörler” buna karşı çıkıp; “Hayır, ben Anayasa’yı da yasaları da takmam” diyorsa; bunun adı “anarşi”, bunun adı “terör” değil de, nedir?..
Biz “PKK’lı terörist”leri niye “düşman” belliyoruz?.. “Birlik ve bütünlüğümüze saldırdıkları” için değil mi?.. “Bölücülük” yaptıkları ve bizim topraklarımızda “ayrı bir devlet, ayrı bir cumhuriyet” kurmaya çalıştıkları için değil mi?..
Peki, “bazı rektörler”in yaptığı ne?..
Dünkü tavır ve açıklamaları, onların “devlet içinde devlet” olmaya başladıklarının bir ilânı değil mi?..
“Türkiye Cumhuriyeti Anayasası”na karşı çıkmak, bir “ayrılıkçılık” hareketi başlatmak değil midir?.. Bu, bir “bölücülük” değilse, nedir?.. Bu, “üniversite Cumhuriyeti”nin bağımsızlığını ilân etmek değil midir?..
Evet, “üniversite Cumhuriyeti!”
Türkiye Cumhuriyeti “Cumhurbaşkanı”nın kararını tanımayan, Türkiye Cumhuriyeti “Meclis”inin iradesine ve dolayısıyla “millet iradesi”ne başkaldıran bir yapılanmaya, siz olsanız “ayrı bir cumhuriyet” demez misiniz?..
“Ayrı bir cumhuriyet!”
Yani, “üniversite Cumhuriyeti!
Cumhuriyet içinde Cumhuriyet!..
Devlet içinde devlet!..”
HIRİSTİYAN PAPAZLAR CUMHURİYETİ!
Peki, bazı rektörlerin “anayasaya ve yasalara isyan bayrağı” açarak başlattıkları “başkaldırı”nın sonunda ilân ettikleri “cumhuriyet” ve “devlet”in temel esasları ne?..
Yani, bunlar “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası”na karşı çıkarken, nasıl bir “yönetim modeli”ni amaçlıyorlar?..
Bana kalırsa, temeli “Hıristiyanlığa” dayanan bir “din devleti” istiyorlar!..
Biliyorum; “Hoppalaaa!. Bu da nereden çıktı?” diyorsunuz!..
Şuradan çıktı efendim:
Biliyorsunuz; “rektör” ve “profesör”ün, köken itibariyle anlamı “mahalle papazı” demektir!..
Evet, evet; “mahalle papazı!”
Sırtlarındaki cüppe de, “papaz cüppesi”dir!.
Yani “dinî bir simge” taşımaktadırlar!.
Şimdi, siz söyleyin;
“Mahalle papazı” olan, sırtında “papaz cüppesi” taşıyan bir insan, eğer “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası”na karşı çıkıyor ve bir “üniversite Cumhuriyeti”ni savunuyorsa, işte bu cumhuriyetin temel esaslarını “Hıristiyanlık” oluşturuyor demek değil midir?..
Lütfen dikkat;
“üniversite Cumhuriyeti”nin kurulduğu topraklar, bu ülke topraklarıdır… Evet, “nüfusunun yüzde 99′u Müslüman” olan bu ülkenin toprakları!..
Tekrar hatırlatalım;
Biz “PKK’lı teröristler”e niye karşı çıkıyorduk?..
Bu toprakları “kültürel” olarak da, “coğrafi” olarak da “bölmek” ve yerine “marksist/ateist bir devlet” kurmak istedikleri için, değil mi?..
“Terör”ün amacı böyledir de, “rektör”ün amacı farklı mıdır?..
Rektörlerin çoğu da; “nüfusunun yüzde 99′u Müslüman” olan bu topraklarda, temeli “Hıristiyanlığa” dayanan bir “Rektörler Cumhuriyeti”, bir diğer ifadesiyle “Papazlar Cumhuriyeti” kurmak istemiyorlar mı?..
EK 17. MADDE MAYINI!
İşin enteresan tarafı;
“Teröristler”in kullandığı “taktik” ile “rektörist”lerin kullandığı taktik, aynı…
Ne yapıyor teröristler?..
Yollara “mayın” döşüyorlar!..
Ki, askerler mayınların üzerine bassın ve ölsünler!
“Rektöristler” de, üniversite yollarına “mayın” döşüyorlar!.. Ki, “Hükümet” bu mayına bassın ve ilerleyemesin!..
O “mayın”ın adı, “Ek 17. Madde”dir!..
Ne diyor “rektörist”ler;
“Anayasa değişikliği yetmez, Ek 17. Madde’nin de değişmesi gerekir!”
Oysa, Ek 17. Madde’nin mevcut hali şöyle:
“Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.”
Peki, madde bu kadar “açık ve net” iken, Anayasa’nın değişen 10 ve 42. maddeleri de bu açık ve netliği daha da pekiştirirken, “rektöristler” bu maddenin değişmesini niye istiyor?..
İstiyorlar, çünkü;
“Başörtüsü” ve başörtüsünün “bağlama şekli” kanuna girsin ki, Anayasa Mahkemesi; “laik bir devlette dinî ibare olamaz” diye karar verip, yasayı iptal etsin!..
İşte bu “tuzak”tır!.. İşte bu, “üniversite yolu”na döşenmiş bir “mayın”dır!..
Tıpkı, “teröristler”in döşediği mayın gibi!..
REKTöRİSTLER İçİMİZDE!
Uzun lafın kısası;
Türk Silahlı Kuvvetleri, Kuzey Irak’ta, yani “sınır ötesi”nde, yani Kandil ve Gabar dağlarında “terör yuvaları”nı dağıtırken, biraz da “sınır içi”ne, yani “üniversite”lere baksa, hiç fena olmaz gibime geliyor!..
Zira, “birlik ve bütünlüğümüze yönelik saldırı”lar sadece “dışarıdan” değil, “içeriden” de geliyor!..
“Bölücü”ler sadece sınır ötesinde değil, onların bir kısmı, “Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde” ve burada “bölücülük” yapıyorlar!..
“Mayın” döşeyenler, sadece “teröristler” değil, “rektöristler” de aynı işi yapıyor!..
Teröristler, evet; “ayrı bir devlet” kurmak istiyorlar!.. Fakat, “rektöristler”in “devlet içinde devlet” olmaya başladıkları da apayrı bir gerçek!..
Ancak, şu da var:
“Terörist”leri bağrından söküp atmaya kararlı bu millet, bir gün gelir “bölücü rektöristler”e de hakettikleri cezayı verir!..
Keser döner sap döner,
Bir gün hesap döner!..
Ben, şimdilik bu kadarını söylüyorum!..
——
öğrenimi engellemek “suç”tur!
Anayasa’nın “13. Maddesi” diyor ki:
“Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”
Anayasa’nın “112. Maddesi” de diyor ki:
“Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla; a) Devletçe kurulan veya kamu makamlarının verdiği izne dayalı olarak yürütülen her türlü eğitim ve öğretim faaliyetlerine,
b) öğrencilerin toplu olarak oturdukları binalara veya bunların eklentilerine girilmesine veya orada kalınmasına engel olunması suç oluşturmaktadır.”
Demek oluyor ki; gerek devlet eliyle gerek özel hukuk kişileri aracılığıyla yürütülen eğitim ve öğretim faaliyeti, kişiler açısından bir kamu hizmeti ifade etmektedir. Bu sebeple; kamu makamlarının verdiği izne dayalı olarak yürütülen her türlü eğitim ve öğretim faaliyetinin engellenmesi, aynı zamanda kişilerin eğitim ve öğretim hakkının kullanılmasını engellemek olarak düşünülmelidir.
Bu engelleme girişimi de, “suç”tur!..
Suç işleyen de, kendini “hakimin huzurunda” bulur!..
“Yasakçı rektörlere” ilânen tebliğ olunur!..

26 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Işte tam teşekküllü ‘darbe’ senaryosu

şte tam teşekküllü ‘darbe’ senaryosu

26.02.2008
Adnan Öksüz

Ankara’dan arayan dostum, “Okudun mu, satır aralarında çok önemli mesajlar var..” dediğinde uyandım…

Dostumun ‘Okudun mu?’ dediği yazı Radikal Gazetesinin dünkü ekinde yeralan bir yazı..

Bedrettin Dalan’ın kurduğu ve yönettiği Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Erdal Yavuz’un anıları…

1969′lu yıllar…

Erdal Yavuz o dönem sol’un kalesi olarak bilinen mekteplerden nam-ı diğer Mülkiye’de (Siyasal Bilgiler Fakültesi) öğrenci ve Talebe Cemiyeti Başkanı..

Öğrenciler üzerinde etkili bir konumda…

1 Mayıs 1969 tarihinde bir haber ortalığı karıştırır; Yargıtay Başkanı İmran Öktem ölmüş, Maltepe Camii imamı da “dinsiz” olduğu gerekçesiyle Öktem’in cenaze namazını kıldırmayacağını açıklamıştır…

Hava kelimenin tam anlamıyla ‘kurşun’ gibi ağırdır…

Öktem’in cenaze namazına İsmet Paşa da katılır..

Milli Şef bu duruma sert tepki gösterir, kalabalık provoke edilir ve orada bulunan bir general silahına davranır…

Olay ‘birileri’nin istediği şekilde cereyan etmektedir..

İşte tam bu aşamada Talebe Cemiyeti Başkanı’nın kapısını bir arkadaşı çalar.

Babası subay olan bu kişi bazı subayların kendisiyle görüşmek istediğini iletir, Erdal Yavuz’a..

SBF öğrencisi Erdal Yavuz bu randevuyu kabul eder..

Gerisini Yavuz’un ağzından dinleyelim;

“4 Mayıs 1969 akşamı SBF Yurdunun önüne gelen bir araba beni alır ve bilmediğim bir yerlere götürür. Karşımda üç kişi kendilerini “albay” olarak tanıttılar. Bana beklemediğim kadar çok açık ve cesurane söyledikleri şudur: İmran Öktem’in cenaze namazı olayından sonra 7 Mayıs günü cübbelerini giymiş yargı ve üniversite mensupları Kızılay’da toplanıp Anıtkabir’e yürüyeceklerdir. Bu yürüyüş hepimizin beklediği değişimi gerçekleştirmek için önceden planlanmıştır. Ordunun yönetime el koyması için gereken fırsat bu fevkalade “ciddi” bu yürüyüşe yöneltilecek bir saldırıdan yaratılacaktır. Bana açıkça ve kısaca söylenen şudur: “Bu yürüyüşte ateş açılacak, ölenler olacak ve bunun üzerine biz duruma el koyacağız. Eğer öğrenciler bu yürüyüşe katılacak olursa bu tepkinin ….ini bozacaktır. Siz Ankara’daki öğrenciler üzerinde etkilisiniz, bu yürüyüşe öğrencilerin katılmasını engelleyin.

Bana “tebliğ edilen” bu senaryoyu, parça parça olmuş ve her türlü provokasyona açık ama demokrasiye de aç bir solun ve de sonuçta ülkemin menfaatine olabileceği düşüncesiyle o sırada kabul ettim ve yürütmeye çalıştım. İlk görüştüğüm kişi teoride ve pratikte saygınlığı ve tanınırlığı olan bir kişi, o sırada Ankara Hukuk Fakültesi asistanı olan Uğur Mumcu oldu. Uğur bu senaryoyu onayladı ve elinden geleni yapacağını söyledi.

İkinci muhatabım yine aynı fakülteden Doğu Perinçek idi ve onunla da mutabık kaldık. Mihri Bellici ve “Doktorcu” (Hikmet Kıvılcımlı yandaşı) ve Türkiye İşçi Partili gruplardan arkadaşlarla da anlaştıktan sonra sıra Mahir Çayan ve, yandaşlarına gelmişti. Üniversite gençliğinin en atılgan gubunun lideri olarak Mahir de beni dinledikten sonra “tamam” dedi. Yine de bunlar yetmedi ve öğrenciler arasında bir tartışma süreci başladı. Ertesi gün bütün grupların tartışma ve çekişmelerinden sonra bir “ortak karar” çıktı: “Yürüyüşe öğrenciler katılacak”. O yürüyüşte dağıtılan ve orduyu göreve çağıran dört satırlık bir bildiri de başka çare kalmadığı için bu anıları anlatan kişinin kaleminden çıktı ama bu yazıyı hazırlarken eski defterleri ve kutuları kurcalayıp o bildiri metnini arayıp bulmaya yeltenmedi. O biraz yorgun çünkü şu andaki gelişmeler hiç de eskileri de aratmıyor.”

Ordu’da bazı subayların ‘karmaşadan istifade ederek yönetime el koyma’ senaryosu öğencilerin aldığı kararla uygulamaya konulamadı…

Yazıdan çıkan çok önemli bir sonuç; Evinin önünde arabasına konan bombayla katledilen, o sırada Ankara Hukuk Fakültesi asistanı olan gazeteci-yazar Uğur Mumcu, İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek ve anılan dönemin solda yeralan öğrenci liderlerinden Mahir Çayan’ın ‘darbe senaryosu’nun içinde olmayı ve yardım etmeyi kabul ettikleri…

Prof. Erdal Yavuz bu anılarını dile getirdikten sonra esasen çok önemli bir analiz, değerlendirme yaptı; Hürriyet’ten Sefa Kaplan’ın sorularını yanıtlarken; “Abdi İpekçi’nin 12 Mart muhtırasını haklı çıkartmak için öldürüldüğünü belirterek Necip Hablemitoğlu cinayeti ve Danıştay baskınıyla da yeni bir darbenin tezgáhlandığını iddia etti. Prof. Yavuz, Hrant Dink’in katledilmesinin ve PKK’nın yeniden eyleme geçmesinin de bununla bağlantılı olduğunu savundu. Yavuz, Ergenekon’un bu durumun somut bir göstergesi olduğunu söyledi.”

Başka söze hacet var mı?

Adnan Öksüz
adnan.oksuz@cafesiyaset.com

26 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Türkiye Terörle, CHP Örtüyle

Türkiye Terörle, CHP Örtüyle

26.02.2008
Hüseyin Öztürk

Zihniyet farkı apaçık ortada değil mi? CHP’nin halkımızla arasındaki bağı görmek bakımından bundan daha büyük bir fotoğraf olabilir mi?
Milletimiz terörle uğraşırken, CHP’liler örtüyle savaş halinde. Her şehit haberi geldiğinde ülke halkının ciğeri yanarken, CHP’liler sanki bu memlekette yaşamıyormuş ve bu memleketle bir ilgileri yokmuş gibi toplumun zıddına meselelerle hemhal olmakta.
Mehmetçik yurt savunmasında, halkımızın milli ve manevi değerlerinin korunması ve yaşatılması adına sınırda nöbet bekler, terörle savaşırken, CHP’liler de bu değerleri koruyan, bu değerlerin uğruna şehit olan askerlerimizi görmezden gelip, mahkeme kapılarında nöbet tutuyor.
Şehit olan Mehmetçiklerimizin aileleri, yakın akraba, konu komşu, devleti temsil eden mülki ve idari amirler tarafından ziyaret edilirken, acaba CHP zihniyetine mensup birileri bugüne kadar kaç şehidimizin ailesine teselliye gitmiş ve bir Fatiha okumuştur. Tabii Fatiha suresini biliyorlarsa.
DTP’li vekillerin ilk defa TBMM’ye girişi hatırlanırsa, kimlerin meclise soktuğu da hatırlanacaktır. CHP’nin sayesinde girmişlerdir ve ondan sonra zaten dananın kuyruğu kopmuş ve o günden bu yana terör daha da azmıştır. Allah Mehmetçiklerimize güç kuvvet versin. ülkenin güvenliği ve huzuru, onların yüreklerindeki, kalplerindeki vatan millet ve din sevgisinde yatıyor.
Birkaç gündür asker uğurlamalarına katılıyorum. Uğurlamadaki coşkuları keşke CHP’liler yakından izleme imkanı bulabilseler ve sabrederek; o pak, o tertemiz, o cesaretli yüreklerin vatan hizmetine nasıl büyük bir coşkuyla gittiklerini görebilseler ve idrak edebilseler, belki mahkeme kapılarını aşındırarak, milletin değer yargılarıyla savaşmazlardı.
Asker uğurlamalarının hiçbirinde CHP zihniyetini çağrıştıran en küçük bir söze ve eyleme rastlamadım. Gençlerin, her söylemleri ve eylemleri, “vatan, millet ve din” üçgeni dışına çıkmıyordu. Ve yıllardır bütün asker uğurlamalarında hep aynı manzara görülmüştür.
Mahkeme kapılarında örtüyle uğraşan CHP ve aynı zihniyetteki diğer kişi veya kişiler, halkın bu coşkusunu görmezden ve duymazdan gelince, milletin de kendilerini görmezden ve duymazdan geldiğini mi sanıyorlar acaba?
Gerçi bu kafa zanneder mi zanneder. Apaçık her şey ortada. Milletin ne istediği belli ne düşündüğü belli. Milleti temsil eden siyasiler, halkın isteğine kulak vermiş ve yerine getirmek üzere vazifesini yapmış ama halkın değerlerine savaş açan malum zihniyet, bu kadar açık ve net mesajı göremeyecek kadar kör ve sağırsa, kimsenin yapabileceği bir şey yoktur.
Şimdiye kadar siyasi hırs, kin ve öfkeyle elde ettikleri rant kapıları bir bir kapandıkça, çılgına dönüyorlar. Asıl dertleri bu. çünkü devlet millet barışı, bu zihniyetin asla ve kat’a istemediği ve istemeyeceği bir şeydir. Ve hatta katlanamayacağı tek şeydir.
Devlet millet kaynaşması, bunların imtiyazlarını ve halkın üzerinde birer “efendi” ya da “baron” gibi yaşamasına müsaade etmez. Bu sebeple de ellerinden ve dillerinden gelen her türlü kötülüğü yapmayı kendilerine has inanç çerçevesinde iman esası haline getirmişlerdir.
öncelikle bu toplumun partisi olabilmek için, bu milletin değer yargılarını paylaşmak ve en azından o değerlerle barışmak gerekmez mi? Bunu yapamayan siyasi bir zihniyetin ülke barışından, millet dayanışmasından söz etmesi abesle iştigal değil midir?
Bu toplum gökyüzünden paraşütle yanlışlık sonucu bu topraklara inmedi. Bin yıldır bu topraklarda yaşıyor. “Peki, CHP zihniyetinin şurada kaç yıllık bir geçmişi var?” İnsan olan insan hiç olmazsa bu soruya cevap verir ve nasıl bir milletle uğraştığını anlar.
CHP’nin Milli Şef döneminden bu yana abesle iştigal etmediği bir tek mesele gösterilebilir mi? İşte önceki gün bütün Türkiye seyretti. 40 kilo kömür vereceğiz diye onlarca zavallı kadını kandırıp, partilerine üye yapmaya kalktılar. İnsanların onurlarını incitmemek için daha diğer ayıplarını yazmaya yüreğim yetmiyor. Bu adamların fotoğrafı bu.

26 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Başörtülüleri en başta solcular sahiplenmeliydi

Başörtülüleri en başta solcular sahiplenmeliydi

26.02.2008
Ufuk COŞKUN

Sınıflar arası antagonizmi/uzlaşmazlığı ortadan kaldırmak, burjuvazinin varlığıyla toplum varlığının birbirleriyle bağdaşmadığı(Komünist Parti Manifestosu) gerçeğinden yola çıkarak ekonomik, sosyal ve siyasal eşitsizlikleri yok etmek, en zor koşullarda varlığını sürdürmeye mahkûm bırakılmış proletaryanın üzerinden zenginlik elde etmeye şiddetle karşı, ekmeğin adil paylaşımını savunan, barış, kardeşlik, eşitlik ve adalet gibi kavramları içselleştiren anti-kapitalist, anti-emperyalist bir ideolojinin günümüz Türkiye’sinde bulduğu karşılığı yeniden tartışmaya ihtiyaç vardır. Sartre’nin “çağımızın aşılamayan felsefi ufku” olarak nitelediği bu ideolojinin özellikle Türkiye’de bulduğu karşılığı tahlil etmekte yarar olduğunu düşünüyorum.

Burada solun tarihsel serüvenini uzun uzadıya anlatmak gereği duymuyorum. Birlikte yaşadığımız bu topraklarda bizimle ilgili olanı, solun son zamanlarda bizi doğrudan etkileyen,yanıltan, çelişik söylemlerini kısaca eleştireceğiz..

Ülkemizde solun anlaşılmaz bir biçimde karakter değiştirdiğine şahit olmaktayız. Solun ekmekten, halktan, garibandan, köylüden, ezilmişten, emekten, hakkı elinden alınandan yana bir politik söylem geliştirmesi beklenirken, elit bir kesimin çıkarlarına alet olması, laiklik mitinglerinde başörtüsü karşıtı sloganlarıyla boy göstermesi gerçekten anlaşılır değildir. Aynı zamanda milliyetçi ve ulusalcı bir çizgide işlev görmeye başlaması, laiklik adına seçkinci bir kesime dâhil olup genel görüntü itibariyle mitinglerde ortaya koyduğu tabloyla da ülkemiz solcuları adına hiçte umut verici bir aşamada olmadığı ortadadır. Hatırlarsanız mitinglere katılanlar gayet şık giyimli, makyajlı, dışarıdan bakan birisi için gayet zengin görünümlü bir tabakadan oluşmaktadır. İçlerinde hadisenin vahametine binaen tarlasında çapalama işini yarım bırakıp gelmiş eli yüzü toprak içinde köylü bir tane amca ya da teyze yoktu!

Ülkemizde sol adına gerek CHP gerekse ona bağlı sol sendikaların gerçek anlamda solculuk yapmadıkları ortadadır. İktidara karşı gerçek bir “sol” muhalefet dilini daha henüz geliştiremediler. Örneğin CHP ve KESK yıllardır sol muhalefet adına İmam Hatip Liselerini ve başörtülü kızları dillerine dolamaktadır. Hâlbuki İmam Hatip Lisesinde okuyan çocukların yüzde 90’nı; tarlasında çift süren, dağda zeytin toplayan, fakir, emekçi, ezilen köylü anne ve babaların çocuklarıdır. Diğer taraftan laiklik adına karşı çıktıkları başörtülü kızlar ise öğrenimlerini yurtdışında yapamayacak kadar yoksul kız çocuklarıdır. Onlarında babaları ağır koşullar altında çalışan, yoksul, emekçi, köylü ve işçilerden oluşmaktadır. Bir solcu hiç değilse bu yönünü açığa çıkartarak bu tür haksızlıklara ve olumsuzluklara dur diyebilmelidir. Fakirliğin, yoksulluğun, emeğin dini imanı mı olur?

Türkiye’de üniversiteye giremeyen başörtülü bir kızın demek ki yurtdışında okuyacak kadar parası yok ve bu kız bu ülkede okuyarak fakir ve yoksulluk içinde kıvranan üstelik hiçbir sağlık sigortası bulunmayan ailesine yardımcı olmak istiyor. Ülkemiz solu bu kızları sahipleneceğine, öğrenim haklarını sonuna kadar savunacağına “laiklik elden gidiyor!” diye bağırıyor. Cumhuriyetin elden gideceğine inanıyor! Bu fakir, yoksul ailelerin başörtülü çocuklarının arkasında “dış mihraklar” var diyor! Bunun için meydanlarda TV patronlarıyla birlikte eylem yapıyorlar! Halkı bilinçsiz buluyorlar ama yoksul bulmuyorlar çünkü kendileri yoksul değil..

Sol bu tutumunu ve zihniyetini değiştirip gerçek solculuk yapmak zorundadır. Bugün başörtüsü haksızlığı, solun gerçek muhalefetiyle şimdiye kadar ortadan kalkmış olmalıydı.Ama bu seçkin kimliklerinden vazgeçmeye niyetleri yok gibi..

UFUK COŞKUN
www.sivildusunce.com
Genel Yayın Yönetmeni

26 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

SEVGİLİ ÖZKÖK BU NASIL SOSYOLOJİ?

Türk modernizminin icadıdır; “din” kavramı sosyolojik temellerinden soyutlanır ve “Allah’la kul arasında mahrem bir ilişki” olarak tanımlanır.

Oysa dünyanın her yerinde ve elbette evrensel bilim ölçülerinde böyle bir tanım, inancı anlatır.

Bireyin inanç dünyasını; daha doğrusu inancını yaşama biçimini…

Ama “din”i anlatmaz, anlatamaz.

Peki bu yanlışı ısıtıp ısıtıp önümüze koyanlar bunu bilmezler mi? Bal gibi bilirler.

Zaten basit bir ansiklopediyi açıp okumayı bir yana bırakın, sokağa çıkmak bile bu tanımın doğru olmadığını anlamaya yeter!

Fakat bizim laik ve otoriter modernistlerimiz dini “Allah’la kul arasında mahrem bir ilişki” olarak tanımlayıp, “aman ha, bu ikisinin arasına girilmez” dediler mi, laikliğin daha sağlam ayaklar üzerine oturacağına inanmışlardır bir kere!..

Temelsiz bir kanaattir. Üstelik din aynı zamanda bir eylemler bütünü ve toplumsal paylaşım olduğu için laiklik elzemdir asıl!

Ama gelin de anlatın bunu onlara!

***

Cumartesi günü kaleme aldığı yazıda Ertuğrul Özkök işi daha da ilginç bir boyuta sürükledi.

Yazısının bir yerinde “bu ülkenin laik insanlarından” söz ederken; “onlar için İslam Allah ile aralarındaki bir inanç iletişimidir” dedi.

Tabii burada “laik insanlar” deyiminin ne kadar problemli olduğundan söz etmeyeceğim. İnsan değil, devlet laik olur! İnsanlar devletin laik olmasına inanır; bunu desteklerler, hatta bunun mücadelesini verirler, o ayrı. Seküler bir hayat (yani din dışı hayat) sürdüren insanlardan söz etmek ise tamamen farklı bir şeydir.

Benim asıl takıldığım nokta, şu “Allah ile birey arasındaki inanç iletişimi”ni “din” sayma tavrı…

Oysa ne İslam ne de herhangi bir din böyle bir şeydir!

Din böyle “kişiye özel” ve deyim yerindeyse “toplumsuz” bir şey değildir, din böyle yaşanmaz!

Bunu da en iyi Özkök bilir!

Bilmesi gerekir.

Çünkü sosyologdur, akademisyenlik geçmişi vardır. Ara sıra da bunu yazılarında vurguluyor.

İnançla dini karıştıran kişi bir sosyolog olamaz!

Kaldı ki vazgeçtim sosyoloji literatüründen, Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde bile “din” şöyle tanımlıyor; “inançları kurallar, kurumlar, töreler, semboller biçiminde toplayan düzen.”

Peki neden böyle yapıyor Özkök?

Hatta neden iyice ileri gidip dini bir “iletişim” olarak tanımlayarak ya da öyle tanımlayanlara katıldığını belirterek işe spiritüel bir hava da katıyor?

Bütün bunlara gerek var mı?

Türkiye’de birçok kişinin Sünni Müslümanlardan çok farklı ritüel-kurum-inanç bütünü içinde yaşadığını, birçoğunun ise sadece “deist” denebilecek bir hayat sürdüğünü ve laikliğin bu kesimler için hayati önem taşıdığını söylemek neden zoruna gidiyor da, din tanımına garip anlamlar yüklemeye çalışıyor?

Bir yanlış üzerinden giderek doğru tesis etmek mümkün müdür?

Mümkün olmadığını sosyal-siyasal tarihimiz apaçık gösteriyor.

Laikçi-otoriter kesimin yaklaşımı ne olursa olsun, Ertuğrul Özkök bilmez mi ki, dindar bir hayat sürmeyenler bile din denilince toplumsal olanı, gelenek-görenekleri referans alır…

25.Şubat.2008 09:06:11

26 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok