Ha terörist, ha rektörist!.. Onlar “sınır içi”nde!
| Ha terörist, ha rektörist!.. Onlar “sınır içi”nde!
26.02.2008
|
|
![]() |
Hasan Karakaya |
|
Askerlerimiz niye “sınır ötesi”ne geçti?.. Uçaklar, helikopterler ve toplarla, niye “dağ”ları bombalıyoruz?.. Askerlerimiz; gece-gündüz ve kar-kış demeden “kimler”in peşinde?.. Niçin “şehit” veriyoruz?.. Binlerce asker, kışlalarda rahat rahat talim etmek varken, şu karda-kışta kime karşı “operasyon” yapıyor?.. |
|
Işte tam teşekküllü ‘darbe’ senaryosu
| şte tam teşekküllü ‘darbe’ senaryosu
26.02.2008
|
|
![]() |
Adnan Öksüz |
|
Ankara’dan arayan dostum, “Okudun mu, satır aralarında çok önemli mesajlar var..” dediğinde uyandım… Dostumun ‘Okudun mu?’ dediği yazı Radikal Gazetesinin dünkü ekinde yeralan bir yazı.. Bedrettin Dalan’ın kurduğu ve yönettiği Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Erdal Yavuz’un anıları… 1969′lu yıllar… Erdal Yavuz o dönem sol’un kalesi olarak bilinen mekteplerden nam-ı diğer Mülkiye’de (Siyasal Bilgiler Fakültesi) öğrenci ve Talebe Cemiyeti Başkanı.. Öğrenciler üzerinde etkili bir konumda… 1 Mayıs 1969 tarihinde bir haber ortalığı karıştırır; Yargıtay Başkanı İmran Öktem ölmüş, Maltepe Camii imamı da “dinsiz” olduğu gerekçesiyle Öktem’in cenaze namazını kıldırmayacağını açıklamıştır… Hava kelimenin tam anlamıyla ‘kurşun’ gibi ağırdır… Öktem’in cenaze namazına İsmet Paşa da katılır.. Milli Şef bu duruma sert tepki gösterir, kalabalık provoke edilir ve orada bulunan bir general silahına davranır… Olay ‘birileri’nin istediği şekilde cereyan etmektedir.. İşte tam bu aşamada Talebe Cemiyeti Başkanı’nın kapısını bir arkadaşı çalar. Babası subay olan bu kişi bazı subayların kendisiyle görüşmek istediğini iletir, Erdal Yavuz’a.. SBF öğrencisi Erdal Yavuz bu randevuyu kabul eder.. Gerisini Yavuz’un ağzından dinleyelim; “4 Mayıs 1969 akşamı SBF Yurdunun önüne gelen bir araba beni alır ve bilmediğim bir yerlere götürür. Karşımda üç kişi kendilerini “albay” olarak tanıttılar. Bana beklemediğim kadar çok açık ve cesurane söyledikleri şudur: İmran Öktem’in cenaze namazı olayından sonra 7 Mayıs günü cübbelerini giymiş yargı ve üniversite mensupları Kızılay’da toplanıp Anıtkabir’e yürüyeceklerdir. Bu yürüyüş hepimizin beklediği değişimi gerçekleştirmek için önceden planlanmıştır. Ordunun yönetime el koyması için gereken fırsat bu fevkalade “ciddi” bu yürüyüşe yöneltilecek bir saldırıdan yaratılacaktır. Bana açıkça ve kısaca söylenen şudur: “Bu yürüyüşte ateş açılacak, ölenler olacak ve bunun üzerine biz duruma el koyacağız. Eğer öğrenciler bu yürüyüşe katılacak olursa bu tepkinin ….ini bozacaktır. Siz Ankara’daki öğrenciler üzerinde etkilisiniz, bu yürüyüşe öğrencilerin katılmasını engelleyin. Bana “tebliğ edilen” bu senaryoyu, parça parça olmuş ve her türlü provokasyona açık ama demokrasiye de aç bir solun ve de sonuçta ülkemin menfaatine olabileceği düşüncesiyle o sırada kabul ettim ve yürütmeye çalıştım. İlk görüştüğüm kişi teoride ve pratikte saygınlığı ve tanınırlığı olan bir kişi, o sırada Ankara Hukuk Fakültesi asistanı olan Uğur Mumcu oldu. Uğur bu senaryoyu onayladı ve elinden geleni yapacağını söyledi. İkinci muhatabım yine aynı fakülteden Doğu Perinçek idi ve onunla da mutabık kaldık. Mihri Bellici ve “Doktorcu” (Hikmet Kıvılcımlı yandaşı) ve Türkiye İşçi Partili gruplardan arkadaşlarla da anlaştıktan sonra sıra Mahir Çayan ve, yandaşlarına gelmişti. Üniversite gençliğinin en atılgan gubunun lideri olarak Mahir de beni dinledikten sonra “tamam” dedi. Yine de bunlar yetmedi ve öğrenciler arasında bir tartışma süreci başladı. Ertesi gün bütün grupların tartışma ve çekişmelerinden sonra bir “ortak karar” çıktı: “Yürüyüşe öğrenciler katılacak”. O yürüyüşte dağıtılan ve orduyu göreve çağıran dört satırlık bir bildiri de başka çare kalmadığı için bu anıları anlatan kişinin kaleminden çıktı ama bu yazıyı hazırlarken eski defterleri ve kutuları kurcalayıp o bildiri metnini arayıp bulmaya yeltenmedi. O biraz yorgun çünkü şu andaki gelişmeler hiç de eskileri de aratmıyor.” Ordu’da bazı subayların ‘karmaşadan istifade ederek yönetime el koyma’ senaryosu öğencilerin aldığı kararla uygulamaya konulamadı… Yazıdan çıkan çok önemli bir sonuç; Evinin önünde arabasına konan bombayla katledilen, o sırada Ankara Hukuk Fakültesi asistanı olan gazeteci-yazar Uğur Mumcu, İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek ve anılan dönemin solda yeralan öğrenci liderlerinden Mahir Çayan’ın ‘darbe senaryosu’nun içinde olmayı ve yardım etmeyi kabul ettikleri… Prof. Erdal Yavuz bu anılarını dile getirdikten sonra esasen çok önemli bir analiz, değerlendirme yaptı; Hürriyet’ten Sefa Kaplan’ın sorularını yanıtlarken; “Abdi İpekçi’nin 12 Mart muhtırasını haklı çıkartmak için öldürüldüğünü belirterek Necip Hablemitoğlu cinayeti ve Danıştay baskınıyla da yeni bir darbenin tezgáhlandığını iddia etti. Prof. Yavuz, Hrant Dink’in katledilmesinin ve PKK’nın yeniden eyleme geçmesinin de bununla bağlantılı olduğunu savundu. Yavuz, Ergenekon’un bu durumun somut bir göstergesi olduğunu söyledi.” Başka söze hacet var mı? Adnan Öksüz |
|
Türkiye Terörle, CHP Örtüyle
| Türkiye Terörle, CHP Örtüyle
26.02.2008
|
|
![]() |
Hüseyin Öztürk |
|
Zihniyet farkı apaçık ortada değil mi? CHP’nin halkımızla arasındaki bağı görmek bakımından bundan daha büyük bir fotoğraf olabilir mi? |
|
Başörtülüleri en başta solcular sahiplenmeliydi
| Başörtülüleri en başta solcular sahiplenmeliydi
26.02.2008
|
|
![]() |
Ufuk COŞKUN |
|
Sınıflar arası antagonizmi/uzlaşmazlığı ortadan kaldırmak, burjuvazinin varlığıyla toplum varlığının birbirleriyle bağdaşmadığı(Komünist Parti Manifestosu) gerçeğinden yola çıkarak ekonomik, sosyal ve siyasal eşitsizlikleri yok etmek, en zor koşullarda varlığını sürdürmeye mahkûm bırakılmış proletaryanın üzerinden zenginlik elde etmeye şiddetle karşı, ekmeğin adil paylaşımını savunan, barış, kardeşlik, eşitlik ve adalet gibi kavramları içselleştiren anti-kapitalist, anti-emperyalist bir ideolojinin günümüz Türkiye’sinde bulduğu karşılığı yeniden tartışmaya ihtiyaç vardır. Sartre’nin “çağımızın aşılamayan felsefi ufku” olarak nitelediği bu ideolojinin özellikle Türkiye’de bulduğu karşılığı tahlil etmekte yarar olduğunu düşünüyorum. Burada solun tarihsel serüvenini uzun uzadıya anlatmak gereği duymuyorum. Birlikte yaşadığımız bu topraklarda bizimle ilgili olanı, solun son zamanlarda bizi doğrudan etkileyen,yanıltan, çelişik söylemlerini kısaca eleştireceğiz.. Ülkemizde solun anlaşılmaz bir biçimde karakter değiştirdiğine şahit olmaktayız. Solun ekmekten, halktan, garibandan, köylüden, ezilmişten, emekten, hakkı elinden alınandan yana bir politik söylem geliştirmesi beklenirken, elit bir kesimin çıkarlarına alet olması, laiklik mitinglerinde başörtüsü karşıtı sloganlarıyla boy göstermesi gerçekten anlaşılır değildir. Aynı zamanda milliyetçi ve ulusalcı bir çizgide işlev görmeye başlaması, laiklik adına seçkinci bir kesime dâhil olup genel görüntü itibariyle mitinglerde ortaya koyduğu tabloyla da ülkemiz solcuları adına hiçte umut verici bir aşamada olmadığı ortadadır. Hatırlarsanız mitinglere katılanlar gayet şık giyimli, makyajlı, dışarıdan bakan birisi için gayet zengin görünümlü bir tabakadan oluşmaktadır. İçlerinde hadisenin vahametine binaen tarlasında çapalama işini yarım bırakıp gelmiş eli yüzü toprak içinde köylü bir tane amca ya da teyze yoktu! Ülkemizde sol adına gerek CHP gerekse ona bağlı sol sendikaların gerçek anlamda solculuk yapmadıkları ortadadır. İktidara karşı gerçek bir “sol” muhalefet dilini daha henüz geliştiremediler. Örneğin CHP ve KESK yıllardır sol muhalefet adına İmam Hatip Liselerini ve başörtülü kızları dillerine dolamaktadır. Hâlbuki İmam Hatip Lisesinde okuyan çocukların yüzde 90’nı; tarlasında çift süren, dağda zeytin toplayan, fakir, emekçi, ezilen köylü anne ve babaların çocuklarıdır. Diğer taraftan laiklik adına karşı çıktıkları başörtülü kızlar ise öğrenimlerini yurtdışında yapamayacak kadar yoksul kız çocuklarıdır. Onlarında babaları ağır koşullar altında çalışan, yoksul, emekçi, köylü ve işçilerden oluşmaktadır. Bir solcu hiç değilse bu yönünü açığa çıkartarak bu tür haksızlıklara ve olumsuzluklara dur diyebilmelidir. Fakirliğin, yoksulluğun, emeğin dini imanı mı olur? Türkiye’de üniversiteye giremeyen başörtülü bir kızın demek ki yurtdışında okuyacak kadar parası yok ve bu kız bu ülkede okuyarak fakir ve yoksulluk içinde kıvranan üstelik hiçbir sağlık sigortası bulunmayan ailesine yardımcı olmak istiyor. Ülkemiz solu bu kızları sahipleneceğine, öğrenim haklarını sonuna kadar savunacağına “laiklik elden gidiyor!” diye bağırıyor. Cumhuriyetin elden gideceğine inanıyor! Bu fakir, yoksul ailelerin başörtülü çocuklarının arkasında “dış mihraklar” var diyor! Bunun için meydanlarda TV patronlarıyla birlikte eylem yapıyorlar! Halkı bilinçsiz buluyorlar ama yoksul bulmuyorlar çünkü kendileri yoksul değil.. Sol bu tutumunu ve zihniyetini değiştirip gerçek solculuk yapmak zorundadır. Bugün başörtüsü haksızlığı, solun gerçek muhalefetiyle şimdiye kadar ortadan kalkmış olmalıydı.Ama bu seçkin kimliklerinden vazgeçmeye niyetleri yok gibi.. UFUK COŞKUN |
|
SEVGİLİ ÖZKÖK BU NASIL SOSYOLOJİ?

Türk modernizminin icadıdır; “din” kavramı sosyolojik temellerinden soyutlanır ve “Allah’la kul arasında mahrem bir ilişki” olarak tanımlanır.
Oysa dünyanın her yerinde ve elbette evrensel bilim ölçülerinde böyle bir tanım, inancı anlatır.
Bireyin inanç dünyasını; daha doğrusu inancını yaşama biçimini…
Ama “din”i anlatmaz, anlatamaz.
Peki bu yanlışı ısıtıp ısıtıp önümüze koyanlar bunu bilmezler mi? Bal gibi bilirler.
Zaten basit bir ansiklopediyi açıp okumayı bir yana bırakın, sokağa çıkmak bile bu tanımın doğru olmadığını anlamaya yeter!
Fakat bizim laik ve otoriter modernistlerimiz dini “Allah’la kul arasında mahrem bir ilişki” olarak tanımlayıp, “aman ha, bu ikisinin arasına girilmez” dediler mi, laikliğin daha sağlam ayaklar üzerine oturacağına inanmışlardır bir kere!..
Temelsiz bir kanaattir. Üstelik din aynı zamanda bir eylemler bütünü ve toplumsal paylaşım olduğu için laiklik elzemdir asıl!
Ama gelin de anlatın bunu onlara!
***
Cumartesi günü kaleme aldığı yazıda Ertuğrul Özkök işi daha da ilginç bir boyuta sürükledi.
Yazısının bir yerinde “bu ülkenin laik insanlarından” söz ederken; “onlar için İslam Allah ile aralarındaki bir inanç iletişimidir” dedi.
Tabii burada “laik insanlar” deyiminin ne kadar problemli olduğundan söz etmeyeceğim. İnsan değil, devlet laik olur! İnsanlar devletin laik olmasına inanır; bunu desteklerler, hatta bunun mücadelesini verirler, o ayrı. Seküler bir hayat (yani din dışı hayat) sürdüren insanlardan söz etmek ise tamamen farklı bir şeydir.
Benim asıl takıldığım nokta, şu “Allah ile birey arasındaki inanç iletişimi”ni “din” sayma tavrı…
Oysa ne İslam ne de herhangi bir din böyle bir şeydir!
Din böyle “kişiye özel” ve deyim yerindeyse “toplumsuz” bir şey değildir, din böyle yaşanmaz!
Bunu da en iyi Özkök bilir!
Bilmesi gerekir.
Çünkü sosyologdur, akademisyenlik geçmişi vardır. Ara sıra da bunu yazılarında vurguluyor.
İnançla dini karıştıran kişi bir sosyolog olamaz!
Kaldı ki vazgeçtim sosyoloji literatüründen, Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde bile “din” şöyle tanımlıyor; “inançları kurallar, kurumlar, töreler, semboller biçiminde toplayan düzen.”
Peki neden böyle yapıyor Özkök?
Hatta neden iyice ileri gidip dini bir “iletişim” olarak tanımlayarak ya da öyle tanımlayanlara katıldığını belirterek işe spiritüel bir hava da katıyor?
Bütün bunlara gerek var mı?
Türkiye’de birçok kişinin Sünni Müslümanlardan çok farklı ritüel-kurum-inanç bütünü içinde yaşadığını, birçoğunun ise sadece “deist” denebilecek bir hayat sürdüğünü ve laikliğin bu kesimler için hayati önem taşıdığını söylemek neden zoruna gidiyor da, din tanımına garip anlamlar yüklemeye çalışıyor?
Bir yanlış üzerinden giderek doğru tesis etmek mümkün müdür?
Mümkün olmadığını sosyal-siyasal tarihimiz apaçık gösteriyor.
Laikçi-otoriter kesimin yaklaşımı ne olursa olsun, Ertuğrul Özkök bilmez mi ki, dindar bir hayat sürmeyenler bile din denilince toplumsal olanı, gelenek-görenekleri referans alır…
25.Şubat.2008 09:06:11



