Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Feshane onemli bir toplantıya ev sahipligi yapıyor

Feshane onemli bir toplantıya ev sahipligi yapıyor

23.02.2008
Merve KAVAKÇI

Elimde cok onemli bir kitap var. Yeniden Gıda Raporu (www.gidaraporu.com). Yazarı Dr. Muh. Huseyin Kami Büyüközer Bey.
Günden güne sekulerleşen, hayatın farklı alanlarında dinden kopuşların rutinlestiği dunyamızda, avuçta kor tutmak kadar zorlaşan İslam’i yaşama idealinin uzak bir öngörüm olmaktan çıkıp “şimdi ve burada” bir gerçek haline dönüşmesiyle yediklerimiz ve içtiklerimizin de elden geçirilmesi kaçınılmaz oluyor.

Altı baskısından ilkinin 1986 yılında yapıldığı bu kitapta vucudumuza giren maddelerin helal olup olmadığını ve ne derece sağlıgımıza uygun oldugunu irdeliyor Sayın Büyüközer. Konuya olan ilgisinin belirdiği yıllara şöyle temas ediyor:

“Cocuklugumdan beri helal lokma, haram lokma tabirlerini duyar bunların insanın ruhi ve manevi hayatı uzerindeki muhim tesirlerinin neler olabilecigini dusunurdum.” Muslumanlar olarak “yedigimiz ve ictiklerimizi dinimizin emrine uygun secme zorunda idik. Ulkemizde gıda uretimi, ticareti ve ithalatı yapan sahıs ve kurulusların tuketiciye sundukları gıda maddelerinin iceriklerinde ise birtakım belirsizlikler ve supheler vardı. Bunların duzeltilmesini, devletin de Muslumanlar adına bunları denetlemesini istiyorduk. Bu istegimiz vatandas olarak, insan olarak en temel hakkımız idi.”

Yuzde 99’unun Allah-u Taalayı Rab, Muhammed Mustafa (SAV)’i elçi kabul ettigi bir ulkede “80’in uzerinde domuz ciftligi”nin bulundugu, sayılarının gunden gune arttıgi, ve domuz eti satısının oyle kose bucak, gozden ırak yerlerde degil; tam aksine Istanbul’un gobeginde, her gun girip cıktıgımız alisveris merkezlerinde yapıldıgı goz onune alınırsa Dr. Buyukozer’in endisesinin ne kadar yerinde ve fakat yıllara ragmen nasıl da giderilemedigi daha da iyi anlasılmıs olur. Mesele domuzla bitse, insan fiziksel anlamda uzak kalmak ve kalpten bugz etmekle belki kendini kurtarabilir. Ama sorun domuz ve alkolun cok otesinde, tukettigimiz bircok gıda maddesiyle haramı icsellestirmemiz, sadece maddi anlamda, degil, manevi dunyamızda ozde bozulma yasamamızdadır. Iste Yeniden Gıda Raporu bize bu iki ayrı tehlikenin nasil ic ice oldugunu, sebep-sonuc iliskisiyle birbirini fisekledigini acıklıyor.

550 sayfalık raporda ilk altı bolum dinimizin helal ve haram konusundakı esaslarına, bu esasların hangi cercevede cizildigine ayrılmıs. Pak olan helal yiyecekleri tuketmemizi konu alan Kur’an-i hukumler, Peygamberim SAV’in haram kazanc, haram yeme, icme ve giymenin duaların cevapsız kalmasına sebebiyeti uzerine uyarısı, ilk halife Hz. Ebubekir (ra)’in “haramla beslenen vucuda, ancak cehennem atesi”nin degecegi konusundaki ikazı “Hesap gununden endise eden ve ihlasla kullugu esas alan”ların dikkatine sunuluyor. Allah dostu Abdulkadir Geylani (k.s.) hazretlerinin ihtarı: “Dort saat vardır ki kalbin salahı bunlarla kaimdir. Birincisi yiyip ictigine dikkat etmektir. Haram ve gayrimesru kazanclarla beslenmemek, haram lokmaya midede yer vermemektir,” keza Mehmet Zahid Kotku (r.a.) hocaefendinin “Namaz nasıl farz ise, iman nasıl farz ise yemegin helalden olması da oylece farzdır” ifadesi dikkatlere sunuluyor.
Raporun geri kalan otuz bolumu, cesitli gıda ve diger tuketim maddelerinin muhtevası, beden ve ruh saglıgı uzerindeki acık tesirleri ve gozden kacan ama hepimizin bilmesi gereken gerceklere ayrılmıs. Bazı baslıklar soyle: Gıda uretiminde kullanılan katkı maddeleri, renk vericiler, tat vericiler, lesitin, mono-digliseritler, E rumuzlu katkı maddeleri, et mamulleri, et kesimi, domuz yagı, peynir mayaları, peyniraltı suyu, unlu gıdalarda kullanılan kanserojen maddeler, sekerli gıdalar, yaglar, genetik yapisı degistirilmis gıdalar, ilaclar, sabun, sampuan ve kozmetik urunleri vs. Verilen bilgiler haram maddelerin ne sekilde nerelere kadar nufuz edebildigini gozler onune seriyor. Bizler de bu konuda ne kadar da az bilgili oldugumuz gercegiyle bas basa kalıyoruz.

Yeniden Gida Raporu her evde, kutuphanenizde ilmihalin yaninda bulunması gereken bir eser. Cevik Matbaacılıktan cıkan esere GIMDES Mermerciler Sanayi Sitesi 4. Cad. No: 6 Beylikduzu Buyukcekmece 34520 Istanbul adresinden (GSM: 0535 298 0896) veya kitap@gidaraporu.com e-posta adresinden ulasabilirsiniz.

Ayrica butun bu bilgiler bu haftasonu Istanbullularin ayagına geliyor. Helal Gıda Konferansı 2008, 24 Subat Pazar gunu Feshane kongre ve kultur merkezinde yapılacak (www.halalfood2008.com). Dunyanın dort bir yanından gelen bilim adamları konuyla ilgili gelismeleri, ondeki engelleri tartısıp, sorunlara cozum uretmeye calısacaklar. Umit ederim okurlarımız katılırlar.

25 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Mehmetçiği sırtından vuran ”paşa”

Mehmetçiği sırtından vuran ”paşa”

25.02.2008
Ömer Lütfi METE

‘Bu karda kışta Kuzey Irak dağlarında mücadele eden Mehmetçik, emekli bir paşanın arkadan açtığı ateşe kahrediyor.’ diyen Ömer Lütfi Mete’den sert bir yazı:

Ömer Lütfi Mete’nin yazısı

Mehmetçiğe arkadan vururken

Bu karda kışta Kuzey Irak dağlarında mücadele eden Mehmetçik, emekli bir paşanın arkadan açtığı ateşe kahrediyor:

‘Türkler zorla Müslümanlaştırıldı. İslamiyet ile Türklük bağdaşamaz… Mehmet Akif İstiklâl Marşı’na bir sürü ümmetçi kavram yerleştirdi, Türk kelimesini koymadı.’ Özetlediğim bu hezeyan, fitne maşası Kürt ırkçılarının harekât dolayısıyla zaten kışkırttığı bölgedeki insanlarımızın İslâmi duyarlılıklarına benzin döküp onları ordu ve ülke düşmanı yapmaya çalışmaktır. Milletimizin asla vazgeçemeyeceği iki kanadı İslâmiyet ile askerlik… Bunlardan birine saldırmak, ötekisine de saldırmaktır.

Kim ordu düşmanı ise İslâm’a, İslâm karşıtı ise orduya hasımdır. Millet ile ordusunun arasını soğutmaya kalkışan kimse; ister Peygamber’imizin, ister Oğuz Kağan’ın soyundan gelsin, isterse de en üst rütbede asker olsun; ya zırdelidir, ya da başka güçlerin bilinçli yahut bilinçsiz hizmetçisidir… Aslında bu hezeyanların en fazla can sıkan yanı, yöneldiği hedefler adına uyandırabileceği rahatsızlık değildir.

Zira böylesine sığ ve sefil söylemlerle ne İslâm’a zarar verilebilir, ne orduya ve hatta ne de Mehmet Akif’e… Belki, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sonsuz manevi yakıt ve imkânlarının üstünde maddi güç sağlayan milletimizi biraz incitebilir. Ayrıca kendisi gibi düşünebilecek birkaç genç ve zavallı subayı etkileyerek bu dev ordunun muazzam bedenine bir çimdik atabilir…

O kadar! Böyle hezeyanların asıl zararı ise; daha iyi anlamak için saygı çerçevesinde sorgulayabileceğimiz değerlerimizle hesaplaşmamızı zorlaştırmasıdır. Meselâ bu ortamda nasıl İstiklâl Marşı’ndan yakınıp Mehmet Akif’i tartışayım?

Biri bana ‘Sen de filan emekli paşa gibi yaptın’ der diye tasalandığım yok. Böyle demlerde sapla saman kolayca karışır, namuslu eleştiri ile kuduruk saldırı ayırt edilemez hale gelir… Hak boşa, batıl başa çıkar! Ancak yine de yeri gelmişken özgüvenimizi korumaya çalışarak İstiklâl Marşı ve Mehmet Akif ile ilgili hesaplaşmanın özet kaydını düşelim: ‘Korkma’ diye başlayan milli marşı içime sindiremiyorum. Şiiri az çok kabul görmüş bir insan olarak da merhum Akif’e büyük bir şair gözüyle bakmam.

Necip Fazıl merhumun yaptığı gibi asla alay da etmem. Ancak Akif’in Abdülhamit karşıtlığını sıradan bir muhalif tutum gibi görmem mümkün değil. Neden mi? Herkesin vurduğuna vurabilmek Akif’in meşrebine uymamalıydı. Zira kendisi, zamanın bir din büyüğü tarafından da dile getirildiği gibi ‘mağrur bir Arnavut’ olarak mertliğiyle de maruftur.

Neyzen Tevfik kadar aykırı bir değerimize yönelik müthiş dostluğu gibi pek çok güzelliğini bildiğimiz Akif’in Abdülhamit karşıtlığı, fikrimce, öldükten sonra bile üzerinden çıkmayan bir kara gömlek. Türk-İslâm düşmanlarının topyekûn saldırısına maruz kalan Abdülhamit’e karşı kampanyaya katılmak, ‘hakkaniyet’ bahsine özel önem veren Akif için kendi kendisiyle ters düşmek anlamı da taşıyor.

Cumhuriyetçilik adına sergilenen sayısız hezeyan, milli şahsiyetlerimizi insanlıktan çıkararak bizi beyinden ve yürekten bölüyor; ayrı ilahları ve ayrı şeytanları olan kutuplara dönüştürüyor.

25 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Büyükanıt, Başbuğ ve Ergenekon

Büyükanıt, Başbuğ ve Ergenekon

25.02.2008
Şamil TAYYAR

Sözde strateji uzmanı Erhan Göksel, Ergenekon’la ilgili iddialarımı ‘masa başı üretimi’ olarak değerlendirirken, Başbakan Erdoğan’ın etrafındaki birinci halkaya dahil olmadığım için bu kadar mahrem bilgilere ulaşamayacağım tezini işliyor. Ve sonra şöyle diyor: ‘Bütün bunları başbakanı yakından tanıyan birisi olarak söylüyorum.’

Asıl tehlikeli olan sözleri şu: ‘Benim bildiğim Hükümet Yaşar Paşa’nın görev süresini uzatmak istiyor. O zaman da İlker Paşa emekli olur otomatikman. Yani hükümet kanadı İlker Başbuğ Paşa’yı diskalifiye edebilir… yorumlamıyorum, altını çizeyim, bunu biliyorum.’

Devam ediyor: ‘Askeri terfileri genel anlamda bilenler diyecek ki, Paşa’nın yaşı 67 oldu. Ağustos’ta yaş haddi doluyor, bunu yapamazlar. Elbette zor ama birkaç yasal ve teamül dışı gerekçe kullanılabilir. Bir de daha önce bir kez uygulanmış bir yol tekrar denenebilir. Yaşar Paşa yanlış hatırlamıyorsam Ekim doğumlu. 30 Ağustos’ta henüz tam yaşı dolmadığı için teamülen olmasa bile Askeri Şura’daki yaş döneminin tamamlanmamış olması değerlendirilebilir.’

Bir defa bu şahıs, birkaç yıldır başbakana ağır hakaretler eden, başbakanın her sözüne verdiği cevabı SMS ile çevresine duyuran, başbakanla ilişkisi TV kumandasıyla sınırlı olan bir şahıstır. Teşbihte hata olmaz, zurnanın son deliği bile değildir.

Gelin görün ki, ‘Başbakanı yakından tanıyan birisi olarak’ deyip arkasından ‘Yorumlamıyorum, biliyorum’ işgüzarlığıyla yalan üzerine kurduğu Büyükanıt’ın görev süresinin uzatılacağı tezinden ayrıca bilgisizlik akıyor.

Bir defa şunu açıkça belirtelim; Büyükanıt’ın görev süresinin uzatılmasına ilişkin hükümette en ufak bir çalışma yoktur. Eğer olsaydı, Erhan’a gelene kadar Kızılay’daki simitçi Rıza’nın da haberi olurdu. Dün ona sordum, ‘Yok’ dedi.

Kaldı ki; Büyükanıt’ın 67 yaşını tam olarak doldurmadığı için Şura’da görev süresinin uzatılabileceği tezi, teknik olarak mümkün değil. Çünkü, bu hakkı zaten Büyükanıt kullanıyor. 1 Eylül 1940 doğumlu olan Büyükanıt, 1 Eylül’de 67 değil 68’i dolduruyor. Eğer ağustos doğumlu olsaydı 2007 yılında emekli olacaktı.

Ergenekon’un intikamı mı?

O halde, hükümete en ağır eleştiriler yönelten sözde bir araştırmacı, yalan üzerine kurduğu bu tezi, neden kendisini ‘başbakanın yakını’ sıfatıyla pazarlamak ister? Üstelik, TSK’nın kara harekatına kilitlendiği hassas bir dönemde…

İnsanın sorası geliyor: Acaba, Ergenekon soruşturmasının intikamı mı alınıyor? Ya da TSK içindeki Ergenekon bağlantılı subayların tasfiyesine yönelik girişimlerin önünü kesmek mi istiyorlar?

Çünkü; Araştırınca gördük ki, Genelkurmay Başkanı, Veli Küçük’e kadar uzanan Ergenekon soruşturmasında pozitif tavır almış. Adı karanlık ilişkilerle anılan kimi subayların tayin ve terfilerine müdahale edildiği, önümüzdeki Ağustos Şurası’nda bu müdahale dozunun daha da arttırılacağı yönünde duyumlara sahibim.

Biliyorsunuz, bir de Büyükanıt’tan umutlarını kesen darbe senaristlerinin geleceklerini planladıkları Başbuğ’a yönelik 2009 planı var. Hükümet, Özkök sonrası Büyükanıt’la ilgili spekülasyon yapanların şimdi Başbuğ üzerinden aynı senaryoyu dillendirdiklerinin farkında. Meseleye, kişisel değil kurumsal baktıklarını görüyorum.

İç siyasete yönelik olarak, siyasi otoriteyle orduyu karşı karşıya getirme ve komuta kademesine nifak sokma çabalarının kara harekatının planlandığı günlerde pişirilmesi ise bu sözde vatanseverlerin gerçek niyetlerini ortaya koyması bakımından ibret vericidir.

Keramet Gürses’te mi?

Ergenekon’u basite almayın. Amaca ulaşmak için her türlü aracı kullanmakta beis görmüyorlar.

Bakın, terör uzmanı olarak bilinen Doç. Dr. Emin Gürses’in Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınması önemli bir gelişmedir ama doğal olarak kara harekatının gölgesinde kaldı.

Gürses, 24 Mayıs 2006 günü çıktığı bir TV kanalında Danıştay saldırısını düzenleyen Alpaslan Aslan’ın arkasında bir şeyhin olduğunu iddia etmişti. Melih Aşık da bu iddiayı ‘Keramet Şeyh’te mi?’ başlığını taşıyan 26 Mayıs 2006 tarihli Milliyet’teki köşesine taşımıştı.

Aşık soruyor: ‘Nereden biliyorsun?’ Gürses’in cevabı: ‘Aslan’ın arkadaşları söyledi.’

Oysa, daha birkaç gün önce (21 Mayıs) savcılıkta ifade veren Alpaslan Aslan, ne Cumhuriyet’e yönelik bombalı saldırı ne Danıştay cinayetiyle ilgili sorulara cevap verirken böyle bir şahıstan söz etmemişti.

Fakat sonra ne olduysa oldu, Danıştay davasında süreç, Gürses’in tarifi doğrultusunda gelişmeye başladı. Aslan, Sincan F Tipi Cezaevi’nde kalırken ifadesini değiştirdi. 26 Haziran 2006 günü savcılıktaki ifadesinde, Gürses’in işaret ettiği şeyhi ‘lideri’ olarak gösterdi: Salih Kunter…

Ve Kunter, iddianamede Alpaslan Aslan ve Süleyman Esen’le birlikte ‘çete reisi’ olarak geçti. Ancak, Kunter beraat etti.

Gürses, failin bile bilmediği bu şeyhi nereden tanıyordu? Aşık’ın yazısına bakarsak, Gürses’e bu bilgiyi, Aslan’ın arkadaşları vermiş.

Danıştay dosyasını tümüyle okudum; Şüpheli veya tanık sıfatıyla ifadesine başvurulan Aslan’ın okul, ev ve iş arkadaşları böyle bir şeyhten bilgi sahibi değildi. Hiç birinin ifadesinde bu isim geçmedi.

Bu arkadaşlar, Aslan’ı ifade değiştirmek için cezaevinde kaldığı süre içinde sık sık ziyaret edenler midir, bilmiyorum. Ama izaha muhtaç bir durum var ortada.

Savcılık ince yerden yakalamış, bakalım yumağı tümüyle açabilecekler mi?

25 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Lafı geveleme, nefret ediyorsun işte…

Lafı geveleme, nefret ediyorsun işte…

25.02.2008
Ahmet KEKEÇ

Başlık şuydu: ‘Laikler, dindarlardan nefret mi eder?’ Tahmin ettiğiniz üzere, tipik bir Ertuğrul Özkök yazısıydı ve tepeden tırnağa ‘ama’larla doluydu.

Hani, arkadaşımız alışkanlık haline getirmişti ya, ‘Yanlış anlaşılmasın. Üniversitede türbana karşı değilim ama…’ şeklinde cümleler kurmayı…

Karşı değil ama, ‘karşı değilim’ bağlamında söylediği her şey, öne sürdüğü her düşünce en kralından birer ‘karşı oluş’ gerekçesi.

Hem nalına, hem mıhına…

Hem tepeden tırnağa zekavet, hem yedirilmiş bir kurnazlık…

Bana sorarsanız, daha çok kurnazlık.

19 Şubat tarihli Herald Tribune Gazetesi’nde ‘Başörtüsü Türkiye’yi Bölüyor’ başlıklı bir haber yayımlanmış.

Haberi yazan, New York Times Gazetesi’nin İstanbul Temsilcisi Sabrina Tavernise, Ertuğrul Özkök gibi ‘katı olmayan’ laiklerin de katkılarıyla hapis cezasına çarptırılan Prof. Atilla Yayla ile de konuşmuş.

Prof. Yayla şöyle demiş: ‘Katı laik Türkler, dindarlardan nefret eder. Dindarları insandan saymaz, bir an önce buharlaşmasını, yok olmasını isterler.’

Kurnazlıkta sınır tanımaz Özkök, işte bu satırlara isyan ediyor.

İsyan etmekle kalsa iyi…

Bunun tam tersinin geçerli olduğuna bizleri inandırmaya çalışıyor.

Sonra da sözü, bir zamanlar gözden düşürmek için elinden geleni ardına koymadığı Atilla Yayla’ya getirip şu dehşetengiz saptamayı yapıyor: ‘Yazıyı okurken ister istemez düşündüm. Acaba, katı laik Türkler mi dindarlardan nefret eder, yoksa Prof. Yayla mı katı laiklerden nefret ediyor?’

Katı laiklerin dindarlara bakışını Sabah’tan Emre Aköz yazdı.

Çok da güzel yazdı…

Evet, hem hor görürler, hem tiksinirler, hem de nefret ederler.

Kendi gettolarına, mahallelerine, daha da önemlisi ‘ortamlarına’ yakıştıramazlar.

Bu ‘yakıştıramama’ duygusunun altında ‘sınıfsal’ ayrım hemen kendini hissettirir

Emre Aköz’ün de belirttiği gibi, ‘Bu, ekonomiden ideolojiye çeşitli düzeylerdeki menfaatler zedelendiğinde devreye giren bir duygudur. Mesela bir türbanlı, diyelim ki TV’de, bir laikçinin iddialarını sorgularsa, ondan daha bilgili, daha kültürlü olduğunu gösterirse ‘hor görme ve tiksinme’ yetersiz kalır. Nefret devreye girer. Kendini aşağılanmış hisseden laikçi arkadaş ‘Cumhuriyetin elden gittiğini’ düşünür.’

Ben, ‘ama’lı cümlelerle ‘suret-i hak’tan görünmeye çalışan Özkök’ün de dindarlardan nefret ettiğini düşünüyorum.

Onları ‘anlıyormuş gibi’ yapıyor ama, aslında anlamıyor.

Anlamak istemiyor.

Anlamak yerine, ‘muhayyel tehlike’ye vurgu yapmayı tercih ediyor.

Liberallerin, özellikle de Prof. Atilla Yayla’nın ‘katı laiklere’ yönelik nefretine gelince.

Fikrini beğenmediği kişilere bol keseden ‘azgın azınlık mümessili’, ‘despot’, ‘yaygaracı’ yaftalarını yapıştıran Özkök, hatırlayalım, Kemalizm’le ilgili ters çıkış yapan Prof. Atilla Yayla’yla ilgili kötü, çok kötü ve bence ‘nefret dolu’ yazılar yazmıştı.

Bir de, ‘Keşanlı Galileo’ diye aşağılamıştı.

Bununla kalsa iyi…

Bununla kalmaz çünkü.

Bir de, Yayla’ya sahip çıkan liberal aydınları (ve tabii bu satırların yazarını da) ‘ayağımıza dalaşanlar’ diyerek zımnen köpeğe benzetmişti.

Kim kimden nefret ediyormuş?

Bu konuda söz söyleyecek en son kişi Ertuğrul Özkök’tür.

25 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok