Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Amerika görmüş ile görmemiş

Amerika görmüş ile görmemiş

23.02.2008
Ömer Lütfü METE

Bazı ‘Amerika görmüş’ dostlar Clinton ve Obama arasındaki yarışı iyimser bir heyecanla izliyor, ‘Demokrat Başkan’ın Türkiye’nin ‘lehine’ olacağına inanıyorlar.

Hepsine saygım var… Fakat ‘Amerika görmemiş’ bir Türk olarak bu yarışın sadece halkın oyları ile biteceğinden emin değilim. 11 Eylül ile başladıkları işi tamamlamak isteyen gizli hükümranların, önümüzdeki dönem için de Bush kadar teslimiyetçi ama daha kullanışlı bir başkan tezgâhladığına dair bir şüphem var. ‘Amerika görmüş’ arkadaşlar daha iyi bilirler ama görmeden öğrendiklerimin de gerçek olma ihtimalini niye sıfırlayayım? ABD halkının bilinç, özgürlük, hoşgörü ve hazım katsayılarının; henüz melez veya bayanı başkan seçtirebileceğini sanmıyorum.

Esasen, dünyanın eğilim, değişim, dönüşüm çizgileri üzerinde kafa yoran gelecek tahmincilerine göre ‘olağan’ sayılmayacak bir başkan için daha zaman var. Belki İspanyol kökenliler ve bütün beyaz olmayanlar tek adaya yönelse, geri kalanların oyları da meselâ bir melezi seçtirecek dengeyle iki partiye dağılsa Amerika için erken bir doğum beklenebilir.

Fakat böyle ‘aşkın bir ayarlama’ olmazsa Cumhuriyetçilerin önü açık. Irak Savaş’ının devlet için kârlı, halk için ise tatsız sonuçları ve Bush’un yeteneksizliği yüzünden itibar kaybeden Cumhuriyetçiler düne kadar kâğıt üzerinde peşin yenik göründükleri bir seçime umutlanmış olarak yürüyorlar. Bunda birincil etken Demokrat adayların ‘olağan’ kimlikte görülmemeleri ise ikincil etken de McCain’in en azından şimdilik iki rakibinden de çaplı bir önder izlenimi bırakmasıdır. Bir tarafta yenilik, diğer tarafta muhafazakârlık…

Obama tepeden tırnağa yeni… Daha önceki ‘Zenciler de demokrasi oyununun bir parçası olarak görünsün’ kabilinden ortaya çıkan veya çıkartılan adaylardan farklı. Beyazların önemli bir kısmına sevimli görünüyor. Ancak Demokrat Parti’nin başkan adayı sıfatıyla seçim kampanyasına çıktığı andan itibaren hakkında piyasaya sürülecek bir sürü yıpratıcı malzeme biriktirilmiştir.

Hillary hakkında da yeterince rezalet istifi yapılmıştır. Üstüne üstlük ikisi de Cumhuriyetçi rakipleri kadar ‘oturaklı’ değiller. Gerçi, Bayan Clinton’un başkan olması durumunda Amerika’yı kocanın yöneteceği izlenimi ciddi bir etken. Fakat bu, halkın muhafazakâr tercih yapmasını önlemeye yeter mi? Kaldı ki, yarış başa baş sürerse, Bush’un ilk seçiminde yaşandığı gibi ‘iyi saatte olsunlar’ da devreye girebilir… Peki, kimin seçileceği bizim için niye bu kadar önemli olsun?

Dünyayı yönetmiş bir milletin mensubu, gezegene hükmeden -yöneten değil- ülke karşısında hiç değilse aşağılık duygusunu gizleyebilmeli değil midir? Tabii ki bu duygunun yerine kof bir büyüklük duygusu yerleştirmeyi önermiyor, sadece denge arıyorum.

Tamam; ABD büyük, önemli ve tehlikeli ama bu dünyada biz de varız ve yarının ne getireceğini bilemez. Kanuni devrinde dünyayı yöneten Türklerin bir gün gelip yerlerde sürüneceğine kim ihtimal verirdi? Yoksa bu direnç ‘Amerika görmemiş’ olmakla mı ilgilidir? Acep, ‘Amerika görmüş’ olsak bu ülkeye ‘Sen sensen, ben de benim’ demekten dem vuramaz mıydık?

24 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Laik Hocadan Fetvalar

Laik Hocadan Fetvalar

23.02.2008
Yusuf Süleyman

Kendimi bildim bileli, bazı kesimler dinin siyasete alet edildiğini mırıldanır durur … Özgürlük isteyen her siyasetçi, o özgürlüğü siyasete alet ediliyor sayılır. Dolayısı ile de laik rejimimiz bir türlü tehlikeden kurtulamaz… Üşenmem, verilen örnekleri karşıma alır, evirir çevirir, en ebjektif bakış açısı ile bakmaya çalışır, enpatinin sınırlarını sonuna kadar zorlar, ama bu örneklerde rejime karşı bir tehtit ne etsem bulamam… Taki son zamanlarda “Hocalığı” ile göz doldurmaya başlayan Deniz Baykal’ın beyanlarını dinleyene kadar …

Grup toplantısında Baykal Hocayı dinliyorum ;

“Türban Kuranı Kerim’in emri değildir” dediklerini, bunun da yararlı olduğunu savunarak, “Kimse bu konuları din düşmanlığı ile bağdaştırmamalı. Hal böyle iken anayasaya dinin öngörmediği biçimi kural olarak koymayın. Ortadaki bilgi eksikliğinden yararlanarak bir örtünme biçimi dayatılıyor.”

Eksik olmasın Baykal Hocamız, Kur’an-ı Kerimi okumuş, araştırmış. Onca ilahiyat profösörünün ve Diyanet İşlerinin göremediğini görüp, fetvayı vermiş … Bununlada yetinmeyip vatana millete yaptığı hayırlara(!) bir hayrı(!) daha eklemiş ;

“Başörtüsü dışarıdan ithaldir. Türk halkının bir giysisi değildir. Türban’ın Kur’anı Kerim’de zorunlu olmadığı bu tartışmalarda anlaşılmıştır. Dini gerçeklerin ortaya çıkması kimseyi rahatsız etmemelidir.”

Yani Baykal Hoca, bu tezi ile bizleri bir kara cehaletten de kurtarmış oluyor … Sonrasında da Laiklik için yeni bir açılımda bulunuyor… Hani ne zaman İslamiyet ve İslamiyet çerçevesinde ki özgürlükler söz konusu olsa “Laiklik” elden gidiyordu ya, Baykal Hoca’nın fetvaları bunun dışında kalıyor imiş;

“Bu tür konuşmaları konuşmaların laikliğe aykırı olduğunu da iddia edenler var. Laiklik, dini konuların açığa çıkmasına karşı değildir, bunda hiçbir sakınca yoktur. Dine saygı göstermek, dinin değerlerini ortaya koymak laikliğe aykırı değildir. “
Var olasınız Baykal Hoca… Demek ki artık siyasilerde dini konularda fetva verebilecek ve bu fetvalar “Laiklik” anlayışına ters düşmeyecek… Yanlız konuşmanızın sonunda belirtmemişsiniz, “Laikliğe” ters düşmeyen fetvalar nereden alıntı yapılmalı acaba? Hani biz İlahiyat profösörlerinden alıntı yapar iken tesettür ve örtünme İslam’ın emridir diyerek fetva alıyor ve bu ölçüde bildiklerimizi iletiyoruz. Şimdi siz ve sizin düşünceleriniz ve araştırmalarınızın çerçevesinde fetvalar edinmek ve amel etme durumundamıyız acaba? Yani “laikliğe” ters düşmeyen fetvalar, sizin işinize gelenler mi acaba? Bu konuda bizi aydınlatırsanız çok memnunuz oluruz Baykal Hocam.

Vesselam

24 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Çoğunluk sistemi

Çoğunluk sistemi

23.02.2008
Toktamış ATEŞ

Geçtiğimiz hafta, (16 Şubat) ilginç bir yıldönümü yaşandı. O gün yayınlanmak üzere, bir yazı kaleme almıştım. Fakat çok ilginç bazı gelişmeler sonrasında, yazıyı yayınlayamadım.

Fakat konu çok ilginç ve günümüz Türkiye’si açısından önemli olduğundan, (ya da, ben öyle gördüğümden), konuyu bugün ele alıyorum. Bundan tam 58 yıl önce, yani 16 Şubat 1950′de; TBMM’de kabul edilen bir yasayla, seçim sistemi değiştirilmiş ve gizli oy açık tasnif esasına dayanan, çoğunluk sistemi kabul edilmişti. Daha önceki seçim sistemi; çift turlu, nisbi temsil sistemi idi.

Seçmenler, önce “ikinci seçmenler”i seçerler ve daha sonra, ikinci seçmenler milletvekillerini seçerlerdi. Farklı seçim sistemlerine ve çoğunluk sisteminin, “anti-demokratikliğine” biraz aşağıda değineceğim. Fakat önce 16 Şubat 1950′de TBMM’de yaşananlara kısaca değinmek istiyorum.

5545 sayılı bu yasanın teklifi, Demokrat Parti ve CHP’li milletvekillerinin, ortak bir önerisi olarak, Meclis Başkanlığı’na verilmişti. Zaten tasarının savunmasını; DP’den, Adnan Menderes yapmıştı. Meclis’teki üçüncü parti olan, “Millet Partisi”nin sözcüsü Hasan Dinçer; bu tasarıya şiddetle karşı çıkmış, fakat sesini duyuramamıştı. Tasarı, 10′a karşı 341 oyla kabul edildikten sonra, kürsüye gelen Başbakan Şemsettin Günaltay da, yasayı öven bir konuşma yapmış ve aldıkları karardan ötürü, milletvekillerini kutlamıştı.

Oysaki CHP, “bindiği dalı kesiyordu”. Toplumun nabzını iyi tutamayan ve toplumdaki gelişmeleri, doğru değerlendiremeyen CHP; bu yasayı kabul ederek, DP’yi iyice küçültebileceğini düşünüyordu. Buna karşılık; DP’nin kurmayları, toplumu daha sağlıklı tahlil etmişler ve bu yasayla, çok daha güçlü bir DP Meclis Grubu oluşturabileceklerini tahmin etmişlerdi. Zaman, onları haklı çıkardı…

Seçim sistemleri, çok farklı açılardan sınıflandırılabilir. Örneğin; ülke çapında, ya da “seçim çevresi” çapında, baraj uygulanabilir. Bazen de, her iki açıdan baraj uygulanır. (Bizde, 1980-1990′larda olduğu gibi). Seçim çevresi; her çevreden, bir milletvekilinin seçileceği, “dar bölge” olabileceği gibi; daha da büyük olabilir. Örneğin; bizde, her vilayet bir seçim çevresidir ve nüfus büyüklüğüne göre, farklı sayıda milletvekili çıkartılır.

Türkiye’de, yukarıda da değindiğim üzere; “çift dereceli” nisbi temsil sistemi uygulanırken, 1950′de, CHP’nin de aymazlığı sonucunda, çoğunluk sistemine geçildi ve 1960′a kadar yapılan üç seçim, (1950, 1954 ve 1957), bu sistemle yapıldı. CHP’nin “aymazlığı”, sözcüğünü kullandım ama, çoğunluk sistemi gerçekten çok haksız bir sistemdir ve CHP’nin buna önayak olması, “demokrasi aşkıyla” açıklanamaz.

Dar bölge hariç olmak üzere; çoğunluk sistemi, gerçekten çok haksız bir sistemdir. Dar bölge sisteminde, her seçim çevresinden, bir milletvekili seçileceği için, bu sistem adildir. Fakat seçim çevresi büyüyünce, hiçbir adil yanı kalmamaktadır. Örneğin; 9 milletvekili seçileceği bir seçim çevresinde, oyların dağılımında; bir parti oyların yüzde 26’sını, diğer partiler sırayla, yüzde 25, 21, 18 ve 12’sini alsınlar.

Çoğunluk sisteminde, oyların yüzde 26’sını alan parti, 9 milletvekilliğinin tümünü çıkartır. Eğer seçim sistemi, “Nisbi temsel” olsaydı; en az dört parti, milletvekili çıkartırdı. Zira, milletvekilleri, alınan oy oranına göre dağıtılır. Ancak burada da, tam bir dağıtım yapılamaz ve kimi oylar, “artar”.

İşte bu artık oyları değerlendirmenin de, farklı yöntemleri vardır. Bunlardan en adaletlisi ve demokratik olanı, “milli bakiyeulusal artık”, denilen yöntemdir. Burada; değerlendirme dışı kalan oylar, ülke çapında toplanır ve gene ülke çapında, kazananı belli olmayan milletvekillerine dağıtılır. Bu yöntem sayesinde, en ufak partiler bile, temsilci kazanabilir ve Meclis’e gönderebilir.

Türkiye’de; nisbi temsil sistemi ve ulusal artık değerlendirmesiyle, Sosyalist Türkiye İşçi Partisi, 1965 seçimlerinde, 15 milletvekili kazanmıştı. Fakat bu ufak TBMM Grubu bile, “egemen güçleri” rahatsız etti ve milli bakiye yöntemi kaldırıldı. Bu konudaki yasa, TBMM’de görüşülürken; TİP Başkanı Mehmet Ali Aybar’ın yaptığı çok önemli bir konuşma vardır.

“Milletin, Meclis’ten umudunu yitirmesine neden olmayın”, diyordu. “Sokaklarda dökülen kandan, sizler mesul olursunuz.” Ama kim konuşa, kim dinliye… Günümüz Türkiye’sinde, ülke çapında yüzde 10 barajlı, “d’Hond sistemi” uygulanmaktadır. Sistem, iyi bir sistemdir ama, baraj çok yüksek olmuş…

24 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Türkiye 24 saat önce İslamiyeti kabul etti

Türkiye 24 saat önce İslamiyeti kabul etti

24.02.2008
Hasan Kaçan

Şaşırmayın, hakikaten öyle.

Son günlerde konuşanlara bakarsak,

Son günlerde konuşulanlara bakarsak,

Son günlerde yazanlara bakarsak,

Son günlerde yazılanlara bakarsak,

Böyle bir neticeye varmamak mümkün değil.

Demek ki, Türkiye 24 saat önce İslamiyeti kabul etti.

Madem ki 24 saat önce İslam dinini kabul ettik, o zaman birilerinin bu yeni tanıştığımız din ile alakalı bizi ayıktırması gerekiyor.

Allah razı olsun, çalışıp çabalıyorlar yanlış bişey yapmayalım diye.

O yüzdendir ki değerli yazarlar, bilimadamları kendini parçalıyor sağolsunlar.

Ruhat Mengi’sinden Celal Şengör’üne

İlhan Selçuk’undan Deniz Baykal’ına,

herkes din ile alakalı yorumlarda bulunuyor.

Hepsinin maksadı da insanlarımızı aydınlatmak.

Hepsinin maksadı da bilmedikleri bir ‘şey’ hakkında onları bilinçlendirmek.

Bu insanlara ‘ kötü niyetli’ diyenlerin karşısına kapı gibi dikilirim arkadaş.

Tek kelime söyletmem.

Ne yapsalardı yani?

Cahil ahaliye mi bıraksalardı bu dinin nasıl yorumlanacağını.

Size birşey söyleyeyim mi?

Haksızlık yapıyorsunuz.

Onlar çok önceden gördüler bu memleketin İslamı kabul edeceğini.

Sadece bugüne mahsus değil çabaları.

Taa ne zaman öncesinden yazıp çizmeye, konuşmaya başladılar.

‘Kurban nasıl kesilir?’

‘Horoz kesince kurban olur mu?’

‘Pasta kessek kurbanın yerini tutar mı?’

‘Kesmeden kesiyormuş gibi yapsak kabul müdür?’

‘Oruç nasıl tutulur?’

‘Öpücükle oruç açılır mı?’

‘Sakız çiğnemek orucu bozar mı?’

‘Sakızı balon yapıp patlatmak orucu sakatlar mı?’

‘Namaz nasıl kılınır?’

‘Yattığımız yerden kılsak olmaz mı?’

‘Alnımızı secdeye götüreceğimize, secdeyi alnımıza getirsek nasıl olur?’

‘Cuma namazı pazar günü kılınsa ne olur?

Hem tatil günü daha rahat olmaz mı?’

Bu ve bunun gibi mevzularda.

Yani halkın bilmediği din hususlarında hep insanımızı aydınlatmaya kalktılar.

Bu çabalarını bir gören oldu mu?

Bir takdir eden oldu mu?

Bir ‘helal olsun’ diyen oldu mu?

Hayır.

Bizim milletimiz hakkaten nankör.

Yav bakın, benim anladığıma göre biz bu dini 24 saat önce kabul etmişiz.

E, bırakın da eli kalem tutan insanlar nasıl hareket edeceğimizi söylesinler.

Hem bilmiyorsunuz.

Hemi de ayıktırmak isteyene mani oluyorsunuz.

24 saat önce tanıştığınız bu yeni dini, hiç bir karşılık beklemeksizin size öğretmek için yanıp tutuşan bu gönüllü din neferlerini küstürdünüz.

Gözünüze dizinize dursun ne diyeyim.

Not: Ben saf biriyim, kusuruma bakmayın. Belki de yirmidört saat önce kabul etmemişizdir. Amma televizyonları falan seyredince, gazteleri falan okuyunca öyle bi kanaat oluştu bende.

Bekri Mustafa imam oldu

Osmanlı devri.

Ayasofya camiinden bir cenaze kalkacaktır.

O zamanlar İstanbul’un nüfusu bu günlere göre ‘bir avuç’ neredeyse.

Öğle namazını müteakiben cemaat mevtanın başına toplanır.

Cenaze namazını kılmak için beklemeye başlarlar.

Bakarlar ki ne gelen var ne giden.

Artık, imamın acil bi işi mi çıktı ne olduysa ortada imam namına kimse yok.

‘Ulan kim kıldıracak bu cenaze namazını, ne yapsak ne etsek?’ diye kara kara düşünürlerken, köşede Bekri Mustafa’yı görürler.

‘Amman erenler, ocağına düştük gel şu cenaze namazını kıldır’ diye ricada bulunurlar.

Bekri Mustafa geçer imamete, cemaat saf tutar.

Bekri cenaze namazını kıldırır.

Namaz bittikten sonra da tabuta doğru eğilir, mevtanın kulağına bişeyler fısıldar.

Millet merak içinde kalmıştır.

Cenaze kaldırılır.

Ahali koşturur Bekri Mustafa’nın yanına.

‘Yahu erenler, merakımızı celbetti, ne fısıldadın merhumun kulağına?’

Bekri Mustafa cevap verir.

‘Dedim ki, öbür tarafa gittiğinde, sualde Münker ve Nekir dünyanın ahvalini sorarsa ‘Bekri Mustafa Ayasofya da imam oldu’ de. Onlar dünyanın ne hale geldiğini anlar.’

Kova kaleci Hasan

Ondokuz yaşında sırım gibi delikanlıyım.

Tek hayalim kaleci olmak.

O sebepledir ki, mahallenin hangi takımı kalecisiz kalsa koşa koşa gidiyorum.

‘Hür Doğanlar’diye bir mahalle takımımız vardı.

Kağıthane’de maçları varmış. Beni çağırdılar.

Kaleci kazağımı, eldivenimi, top ayakkaplarımı aldım. Takımla beraber atladım otobüse.

Maç başlıyor.

Bizimkiler şahane oynuyor.

Bir gol atıyorlar, arkasından ben ‘langırt’ içeri alıyorum.

İnadına bir gol daha atıyorlar, ben hemen arkasından en dandik topu yumurtluyorum.

Bizim takımın rahat alacağı maçı benim yüzümden beş gol yiyerek mağlup bitiriyoruz.

Terden sırılsıklam otobüse binmiş mahaleye dönüyoruz.

Moralim sıfır.

Ama millet de nasıl diş bilemiş bana.

Bir ara antrenör ‘Arap Ali’nin bir işaretiyle bütün topçular bir şarkıya başlıyorlar.

‘Her köşe baaşııında durduuum ağladııım.

Her gelen geçendeeen sorduuum ağladııım.

Başımı taşlaaara vurduuum ağladııımm…’

‘Ulan mağlup takım şarkı söyler mi?’ diye içimden geçirirken, bütün otobüs bana dönüyor, şarkıya devam ediyor.

‘Günaaah sendeeee… Kusuuur sendeeee… Suç sendeeee!’

İşte letafet.

İnce espiri.

Kızmadan, küfür etmeden, bağırıp çağırmadan işimi bitiriyorlar.

Kova kaleci Hasan mosmor.

24 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

“MHP’nin 40 yıldır bitmeyen derdi”

“MHP’nin 40 yıldır bitmeyen derdi”

24.02.2008
Soner YALÇIN

Türban serbestisinin önünü açan Anayasa değişikliğine MHP’nin destek vermesi bazı çevreleri şaşırttı. Görünen o ki, bu kesimler MHP’nin tarihini, düşünsel dünyasının oluşumunu pek bilmiyor.

Alparslan Türkeş ile Nihal Atsız’ın yollarının neden ayrıldığını; katıksız bir Türkçü olan Ali Balseven’in dava arkadaşı ülkücüler tarafından neden öldürüldüğünü bilmeyenler, MHP’nin bugününü anlayamazlar. İşte 40 yıl önceki o yol ayrımının hikáyesi.

TARİH: 25 Mayıs 1973. Yer: Ankara. Ali Balseven, 25 yaşındaydı. Kahramanmaraşlıydı. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi son sınıf öğrencisiydi. MHP’liydi. Ama…

O gün akşamüzeri Kurtuluş Parkı’nda bir grup MHP’li tarafından önü kesildi. Ali Balseven karşısına çıkanların hepsini tanıyordu. Dava arkadaşlarıydı. Hepsi ülkücüydü.

Ancak…

Bozkurtlar birbirine düşmüştü. Başbuğ o günlerde söylemişti o ünlü sözünü:

“Davadan döneni vurun!”

O gün ülküdaşları, Ali Balseven’i bıçaklayarak öldürdü. Peki, neden?

Ali Balseven davadan mı dönmüştü? Hayır! Birini mi ihbar etmişti? Hayır! Peki, suçu neydi? Suçu…

MHP’de her şey dört yıl önce bir kongrede başlamıştı.

KIRILMA NOKTASI

Tarih: 8 Şubat 1969. Yer: Adana

O gün şehir merkezi çok hareketliydi. Mavi gömlek giyen dokuz genç, motosikletlerle kentte tur atıyordu. Dokuz motosiklet; Alparslan Türkeş’in doktrini “dokuz ışık”ı temsil ediyordu.

Mavi gömlek neyin simgesiydi? Bilinmiyor. Bilinen, Mussolini’nin yarı-askeri gençlik örgütü militanlarının kara gömlek giydiğiydi. Motosikletli gençler gerekli ilgiyi topladıktan sonra kent merkezine geldiler.

Burada, 16 bağımsız Türk devletinin bayraklarını taşıyan 16 gençle buluştular. Alana gelen mehter takımı, ara vermeden büyük bir coşkuyla çalmaya başladı. Kalabalık giderek artıyordu. Alparslan Türkeş ve parti yöneticilerinin gelmesiyle yürüyüşe geçildi.

Askeri bir disiplin altında yürüyenlerin istikameti; milliyetçi hareketin en büyük tarihsel dönüşümünün yaşanacağı kurultay salonuydu.

Şehir merkezinden gelenleri kongre salonunda bir o kadar daha kişi karşıladı. Bu grup Türkeş’e mesafeliydi; liderleri ırkçı-Turancı Nihal Atsız idi.

“Tanrı Türk’ü Korusun” pankartı altında toplanmışlardı. Orta Asya nostaljisini canlandırmak isteyen bu gençler arasında paganist simgeler modaydı.

Bu nedenle hemen hepsi kalpak giyiyordu. Sarkık bıyıklıydılar. Yakalarında Bozkurt rozetleri vardı. Esir Türklerin kurtarılıp, yeniden inşa edilecek “Büyük Türkiye”ye inanıyorlardı. Turancıydılar.

“Adsız”dılar; Göktürkler’de henüz kamusal bir görevi yerine getirmemiş gençler özel isim taşıyamazlardı. Kendilerini kanıtlayana kadar bu gençlere “adsız” denirdi.

Aşırı milliyetçi Nihal Atsız, bu nedenle kendine “Atsız” soyadını seçmişti. Karşılıklı sloganlar altında kongre başladı.

AYRIŞMANIN NEDENİ

27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine katılan dokuz subay, 22 Şubat 1964 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne katıldı. Liderleri Alparslan Türkeş’ti. Bu ekip kısa bir süre sonra partiyi ele geçirdi. Alparslan Türkeş, partinin genel başkanı oldu.

İhtilalci subayların parti yönetimine gelmesiyle CKMP’de büyük dönüşümler yaşandı. Örneğin, partinin o tarihe kadar ülke yarısında teşkilatı varken, bu sayı hemen 61 il ve 435 ilçeye yayıldı.

Türkiye ilk kez, partili gençlerin kendilerine verdikleri isimle, “komando yürüyüşü”yle tanıştı. Genel Başkan Türkeş’e, “Başbuğ” deniliyordu.

CKMP, Türkçü bir partiydi. Bu siyasal çizgi geniş kitlelerle buluşamıyor; oy alamıyordu. Türkeş ve arkadaşları, “ayakları yere basmayan romantik Türkçü” parti çizgisini değiştirmeye karar verdi.

Türkeş ve subay arkadaşları her ne kadar cumhuriyetçi, laik ve Türkçü olsalar da, oy alabilmek için İslam motiflerinden yararlanmaya karar verdiler!

Siyaset dünyasında İslam’ın ne kadar önemli olduğunu sosyolojik olarak kavradılar. Bu değişim/dönüşüm sadece parti programıyla sınırlı olmayacaktı; hareketin simgeleri/sembolleri bile değiştirilecekti.

İşte Adana kongresi bu amaçla toplanmıştı.

Adana’da toplanılmıştı; çünkü biliyorlardı ki Ankara, İstanbul gibi kentlerde parti çizgisinin değişmesine karşı çıkan güçlü bir “Türkçü” grup vardı.

Ve iki gün süren Adana kongresinde büyük tartışmalar, kavgalar ve ayrışmalar yaşandı…

BÜYÜK DÖNÜŞÜM

Kongre iki gün boyunca hayli hareketli geçti. Kongre Başkanı Orhan Kaleli bile divandan istifa etmek zorunda kaldı. Türkçülerin simgesi “Tanrıdağı”nın yanına, İslamiyet’in simgesi “Hiradağı” eklenip yeni bir slogan üretilmişti: “Tanrıdağı kadar Türk, Hiradağı kadar Müslüman.”

Zamanla, “Tanrı Türk’ü Korusun” pankartının yerini de “Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın” alacaktı! Benzeri İslami simgeler, Türkçü gruptan “Türkler Araplaştırılmak isteniyor” şeklinde tepki aldı.

Nihal Atsız ekibi, kongrede direkt Türkeş’i hedef aldı. Aslında Nihal Atsız ile Türkeş’in dava arkadaşlığı çok eski yıllara dayanıyordu.

Türkeş daha Kuleli Askeri Lisesi’nde öğrenci iken Nihal Atsız ile tanışmıştı. Onu öğretmeni bilmişti!

1944 Türkçüler Davası’nda birlikte yargılanıp hüküm giymişlerdi. Şimdi ise karşı gruptaydılar. Nihal Atsız ekibi, kongrede hep benzer sözleri söylediler Türkeş’e:

“Sen git güvendiğin Araplara biat et!”

“Oy toplamak için Arap develere bin!”

Sonuçta, Nihal Atsız grubu, kongreyi kaybetti. Türkçüler ellerindeki parti kimliklerini kürsüye doğru fırlatarak salondan ayrıldılar.

Nihal Atsız, gazetecilere şu açıklamayı yaptı:

“MHP’de Allah, Tanrı’yı kovdu!”

Türkçülük, Osmanlı Devleti’nin son döneminde doğmuş; Cumhuriyet ile birlikte dirilmiş; 1969 kongresinde öldürülmüştü!

ÜÇ HİLAL

Türkçü grubun kongreyi terk etmesinin ardından Türkeş ve arkadaşları önergeleri tek tek kabul ettiler. Parti adından başlayarak hareketin her şeyini değiştirdiler:

Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) adı, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) oldu.

“Bozkurt” sembolü/amblemi, yerini “Üç Hilal”e bıraktı.

“Bozkurtlar”, “Ülkücüler”e dönüştürüldü!

“Türkçü” yerine “milliyetçi” sıfatı tercih edildi.

“Türkçüler Derneği” lağvedildi; “Milliyetçiler Derneği” kuruldu.

Sadece “Başbuğ”a dokunulmamıştı.

27 Mayıs’ın “kudretli albayı” Türkeş, kısa bir süre sonra Kábe’ye gidip hacı oldu.

MHP artık kendine yeni bir yol çizmişti.

Ve bu yolda “Şamanist” saydığı “Bozkurtlara” ihtiyacı yoktu.

Çünkü:

Bozkurtlar, Şamanist gelenekleri canlı tutmak, unutturmamak istiyordu.

O kadar Türkçüydüler ki, Sakarya, Adapazarı’na gidip Orta Asya’dan getirilen kımızı içiyorlardı.

Hatta 1960’lı yılların sonunda üniversitelerde siyasal kavgaların başladığı o günlerde, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi Fehmi Yücesoy okulda solcu öğrencilerden dayak yiyip yere düşünce, “Bana yardım et gök tanrısı” diye dua etmişti!

Niyazi Adıgüzel, Nihat Çetinkaya gibi isimler İstanbul Şamanistler Derneği’ni kurmuştu!

UTANGAÇ SÖYLEM

Alparslan Türkeş, sadece Türkçülerle yollarını ayırmadı. O artık utangaç bir Kemalist idi. Parti binalarından Atatürk resimleri indiriliyordu artık.

1960’lı yılların sonu, 1970’li yılların başı aynı zamanda Türkiye’deki partilerin yeniden saflaşmaya başladığı bir dönemdi.

MHP bu dönemde ideolojikleşme ve radikalleşme konusunda mevcut partilerden daha aktifti. Propaganda konuşmalarında, laikliğin yerini oy avcılığına dönük İslami söylemler aldı.

Politikada mistik/dinsel bir yaklaşımı benimsedi. Kırsal alanlar ve varoşlar için bu söyleminin önemli olduğunun farkındaydı.

Bu nedenledir ki, ülkücüler otobüslere bindirilip Adıyaman’daki Nakşibendi Menzil Şeyhi’nin elini öptürülmeye götürülmesine ses çıkarmıyordu.

Tarikatlar Türkeş’i ziyaret ediyor; ona tüfek hediye ediyorlardı!

Türkeş artık pragmatikti: Türkçü söylemlerle sadece üniversitedeki öğrencilerin dikkatini çekeceğini biliyordu. İsteği, İslamcı söylemlerle “köksüzlük sorunu” yaşayan köylü gençleri toplumsal harekete çekmekti.

Laik Türkeş, tarikatlara yakınlaştı. Öncelikli ilk hedefi Orta Anadolu’daki Sünni Müslümanların oylarını almaktı.

Başarılı da oldu.

ALEVİLER

Ali Balseven’in cenazesine MHP’den kimse katılmadı. Cenazede sadece Türkçüler vardı. Tabutu Türk bayrağı ve Bozkurt flamasına sarılıydı.

Başları kalpaklı, sarkık bıyıklı Türkçüler, yoldaşlarının tabutunu Kahramanmaraş’a kadar taşıdılar.

Ve…

Bilinmeyen bir gerçektir:

Ali Balseven Alevi’ydi.

Alevilerin MHP’ye uzak durmasının bir nedeni de Ali Balseven cinayetidir.

Sonuç:

MHP’nin 40 yıllık siyasal çizgisinde bir sapma yoktur.

’Bozkurtçunun Amentüsü’

Biz kimiz?

Bozkurtçularız.

İdeolojimiz nedir?

Bozkurt Türkçülüğü.

Neye inanırız?

Türk ırkının ve Türk milletinin, her ırktan ve her milletten üstün olduğuna!

Bu üstünlüğün kaynağı nedir?

Türk kanıdır.

Türk doğuştan mı üstündür?

Türk, doğuştan üstün ve kabiliyetlidir. Türk, zekásını, yiğitliğini, askeri dehasını ve her hususta büyük kabiliyet ve istidadını kanından alır.

Bu üstünlük kaybolabilir mi?

Kötü idare ve kötü muhitin tesiriyle azalırsa da bu muvakkattir. Türk kendi gelişmesini tekin edecek iyi bir idare ve iyi bir muhit yaratır yaratmaz bu üstünlüğü yeniden parlar.

Bu üstünlük ne vakit büsbütün kaybolur?

Eğer Türk’ün kanı yabancı kanlarla bulanırsa. Bu takdirde melez ve karışık kanlı olarak doğacak nesiller, Türk’ün maddi manevi hususiyetlerini taşımazlar ve öz bir Türk gibi üstün soydan olamazlar.

Bozkurtlar niçin ırkçıdır?

Bozkurtçuların ırkçı olmalarının diğer bir sebebi de içtimaidir; Bozkurtçular biliyor ki Türk’e ancak Türk’ten fayda gelir. Türk olmayanlar ve her çeşit dönmeler, ne kadar Türk terbiyesi ile büyürlerse büyüsünler hiçbir zaman bir öz Türk’e benzemeyecekleri gibi bir öz Türk gibi de bu millete hizmet edemeyeceklerdir.

Türk derken, 9 göbeği Türk olanları mı kastediyorsun?

Gönül öyle isterdi. Fakat realiteleri gören Bozkurtçular, atalarının dörtte üçü Türk olan veya 4 göbekten beri kanca Türkleşmiş olanları da Türk saymaktadırlar.

Bozkurtçular Pantürkist midir?

Evet…

“Bozkurtçunun Amentüsü”nü kaleme alan isim Reha Oğuz Türkkan idi.

(Bozkurt Dergisi, Sayı 1, 5 Mart 1942.)

“Türkçülük” özellikle II. Dünya Savaşı döneminde ırkçılığa dönüşüvermişti.

24 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok