Herkes özgür olmadan asla!
| Herkes özgür olmadan asla!
21.02.2008
|
|
![]() |
Hasan CEMAL |
|
MİLLİYET Başörtülü kadından özgürlük çağrısı Başörtülü kadınlardan geçen hafta sonu altı çizilmesi gereken bir özgürlük çağrısı geldi. Not: h.cemal@milliyet.com.tr |
|
Başörtülüler önünde saygıyla eğiliyorum
| Başörtülüler önünde saygıyla eğiliyorum
21.02.2008
|
|
![]() |
Haşmet BABAOĞLU |
|
‘Özgürlük haktır. Ve adaletten korkanların özgür olmaları imkânsızdır.’ diyen Haşmet Babaoğlu, ‘başörtülü kadınlar karşısında saygıyla eğiliyorum’ diye yazdı. Haşmet Babaoğlu’nun yazısı… Biz özgürlükle arası iyi bir toplum değilizdir. Bu kavramın neyin tarif ettiği konusunda hepimizin fikri ve hissi ayrıdır, fena halde de bulanıktır. Özgür olmayı isteriz ama tam olarak ne istediğimizi bilmeyiz. İsterken hem korkar hem coşarız. Gülmeye benzetiriz biraz, sevince… Çok özgür olduk, ağlayacağız durumu yani! Çünkü ne Batı gibi özgürlüğü “dışa dönük” bir kazanç ne de Doğu gibi “içe dönük” bir yolculuk olarak bilip tarif eden bir gelenekten gelmekteyiz. Hele modern popüler kültürün klişeleri de eklenince, özgürlük bizim için keyiflenmek ya da başkalarını kıçına bile takmamak iradesi gibi tuhaf bir şey olup çıkar çoğu zaman! *** Türban olayı patlak verdiğinden bu yana konunun özgürlük açısından tartışılıyor olmasını dikkatle izliyorum. İzledikçe de aynı bulanık tabloyu görüp kahroluyorum. Biz ya eşitlikçilik açısından bakarız sosyal meselelere ya da seçkincilik! E, özgürlük bunun neresinde? Hiçbir yerinde. Zaten demokratik hak ve taleplere de ya “rabbena hep bana!” diyerek bakarız ya da her türden demokratik hak talebini oracıkta boğazlamak gerektiğine inanırız. Oysa bu tavırların, hangi siyasal cenahtan gelirse gelsin, özgürlükle hiçbir ilgisi yok. Elbette özgürlük, “insanın dilediğini yapma, dilediği gibi yaşama” hali de değil. Yanılsamadır bu! En güçlüler bile diledikleri gibi yaşayamaz. Dilekler, yaşanan gerçeklerle aralarındaki fark yüzünden dilektir. O halde nedir özgürlük? Özellikle de bu topraklardaki anlamı nedir özgürlüğün? Cevap: Özgürlük adalettir. Özgürlük haktır. Ve adaletten korkanların özgür olmaları imkânsızdır. Ama şunu da unutmamalı: Gerçek adalet cesaret ister. Herkes için özgürlük isteme cesareti… *** Tam da bu bağlamda geçen gün “söz konusu özgürlükse, hiçbir şey teferruat değildir” bildirisini hazırlayıp imzalayan ve aralarında öğrenci, gazeteci, yazar ve siyasetçilerin bulunduğu baş örtülü kadınlar karşısında saygıyla eğiliyorum. Şöyle diyor bu kadınlar: “Başını örttüğü için ayrımcılığa uğrayan kadınlar olarak tüm samimiyetimizle açıklıyoruz ki üniversitelere başımızı örterek girmekle mutlu olmayacağız. Bütün ötekileştirilenlerin kendilerini bu ülkenin asıl unsuru hissetmesi için gereken hukuki ve psikolojik ortam oluşturulmadan, acımasızca işlenen cinayetlerin gerçek sorumlularına ulaşılmadan, 301 davalarını bitirecek düzenleme yapılmadan, azınlık vakıflarının üzerine pişkince oturanların rahatı bozulmadan… Aleviler’in ibadetini kültürel aktivite, ibadet evlerini de kültür merkezi olarak görmekte ısrar etmekten vazgeçilmeden; yasakçı zihniyet bize ne zaman, nerede ve nasıl örtüneceğimizi dayatmaktan vazgeçmeden, üniversitelerin bilimsel özgürlüğünün önündeki en büyük engel YÖK kaldırılmadan… Birimizin diğerimiz için tehlike olduğu korkusunu yayıp bizi birbirimize düşürerek bu adaletsiz düzeni devam ettiren yasakçı zihniyet tamamen ortadan kalkmadan… Hiçbir özgürlük tam özgürlük değildir!” İşte budur! Artık özgürlüğün ne olup olmadığını doğru düzgün tartışmak için bu bildiri yoluyla bir temel ortaya konulmuştur. Buradan başlayabiliriz! Ama biliyorum; ne iktidar yanaşır buna ne muhalefet! Ne de medya! Zaten ne muhafazakâr gazeteler ne de merkez medya bu bildiriye sayfalarında hak ettiği yeri verdi. Çoğu görmezden geldi, işlerine gelmedi. (Bu haber bir tek Taraf Gazetesi’nde manşete çıktı pazar günü.) Neden böyle? Çünkü korkuyoruz! İliklerimize işlemiş bu korku! Derinden baktığınızda görürsünüz ki, serbestlikten korku değil bu! O işin aldatmacası! İtiraf edelim ki hepimiz her konuda adalet istiyor fakat adaletin gerçekleşmesinden çok derin biçimde korkuyoruz. Neden peki? Bunu da sonra tartışırız! ***** Fon/dipnotları Bunalım parayla satılmaz. Hayatın ilavesidir. VATAN |
|
Kosova emsal olmaz
| Kosova emsal olmaz
20.02.2008 50% 75% 100% 125% 150% 175% 200%
|
|
![]() |
Emin PAZARCI |
|
Kosova, ABD’nin desteği ile “bağımsızlığını” ilan etti. İlk tanıyanlardan biri de Türkiye oldu. Bizim saf vatandaşımız ise, “Avrupa’da yeni bir Müslüman devlet ortaya çıktı” diye bayram etti. İçimizde, “Çok güzel, harika bir gelişme” diyenler bile oldu: – Kosova’nın bağımsızlığı, KKTC için de emsal olabilir. Düz mantıkla bakıldığında doğru, doğru olmasına da… Diplomasi bu, mantık da, hak da, hukuk da tanımaz. Önemli olan haklı olmak değil, gücü elinde bulundurabilmek. Dünyanın içinde bulunduğu bu şartlarda, Kosova’nın bağımsızlığı KKTC için emsal teşkil etmez. KKTC’nin tamamının Türk ve Müslüman olması, Kosova’nın ise Arnavut, Türk, Sırp, Boşnak ve Goralı’lardan oluşması da bize bir avantaj sağlamaz. KKTC başka, Kosova başka. Kosova’ n ı n “bağımsızlığında” ABD’nin büyük menfaati var. KKTC bağımsızlığını kazanırsa, orada yaşayan Türklerin dışında kimin menfaati var? Hiç kimsenin! İşte bu yüzden Yunanlıların ve Kıbrıs Rumlarının korkmalarına gerek yok. ABD, BM Güvenlik Konseyi’nde üzerine basa basa söyledi. “Kosova’nın bağımsızlığı kimseye emsal olmaz” dedi. HHH Kural olarak Putin haklı. Batıya diyor ki: – İki yüzlülük etmeyin. Madem Kosova’yı tanıyorsunuz, KKTC’nin bağımsızlığını da tanıyın. Haklı, ama yaptırım gücü yok. O yüzden de bölgede Putin’in değil, ABD’nin borusu ötüyor. ABD, çoktan gidip Kosova’ya oturdu. Geçici yönetimle anlaştı. Dukakin Yaylası’nda 25 kilometrekarelik bir alan kiraladı. Etrafına 4 metre yüksekliğinde bir duvar ördü. Su kanallarından engeller yaptı. Yetmedi, çevresini de tel örgülerle donattı. Avrupa’nın göbeğinde, içinde ne olup bittiği belli olmayan bir üs oluşturdu. Buradan bütün Avrupa ve Balkanlar’ı kontrol etme imkanı elde etti. Yeni yönetim de ABD destekli olacağı için, önümüzdeki dönemde Kosova’ya iyiden iyiye yerleşecek. ABD, uzun süredir Kosova üzerinde Vatikan ile işbirliği yapıyor. Zaman içinde Arnavut, Türk, Boşnak ve Goralı bütün Müslümanları Hıristiyanlaştırma hedefi güdüyor. Bu yolda ciddi başarılar da elde etti. Kosova’nın vefat eden eski Cumhurbaşkanı İbrahim Rugova’yı bile “Gizli Hıristiyan” yaptı. Bu yüzden de Rugova’nın cenaze töreninde hiçbir din adamı bulunmadı. Aynı politika Arnavutluk’ta da uygulanıyor. Kosova durup dururken “bağımsız” olmadı. ABD öyle istedi! Kosova caddelerinde “bağımsızlığı” kutlayanların ortaya koyduğu fotoğraf da çok ilginç. Kosovalılar, bir yandan “bağımsızlık şarkıları” söylüyorlar. Diğer taraftan ellerindeki ABD Bayraklarını sallıyorlar. ABD güdümündeki bir yönetimi “bağımsızlık” sanıyorlar! Kıbrıs’taki durum Kosova’dakinden çok farklı… Kosova, ABD’nin nüfuz alanı. Kıbrıs ise, tarih boyunca İngiltere’nin at koşturduğu bir bölge. Orası İngilizlere bırakılmış durumda. ABD’lilerin küçük kardeşi İngilizlerin Kıbrıs’ta iki adet üssü var. Batı sürekli olarak “Türk askeri adadan çekilsin” diyor, ama Kıbrıs’taki İngiliz üslerini kimse görmek istemiyor. Üstelik, Yunanistan faktörünü de unutmamak gerekli. Kosova, işte bu yüzden KKTC’nin bağımsızlığı için emsal teşkil etmez. Bölgede hiçbir menfaati olmayan ABD, Kıbrıs Türkü için İngiltere ve Yunanistan gibi iki önemli müttefikinin tadını kaçırmak istemez. Bakmayın siz, sürekli olarak “Evrensel batı değerleri” gibi birtakım yalanların kafamıza sokulmak istenmesine… Ne Evrensel değeri! Hak, hukuk ve adalet gibi kavramlar sadece kağıt üzerinde. Dünyada tek Evrensel değer var. O da menfaat. Güç, otomatik olarak “haklılığı” da beraberinde getiriyor! Yine de Bağımsız Kosova herkese hayırlı olsun. |
|
Mescid-i Aksâ hepimizin
| Mescid-i Aksâ hepimizin
21.02.2008 50% 75% 100% 125% 150% 175% 200%
|
|
![]() |
Hayrettin Karaman |
|
Konu ile ilgili görüşmeler yapmak için İstanbul’a gelmiş bulunan “Mescid-i Aksâ ve Mukaddesatını Muhafaza Vakfı’nın Başkanı” Şeyh Raid Salah’ı, 1995 yılında Filistin ve İsrail’e yaptığımız bir seyahatte tanımıştık. O günlerde kendisi, İsrail egemenliğindeki bölgede bulunan Ummu’l-fahm şehrinin belediye başkanı idi. Şeyh Râid SALAH, Filistin’in 1948′de işgal edilmiş bölgesindeki Filistinliler arasında faaliyetini sürdüren ve Hamas gibi Müslüman Kardeşler cemaatinin bir kolu durumunda olan İslâmî Hareket’in lideridir. Yıllarca İsrail zindanlarında kalıp tüm baskılara rağmen geri adım atmayan nadir insanlardan biridir. Bilgisine, güzel ahlakına, zekasına, tükenmez gayretine bizzat şahid olduk. Şimdilerde “Mescid-i Aksâ’nın altındaki kazılar yüzünden varlığının tehdit altında olduğunu” kamuoyuna duyurduğu için İsrail tarafından ’sakıncalı ve tehlikeli’ ilan edilen Salah, basınımıza yaptığı açıklamada şunları söylüyor: “İşgal devleti Mescid-i Aksâ’da gerekli onarımın yapılmasına engel oluyor, bunun yanı sıra yetmişli yıllardan beri mabedin altında kazı yapıyor… Kudüs ve Mescid-i Aksâ tüm Müslümanların ve insanlığın ortak değeridir. Kudüs tehlike altında, Kudüs’teki kültürel varlığımızı korumak ve buradaki mevcudiyetimizi devam ettirebilmek için İslam dünyasının desteğine ihtiyacımız var. Kudüs için bir fon oluşturabilir, Müslüman işadamları Kudüs’e yatırım yaparak ekonomik destek olabilirler. “Mescid-i Aksâ’nın yıkılmasında en önemli rolü Mağripliler Kapısı oynayacak. Kapı, İsrail kullanılmasına izin vermediği için uzun süredir kapalı ve bakımsız. Kapının kenarındaki surlar bakımsızlık ve kazılar sebebiyle yıkıldı. İsrail burayı yeniden yapma bahanesi ile hafriyat başlattı. Şimdi kapıya, üzerinde buldozerlerin bile çalışabileceği, tankların girebileceği genişlik ve sağlamlıkta köprü inşa ediyorlar. Buldozerler Mescid-i Aksâ’nın içine kadar girebilecek. Mescid-i Aksâ ile Kubbetü ’s- Sahra arasındaki ağaçlık alana Hz. Süleyman heykelini (mabedini) inşa edecekler.” “Sadece Kudüs ve çevresinde tahrip edilen, yıkılan, kumarhane ve gece kulübüne çevrilen cami sayısı 1200 civarındadır”. Kanal 7′den Sefer Turan vasıtasıyla irtibat kurulabilir. Bütün hamiyet sahibi Müslümanların, lider Salah’ı dinlemeleri, ellerinden gelen ne varsa yapmaları farzdır. Birileri bunu yapmazsa hepimiz sorumlu oluruz. Seyahat esnasında hislendikçe şiir yazmıştım. O şiirlerden birkaç parçayı sizlerle paylaşacağım: Kudüs İslam harîmi onu çiğnetme kurda Mescid-i Aksâ mahzun düşman tünemiş yurda Ey ümmet-i Muhammed daha ne duruyorsun Unutma sakın hesap vereceksin huzurda * * * Boynu bükük, ümmet üzgün Gözlerimden kanlar aksa Tam yeridir süzgün, süzgün Her şey bozuk, nemiz düzgün * * * Fırsat elverince Aksâ’yı yıkar Yerine Süleyman mâbedin kurar Plan budur hâlâ duracak mısın Yoksa birliğini kuracak mısın? |
|
.. ‘Satılık Amerika..’
| .. ‘Satılık Amerika..’
21.02.2008
|
|
![]() |
İbrahim Karagül |
|
7.7 trilyon dolar kayıp, kızılca kıyamet ve ‘Satılık Amerika..’ ABD ekonomisinde başlayan çöküşün ilk halkasın oluşturan mortgage krizinin sadece Ocak ayındaki faturası 5.2 trilyon dolar olduğunu daha önce yazmıştık. Uluslararası borsalardaki gerilemenin, şirketlerin piyasa değerindeki düşüşün bir aylık değeri bu. Hepsi bu kadar mı? Hayır. Emlak krizinin, dolayısıyla kredi krizinin Ekim ayından bu yana dünyaya maliyeti 7.7 trilyon dolar oldu. Bank of America’nın yayınladığı rapor böyle söylüyor. Kriz, emlak sektörünü çökertmek üzere. ABD’deki emlak fiyatlarının yüzde 30′dan fazla düşeceği hesaplanıyor. Tabi bu iyimser tahmin. Finans sektörünün kayıpları ise devasa boyutlarda. Merkez bankaları muhtemel çöküşleri önlemek için çabalarken, kriz Amerika kıyılarından uzaklara, Avrupa kıyılarına ilerlemeye başladı. Finans tarihinin ne şiddetli depreminin başka alanlara sıçramasının an meselesi olduğu söyleniyor. Önce İngiltere’yi vurması, emlak sektörünün benzer bir darbe alması endişesi var. Beklenen krizin, 11 Eylül saldırıları sırasındaki darbeden, dahası, 1997′deki Asya krizinin boyutlarının çok ötesinde olacağı söyleniyor. Ocak’taki büyük düşüşün Şubat’ta devam edeceği ancak Mart ayında en ağır darbenin gelebileceği ifade ediliyor. Kriz uzmanları, öylesine korkutucu iddialarda bulunuyor ki, bugüne kadar yaşanan en ağrı ekonomik bunalımlardan daha kötü bir kabus senaryosu çizebiliyor. Senaryonun ilk basamağı mortgage krizi. Yüz milyarlarca dolar kayıptan söz ediliyor. Ardından kredi kartı ve otomobil kredilerinde benzer bir kriz öngörülüyor. Daha doğrusu, mortgage’in bütün tüketici kredilerine yayılabileceği uyarısı yapılıyor. Ardından belki de en endişe verici olanı geliyor. Ticari kredilere yansıyacağı, bunun da büyük banka batışlarına yol açacağı iddiası var. Ondan sonra üretim sektörü geliyor. Benzer bir krizin bu sektöre yayılması durumunda dev üretim tesislerinin özellikle de ABD şirketlerinin büyük oranda değer kaybedeceği belirtiliyor. Asya ve Körfez sermayesinin daha şimdiden ABD finans kuruluşları ile fabrikalarına göz diktiği ortada. Bu yüzden de “satılık Amerika” başlıklı yazıların sayısı oldukça artmış durumda. Bütün bunların öncelikle ABD piyasasının dibe vurmasına yol açacağı, finansal korumacılığın mümkün olmadığı bir dönem yaşanacağı iddia ediliyor. Tabi bunlar kabus senaryoları. Ancak işaretler hafif1e alınacak gibi değil. Ekim ayından bu yana 7.7 trilyon dolara ulaşan değer kaybı, Mart ayında finans kuruluşlarının yapacağı zarar açıklamaları, en önemlisi de kötümserliğin kanıksanması göstergeler ortada. Yükselmekte olan ekonomiler dışarıdan gelecek etkilerden epey zarar görecek. Ancak böyle bir kriz döneminde en hareketli ekonomilerin yine de bu piyasalar olacağı, çöküş hızını yavaşlatabileceği vurgulanıyor. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın sözleri, işte bu resmi ortaya koydu. ABD’de başlayan mortgage krizinin etkilerinin mart ayında Avrupa bankalarının zararlarını açıklamasıyla devam edeceğini söyleyen Unakıtan, “O zararların da ne kadar olduğunu kimse bilmiyor. Belirsizlik var. Avrupa bankalarını herhalde mart ayında zararlarını açıklayacaklar. Orada bir kızılca kıyamet kopacak” dedi. Kriz uzmanlarının, çöküşten mümkün olduğunca az etkilenmek için madde madde önlem paketleri üzerinde tartıştığı bir dönemde, umudumuzu yüksek tutmaya devam etmekle birlikte, okyanus ötesinden gelen bu dev dalganın zararlarına karşı da hazırlıklı olmamız gerekiyor. Mart ayındaki zarar açıklamalarına, Türkiye’nin K. Irak’a kara harekatı yapma ihtimalini, İsrail’in Lübnan’a saldırı hazırlığını, ABD Başkan Yardımcısı Cheney’nin Türkiye ziyaretinin muhtemel sonuçlarını da eklersek, biraz daha dikkat etmemiz gerektiği ortaya çıkar. General Motors, 2007 için 38.7 milyar dolar zarar rapor etti. Otomotiv sektörünün en büyük zararı. On binlerce kişi işini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Bu da finans sektöründeki krizin üretim sektörünü nasıl vuracağının ilk işaretini oluşturuyor. |
|
“Arabistanlı Lawrence”dan siyasi tarihte tahrifat!
| “Arabistanlı Lawrence”dan siyasi tarihte tahrifat!
21.02.2008 50% 75% 100% 125% 150% 175% 200%
|
|
![]() |
Tamer Korkmaz |
|
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın kamuoyunun bilgisine açtığı 1969-72 dönemine ait belgelerden 69′da darbenin eşiğinden döndüğümüzü öğrenmiş bulunuyoruz… Sadece iki yıl sonra 1971′de darbenin eşiğinden dönemediğimizi ise gayet iyi biliyoruz! Amerikan belgelerine göre; TSK, yasaklı Celal Bayar ve DP’lilere siyasi haklarını iade eden kanunun Senato’dan geçmesi halinde yönetime el koymayı kararlaştırmış… Dönemin Başbakanı “Muhteşem Süleyman”ın geri adım atması sonucunda da darbeden kurtulmuşuz! 2008′in Demirel’i “1969′da arabayı devirmemek için siyasi yasakları kaldırmaktan vazgeçtim” diyor… Askerler kendisine herhangi bir rahatsızlık şey ettirmemişler ama “Darbeler’in Demirel” puslu havayı şöyle bir koklamış… Dönemin asker kökenli Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın “Durum ciddi, rahatsızlık büyük” demesinden de etkilenerek müdahalenin geleceğini anlamış… “Kurnaz tilkilerden kim kaldı” kıvamında konuşuyor; Süleyman Bey: “Baktım ki kanunu senatodan geçirirsek askerler arabayı devirecekler. Senato grubumuzu toplayarak durumu anlattım. Kanun görüşülemedi, kadük oldu. Darbeye engel olduk… Demokrasilerde çoğunluk bende, milli iradeyi temsil ediyorum, her istediğimi yaparım olmaz! O zaman benim arkamda bugünkü gibi bir çoğunluk vardı…” Sözkonusu Amerikan belgelerinden bile hükümete ve Çankaya’ya “kıssadan hisse” çıkarıyor, Demirel: “Gelin, vazgeçin şu türban işinden” demeye getiriyor; “Türbanlılar Arabistan’a Gitsinler”in Süleyman Lawrence’ı… Aklınca “korku filmi” çekmeye çalışıyor! * * * Askerlerin müdahale edeceği haberini sadece 1971′de değil, 1980′de de alamamıştı! ABD, Türkiye’yi sadece Washington’dan değil Ankara’dan “gizli iktidarı” marifetiyle yönetirken, zaten darbe yapmayı kafasına koymuş: Ha iki yıl önce, ha iki yıl sonra… Yani, Demirel’in demokrasiyi falan kurtardığı yok. “Morrison Süleyman”ın 1964′te (genel seçimden bir yıl önce) AP’nin başına getirilmesi operasyonu bizatihi işbu Gizli İktidar’ın projesiydi… 28 Şubat sürecindeki rolü siyasi koşusunu başından beri kimin adına yaptığının en iyi kanıtıdır… Demirel, uzun yıllar Türkiye siyasetinin gözbağcı filmlerinde “sağ seçmeni efsunlayan” Gene Hackmann olarak aktörlük yaptı… “Darbelerde mağdur olması” dahil, bütün bu hikayelerin hepsi Sam Amca’ya ait hesabın içindedir… Fikret Bila’ya anlattığı “1969′da arabayı nasıl kurtardım” öyküsünde öyle bölümler var ki kendisini “siyasi tarihte tahrifat”tan enselemek hiç de zor değil… Bayar ve DP’lilerin yasaklarını kaldırmak siyasi menfaatleri açısından Demirel’in hiçbir zaman işine gelmedi… Statüko, o dönemde yasakların devamını istiyordu. Bu durum Süleyman Bey’in canına minnetti… “1973′te o yasakları yine ben kaldırdım. Ecevit’in CHP’si de destek verdi” diye konuşurken desteksiz atıyor, 2008′in Demirel’i… Eski DP’lilerin siyasi haklarının iadesine ilişkin Anayasa değişikliğinin kabul edildiği tarih, 16 Nisan 1974′tür: O tarihte Başbakan Ecevit’ti! * * * ABD, gayrı nizami harp usulleri ile “muhtıra şartları”nı kurgulamış; finalde Türkiye’de ikinci kez arabayı devirmişti… 39 yıl sonra kamuoyuna sunulan “gizli belgeleri” yayınlayan gazetelerden Akşam’da “CIA 12 Mart muhtırasını iki yıl önce haber almış” başlığını okuyunca gülümsedim… Ya, Sabah’ın dizisindeki şu cümleye ne demeli? “Muhtıradan iki ay önce hazırlandığı anlaşılan Amerikan raporunun en çarpıcı tahmini ‘darbenin an meselesi’ olduğunu vurgulamasıydı…” “Çarpıcı tahmin” ha! ABD “gizli elleri” ile yaptırdığı askeri müdahaleyi elbette iki ay veya daha önceden bilecek! Bakınız, bu tür “gizli belgeler” kamuoyuna “darbelerin dışında kalan; yakından seyreden ama asla karışmayan bir ABD” görüntüsü vermek suretiyle yanılsama yaptırtır! |
|
Darbeci Demirel
| Darbeci Demirel
22.02.2008
|
|
![]() |
Mümtaz’er Türköne |
|
Demirel ile aramızda sessiz bir polemik sürüyor. 1969-72 yılına ait ABD Dışişleri Bakanlığı belgeleri arasında “1969 darbesi” (ben buna “darbe tehdidi” diyorum) hakkında bazı bilgiler yer almıştı. Demirel, Fikret Bila’nın köşesinden olayın doğru olduğunu ve kendisinin “kahramanca” darbeyi önlediğini iddia etmişti. (Hasan Celal Güzel, bu kahramanlığı gemiyi yakarım diyen kaptanla, gemiyi kurtaran fedakâr hanım arasındaki ilişkiye benzetti) 1969 yılının Mayıs ayında tankların caddelere çıktığı ve kuvvet komutanlarının cumhurbaşkanı ile birlikte bir muhtıra verdiği doğru. Çarpıtma ancak bu kadar olur. Demirel, darbeyi önleyen kişi değil, doğrudan doğruya bu darbe tehdidinin birinci elden mimarı. Askerleri kışkırtan, kışladan dışarı çıkartan Demirel’den başkası değil. Demirel, söylediklerime dün, yine Fikret Bila’nın köşesinden cevap verdi. Kısaca tekrarlayayım. Her şey dört dörtlük kamuoyunun önünde cereyan ediyor. 16 Mayıs’ta kuvvet komutanları Çankaya Köşkü’nde toplantı yapıyor. Gelişmelerin hepsi, o günün gazetelerinde en ince ayrıntısına kadar yer alıyor. Meselâ küçük bir ayrıntı: Gazeteciler Demirel’e Çankaya toplantısında komutanların bir muhtıra hazırlayıp hazırlamadıklarını soruyorlar. Demirel’in etekleri zil çalarak verdiği cevabı, Demirel’in tarzı içinde bir yere yerleştirelim: “Siz nereden öğrendiniz?” Vurguladığım gibi, olay gizli belgelerde aranacak bir konu değil, benim yaptığım gibi Mayıs 1969 tarihli gazeteleri tarayan biri, bu muhtıranın ve darbe tehdidinin bütün safahatını ve üstelik ne için yapıldığını öğrenecektir. Muhtıra’nın perde arkasındaki mimarı Demirel’dir, askerleri kışkırtıp kışladan çıkartan da odur. Mesele AP ile CHP arasında, DP’lilerin siyasî yasaklarının kaldırılması üzerinden yürüyen bir taktik savaşı. Ekim ayında seçim olacaktır, DP’lilerin affı AP listelerinin eski DP’lilerle dolması, seçim sonrasında da Demirel’in parti üzerindeki kontrolünü kaybetmesi demektir. Ama sonuçta Demirel’i mirasını yediği siyasî geleneğe ihanetle suçlamak çok hafif kalacak. Demirel, bu ihanet için askerleri kışkırtıyor ve resmen bir darbe senaryosu üzerinde çalışıyor. Demirel “Baktık askerler arabayı devirecekler, kanunu Senato’dan geçirmedik.” diyor ve seçimden sonra “Ben yeni hükümeti kurmadan, o kanunu Senato’dan geçirdim.” diye ekliyor. Demirel’e sorulacak soru şu: Beş ayda Türkiye’de ne değişti ki, mayıs ayında işi darbeye kadar götüren askerler aynı yılın ekim ayında anayasa değişikliğinin geçmesine seslerini bile çıkartmıyorlar? Cevap basit: DP’lilerin partiyi ele geçirme tehlikesi artık geçmiştir ve Demirel’in politik hesapları dışında değişen hiçbir şey yoktur? Türkiye’nin yakın geçmişi kördüğümlerle dolu bir yumak değil. İpin ucunu bir yerden yakaladığınız zaman her şey çorap söküğü gibi önünüze dökülüyor. 1969 Mayıs darbesi ile bugünün gündemini oluşturan anayasa değişikliklerine geçiyoruz. Sorun: “Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerini içerik yönünden denetleyebilir mi?” 1969 yılında askerlerin engellediği, sonra ekim ayında tamamlanan siyasî aflara ilişkin anayasa değişikliği için açılan iptal davasında Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar, bugün tartışılan “geçmişteki tek örnek”ten başkası değil. Anayasa Mahkemesi, Türkiye İşçi Partisi’nin açtığı dava üzerine, bu anayasa değişikliklerini iptal ediyor. Ama o karar içinde de bugün için çok önemli bir ayrıntı var. Dava, hem şekil hem de içerik açısından açılıyor. Mahkeme, ilk incelemesinde anayasa değişikliklerinin içerik açısından da inceleneceğine dair bir iddiaya yer veriyor; ama iptal kararı şekil açısından veriliyor. Kısaca, anayasa değişikliklerinin esastan iptaline dair geçmişte bir emsal yok. Gelelim Demirel’e. Geçmişte darbe planlayan bir adamın, bugün anayasa değişiklikleri için “Olmaz, bu anayasa (82 Anayasası) % 93 halk oyu ile kabul edildi” mazereti bulması normal mi? Peki Demirel’i siyasî yasaklı hale getiren de bu anayasa değil miydi? Daha acısı, hiçbir ilkesi, bağlılığı ve değeri olmayan, icap ettiğinde darbe planları bile yapan bu adamla tükettiğimiz yıllara yazık değil mi? Merak edenler için ekleyelim. DP’lilerin siyasî haklarını iade etme şerefi, Demirel’e değil, 1974 yılında Bülent Ecevit’e aittir. |
|






