Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Piyon Hareketleri

Piyon Hareketleri

18.02.2008
Perihan MAĞDEN

Murat Yetkin ‘Kapalı Kapılar Ardında’ bi yazı yazmış dün.
Kosova’nın bağımsızlığından giriyor, Gazprom’dan çıkıyor. O kadar çok madde, o denli hülasalanmış ki; benim gibi Sıradan Okur kapıların ardında kalıyor hakikaten.
Ama Dünya; yuvarlak ve büyük bir top, Amerikalılar Afganistan’da onlar için ’savaşmamızı’ istiyorlar. Karşılığında PKK liderlerini derdest
edip verecekler.
Bizlere ancak böyle 1 Evlere Servis hizmeti verilirse, ‘yakalamış’ oluyoruz birilerini.
E tabii, Evlere Servis pahalı bir ‘şey’. Karşılığını vermen gerekiyor. Kimi zaman da, çoğu zaman da Karşılık, aldığın ‘şeyden’ çok daha pahalı, geçtim pahalıyı, çözümsüzlüğe/tıkanıklığa/sahteciliğe dair bir ‘şey’ oluyor.
Ve fakat 30 yıllık İÇ SAVAŞın sonunda anladığım: bizlere (Türklere yani) her yol mübah. BARIŞ DIŞINDA.
Barışı getirmenin yolları var, yöntemleri var.
Onları YOK saydığımız sürece savaşmaya ve Türk-Kürt evlatlarımızı kaybetmeye devam edeceğiz.
Ama tercih bu yönde: Aman barış gelmesin de, bizler kulağımızı tersten göstererek, Amerikalılarla pazarlık kuyularında debelenmeye devam
edelim. Ne güzel!
‘Genç Subaylar’ olduğu iddia edilen grubun, o bitmez tükenmez anti-emperyalist söylemlerine diyelim yakışıyor mu bunlar? Oluyor mu yani?
Yok ama, Ordu’ya her şey mübah.
Ordudaysan da her şey mübah.
Söyleminle eyleminin örtüşmesi gibi fuzulilikler Ordu’yu da, mensuplarını da bağlamaz.
Savaş Koşulları!
İnternet sitende atıp tutacaksın, nerdeyse 70′ler solcu/devrimcilerin dilini kullanacaksın- Amerika’yla Yakın Âlâkalar’a gelince: bilmiyorum, yurdumuzda Askeriye’den daha yakın bir kurum var mıdır Amerika’yla?
Şimdilerde işte haldır huldur pazarlık yürütmekteyiz.
Ne güzel, ne onurlu, ne tutarlı!
Cengiz Çandar da Kürtlerin Türkmenlerle fevkâlâde mühim anlaşmasını yazıyor.
Demem o ki, bu mikroskobun başından kalkıp ‘Dünyada Neler Oluyor?’ ölçeğinden bakabilen köşeciler Türkiye’ye, nasıl bir piyon olduğumuzu çok bariz görüyorlar. Görebiliyorlar.
Bizler burda Leğende Fırtına’ya kilitlenmişken, Büyük Oyuncular ordan oraya itecekleri zamanı hesaplıyorlar bizleri.
Ordan oraya itileceğiz.
Zira hep uzlaşmalar/pazarlıklar/küçücük hesaplar peşindeyiz.
Kendi topraklarına barışı getirmeyi beceremeyen; beceremeyenden ziyade, tercih etmeyen, isteyemeyen bir milletin-
İç Savaş Bezirgânlığı’nı bu denli içselleştirmiş, sistemleştirmiş, oturtmuş, yerleştirmiş bir milletin-
Elbette dünyanın gidişatı üstüne söyleyecek hiçbir lafı yoktur.
Olamaz.
Sadece sırasını bekler; Büyük Eller ne zaman onu ordan alıp da, oraya yerleştirecek diye piyonpiyon.
Büyük Eller zira; küçük hesaplara kilitlenmiş, oturtmuş olduğu rollerin/rol dağılımının değişmemesi/gelişmemesi üstüne mevcudiyetini inşa etmiş piyonulusların, hiçbir zaman (geçtim vezirinden, şahından) bir at, bir kale, bir fil seviyesine dahi yükselemeyeceğini bilirler.
Bir ileri. Bir geri.
Piyon Hareketleri.
‘Topraklarında BARIŞIN kadar konuş!’
Dış Ses- bu.
30 yıllık bir tıkanıklıktan nemalanmakta, güç dengelerindeki mutlaklıktan medet ummakta kararlı, azimli, yeminli olanlar; Piyon Hareketleri’ne mahkûmiyetimizin garantörleridirler.
Onlara ne kadar sırtımızı dayarsak, o denli Garantili Piyonlarız yani.
Rahat edin!

19 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Kosova, Kıbrıs ve Kürdistan

Kosova, Kıbrıs ve Kürdistan

19.02.2008
Hüsnü Mahalli

Kosova pazar günü bağımsızlığını ilan etti.

Başta ABD ve Avrupa olmak üzere dünyanın birçok ülkesi yeni devleti tanımaya hazırlanıyor.

Sırbistan’ın tehditlerinden dolayı Kosova ve başta Bosna Hersek olmak üzere tüm Balkanlar’ı gergin bir dönem bekliyor.

Güney Kıbrıs’ın tepkilerine karşın ben AB içinde ciddi sorunlar yaşanacağını sanmıyorum. AB, zaman içinde kapılarını Sırplar’a açacaktır.

Rusya ise KKTC’yi tanımayan Batı’yı iki yüzlülükle suçlayarak Kosova bağımsızlığına karşı olacağını açıkladı. Başkan Putin Gürcistan’ın Abhazya ve Güney Osetya ile Moldova’nın Dnyester’deki ayrılıkçı hareketleri destekleyebileceklerini söyledikten sonra İrlanda ve Bask’ı da hatırlatmaktan geri kalmadı. Putin’in bu tehditleri ciddi ve tehlikeli olabilir.

Çünkü Türkiye’nin komşusu ve ABD’nin bölgedeki yeni müttefiği olan ve Orta Asya bağlantılı Kafkasların en stratejik ülkesi Gürcistan aynı zamanda Bakü-Ceyhan boru hattının geçtiği ülke. Gürcistan aynı zamanda Karabağ’da bağımsızlık peşinde olan Rusya destekli Ortodoks Ermeniler’e de komşudur.

Oysa herkes bilir ki; Moskova’nın korktuğu şey Rusya sınırları içinde yaşamakta olan başta Çeçenler olmak üzere Müslüman halkların özerk cumhuriyetlerinde bağımsızlık eğilimlerinin Batı destekli olarak yeniden tırmanmasıdır.

Batı’yı haklı olarak iki yüzlülük ve riyakârlıkla suçlayan Moskova aslında başından beri benzer karakteri yansıtmaktadır. Örneğin KKTC’nin bağımsızlığını hatırlatan Putin’in ülkesi Rusya Nisan 2004’te BM Güvenlik Konseyi’nde karşı çıkmasaydı Annan Planı’na ‘evet’ diyen Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyon kaldırılmış olacaktı.

Hem Rusya hem de ABD ve AB ülkelerinin tavrı ve karakteri ile ilgili olarak söylenecek çok şey var.

ABD ve AB’nin iki yüzlü tavır ve karakteri olmasydı çözüm karşıtı olan Rumlar AB’ye alınmaz ve Kıbrıs sorunu çoktan çözülmüş olacaktı.

Gelelim olayın direkt olarak Türkiye’yi ilgilendiren boyutlarına.

Kosova tarihsel olarak Türkiye ve Türkler açısından çok önemli.

Sultan Murat komutasında Osmanlı ordusu; Sırp, Bosna, Macar, Ulah, Arnavut , Leh ve Çek Hıristiyanlarının Haçlı İttifakına karşı sefere çıkarak 9 Ağustos 1389’de Kosova’da büyük zafer kazanır. O günden sonra islam dini hızla Balkanlar’da yayılır ve bölge tümüyle Osmanlı denetimine girer.

Hıristiyan Batı o günden sonra hep Osmanlı’dan ve Türklerden nefret ederek bugünlere geldi.

Haçlı Batı, Kosova Meydan Muharebesi’nin intikamını 1992-1995 yılları arasında Sırpların Müslüman Bosnalılar’a karşı uyguladığı soykırımı seyretmekle aldı ve sadist duygularını tatmin etti.

Aynı duygularla Batı, Türkiye’yi AB kapılarında 40 yıldır bekletiyor ve KKTC’ye yönelik haksız ambargoyu sürdürüyor.

KKTC ve Türkiye kendi doğru yolunda haklı mücadelesini sürdürecek. Hem de ABD, AB ve Rusya’nın ne dediği ya da diyeceğini umursamaksızın.

Tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi.

Çünkü aynı devlet ve güçler Kürt sorunu ile hep ilgilenmiş ve bununla Sevre’in özlemini yaşamış, yaşıyor.

Bu tutum doğal olarak başta Irak olmak üzere tüm bölge Kürtleri’nde taktiksel de olsa ayrılıkçı duygu ve eğilimleri kışkırtıyor.

Bu duyguların çeşitli iç ve dış nedenlerden dolayı Kuzey Irak’ta şimdilik kontrol altına alınmasına karşın DTP liderlerinin zaman zaman ‘özerklik, federalizm ve bağımsızlık’ kavramlarını dillendirmeleri sürüyor. Bu söylemin şimdilik Batı’da yankı bulmaması, bulmayacağı anlamına asla gelmez ve gelmemeli. Batı bundan önce de olduğu gibi zaman gelince tavrını değiştirerek Kosova’nın bağımsızlığını desteklediği gibi bu yeni ‘Müslüman’ cumhuriyeti sahiplenen Türkiye ile ilişkilerinin durumuna göre Güneydoğu’da ayrılıkçı süreçleri kışkırtıp sahiplenebilir.

Bunun farkında olan Başbakan Erdoğan ne pahasına olursa olsun yerel seçimlerde bu bölgedeki il ve ilçelerin kazanılmasını istiyor.

Çünkü o zaman iç ve dış tarafların ‘özerklik, federalizm ve bağımsızlık ‘ söylemlerinin referanduma sunulması durumunda kazanan taraf Türkiye olacaktır.

Hiç kimse de Türkiye’ye ‘Kıbrıslılara bağımsızlık istiyorsunuz, Kosova’yı tanıyorsunuz ama kendi Kürtlerinize bu hakkı çok görüyorsunuz’ diyemiyecek.

Ne ABD, ne AB, ne Rusya ne de başkaları!

Çünkü o zaman Diyarbakır’ın Kayseri ya da Rize’den hiçbir farkı olmayacak .

19 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | 1 Yorum

İslam Ümmeti’nin Hamza’sıydı

İslam Ümmeti’nin Hamza’sıydı

19.02.2008
Hasan HANİZADE

Şehid Muğniye İslam Ümmeti’nin Hamza’sıydı

Lübnan’daki 2006 Temmuz savaşında dünyanın en küstah ordusunu yenilgiye uğratan ve Siyonist oluşumun generallerini ağlatan dahi kahraman ve komutan ebedi şehid İmad Muğniye, Mossad, CIA ve ABD’nin uşağı bazı Arap ülkeleri istihbaratlarının katıldığı korkakça bir eylemle şehid oldu.

Şehid kahraman siyonist oluşuma karşı yirmi yılı aşkın süre boyunca gerçekleştirdiği operasyonların dahilerindendi. Düşmana bütün Arap generallerinin ve yenilmiş ordularının sürekli olarak aciz kaldığı bir ders verdi. Şöyle ki adı Amerikan Pentagonunun ve İsrailli generallerini korkutuyordu.

BEDİR VE HUSEYN ŞEHİDLERİNDEN OLDU
Kahraman şehid İmad Muğniye şehid oldu ve bu dahi insanın şehid olmasında şaşılacak bir durum yok aslında. Çünkü yirmi yıl boyunca Amerikan, Mossad ve bazı kirli Arap ülkeleri istihbaratları tarafından aranıyordu. Allah’ın iradesi, bu direnişçi kahramanı şehadetle mükafatlandırmak istedi ve onu Bedir ve Huneyn şehidlerinden kıldı.

ÖZVERİLİ VE DUYGUSALDI
Şehid İmad Muğniye Allah yolunda ölümü ve şehadeti seçtiğinde, hayatını mustazafların ve mazlum Filistin halkının zaferi için adamaya yemin ettiğinde gençliğinin baharındaydı. Siyonist oluşumun Lübnan ve Filistin halklarına yönelik saldırılarını püskürtmek için mücadele eden bu şehid, ümmetin düşmanlarına karşı direnişi yüce bir hedef olarak görüyor ve şehadet şerefine nail olana dek bu metot yolunda yürüyordu. Batılı ve Arap medyasının iddia ettiğinin aksine şehid Muğniye düşmanlarını korkutan unvanına rağmen oldukça cana yakın ve duygusal biriydi. Özveriliğiyle bilinirdi. Şehid, Filistinli bir çocuk cesedi gördüğünde ağlardı. Aynı zamanda Güney Lübnan’da siyonist birliklerine karşı saldırılarda bulunuyor ve askerlerini kırıp çekiyordu.

Şehid kahraman İmad Muğniye uyruğu ve rengi ne olursa olsun masum hiçbir insanı öldürmedi ancak ümmetin düşmanlarını pusuda bekler ve düşmana karşı en ağır darbeyi vurmak için uygun zaman ve mekanı seçerdi.

DÜŞMANIN KALBİNE KORKU SALAN BİR İSİMDİ
İmad Muğniye bu ümmetin belirgin şahsiyetlerinden biri olarak tarihe en geniş kapısından girdi, siyonist düşmanın efsanesini yıktı, parlak askeri zaferler kaydetti ve Arap ordularının siyonist oluşum ordusu karşısındaki yenilgiler tarihinin sayfalarını dürdü. İmad Muğniye Amerikalı ve İsrailli generallerinin bedenlerine korku salan bir kâbus, siyonist oluşumun ordusunu kırıp geçirmek için sınırlı imkanlarla planlar yapan bir dahiydi. Bunun en iyi kanıtı güç dengelerini bölgedeki Müslüman halkları lehine değiştiren ebedi Temmuz 2006 savaşıdır. Muğniye ABD, siyonist ve bazı Arap ülkelerinin istihbaratlarının işbirliğiyle hayatını kaybetti. Maalesef bu Arap istihbarat organları ümmetin en güzel gencini öldürmesi yönünde düşman istihbaratlarıyla işbirliği yapar hale geldi.

İSLÂM ÜMMETİNİN HAMZASIYDI
Şehid İmad Muğniye sadece Hizbullah’ın şehidi değil, bütün özgür ve direnişçi halkların şehididir. İslâm ümmetinin Hamza Bin Abdulmuttalib’i mesabesindeydi. Şehid İmad Muğniye Lübnan’ın güneyinde savaş sahalarına gittiği zaman İslâmi direnişin savaşçılarının bedenlerine umut yayar, askeri dehalığını kullanarak düşmanı kahrederdi. Allah İslâm ümmetinin süvarisi ve evladı şehid Muğniye’ye rahmet etsin. Muğniye muztazafların ve özgürlerin kalbinde ilelebet sonsuza kadar kalacak ve tüm zamanlar boyunca ümmetin düşmanlarını lanet yakalayacaktır.

HASAN HANİZADE

İran’da yayımlanan El Vifak gazetesi..
Arapça’dan çeviri: Halil Çelik / Vakit

19 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

17. Madde’ye dokunmayın

17. Madde’ye dokunmayın

17.02.2008
Hayrettin KARAMAN

Günlerdir iyi niyetli yazarlar uyarıyorlar: Aman 17. madde ile ilgili bir değişiklik yapmayın, hele hele başörtüsünün nasıl bağlanacağını kanunla belirleme yoluna gitmeyin; bu hem ele aleme karşı bir laiklik, hürriyet ve demokrasi ayıbı olur, hem de anayasa mahkemesi bozma kararı alabilir ve bu karar, başörtüsünün yine yasaklandığı şeklinde yorumlanır, başa döneriz, ettiğiniz hayır şerre dönüşür, kaşıkla verdiğinizi sapıyla çıkarıp geri almış olursunuz…

İyi niyetle yasağın kalkmasına destek veren MHP’nin bu konuda ısrar etmesini beklemiyoruz. Daha önce böyle bir mutabakata varılmış olabilir, ama maksat yasağın kalkması ise, maksada ters düşecek bir değişiklikte ısrar etmenin manası kalmaz, hatta bu ısrar farklı bir manayı ima eder.

Eğer üniversiteli öğrenciye yakışmadığı düşünülen çarşaf, şalvar gibi giysilerin engellenmesi isteniyorsa bu amaca, YÖK’ün alacağı kararlar ve yapılacak yönetmeliklerle pekala ulaşılabilir.

Bilindiği gibi Anayasanın 10. Maddesi değiştikten sonra şöyle olmuştur:

“Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.”

42. Maddesinin değiştikten sonraki hali ise şöyledir:

“1. fıkra: Kimse, kanunda açıkça yazılı olmayan hiçbir sebeple eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.

2. fıkra: Öğrenim hakkının kapsamı ve kullanılmasının sınırları kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

7. fıkra (Ek fıkra): Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir.”

Bu değişikliklerden sonra, “başörtüsünü zikrederek (adını anarak) yasaklayan” bir kanun çıkmadıkça üniverstelerde başörtüsü yasaklanamaz.

Ek 17. maddeye gelelim:

25.10.1990 tarih ve 3670 sayılı kanunun 12′nci maddesiyle eklenen YÖK Yasası’nın ek 17. maddesinde, “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir” ifadesi yer alıyor.

Bu madde başörtüsünü yasaklamıyor ki değiştirilsin. İfade apaçık: “Başörtüsünü yasaklayan bir kanun yoksa yasak da yok” diyor.

Bazı yazarların takıldıkları Anayasa mahkemesinin gerekçe/yorumu da yasaklamak için yeterli ve geçerli değildir. Çünkü bu yorum, belli şartlarda başörtüsünün laikliğe aykırı olduğunu ifade ediyor. Mahkemenin bir şey için “laikliğe aykırı” demesi, o şeyin yasak olması sonucunu doğurmaz; bunun için yasamanın kanun çıkarması gerekir.

Tekrar ediyorum: Yasaklayan (yorum ve gerekçe değil) kanun varsa yasak da vardır, kanun yoksa yasak da yoktur.

17. maddeyi değiştirip başörtüsünü tarif etmek “yasaklamak için kanun çıkarmak” demektir.

19 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Bay Provokatör’e mektubumdur

Bay Provokatör’e mektubumdur

18.02.2008
Hasan KAÇAN

Sayın bay Provokatör. (Sayın dediğime bakma, sayın mayın değilsin amma, adet işte. Bizde mektuba böyle başlanır da ondan diyorum.)

Hatırlar mısın ‘seksen’ öncesini. Helbet hatırlarsın. Nasıl hatırlamazsın ki?

En karlı günlerindi onlar.

Hani, ben Dolapdere’de oturuyordum da, Kasımpaşa Lisesine gidiyordum.

En samimi arkadaşımı da tanırsın, Eyüp’ü.

Onlar da Kasımpaşa’da oturuyorlardı. Amma aynı okula gidiyorduk Eyüp’le.

Okuldan beraber çıkar, ‘Geyikli’ sinemasının oraya kadar yürür ayrılırdık.

Sabahları da aynı yerde buluşur, Okula beraber giderdik.

Aynı sırada otururduk.

Sinemaya beraber kaçardık.

Maçlara beraber giderdik.

Tepebaşında beraber ‘Kıldır’ oynardık.

Bayramyerinde beraber ‘penaltı’ çekerdik.

Kar yağdığında beraber kayardık, tahta merdiven’in üstüne oturup ‘Samancı’ meydanından taaa aşşaya kadar.

Pabuçlarımızın burnu beraber patlardı.

Pantolonlarımızın dizi beraber sökülürdü.

‘Kan kardeşi’ bile olmuştuk Eyüp’le.

Hafta sonu olup’da mektep tatile girdi miydi özlerdik birbirimizi.

Pazartesini iple çekerdik.

Derslerde haşarılık ederken ne gülerdik be.

Aynı anda kulağımızdan tutulup sınıftan dışarı atılmışlığımız da vardır.

***

Bay provokatör, lan sen nasıl yaptın nasıl ettin bilmiyorum amma, birbirini böylesine seven iki arkadaşı birbirine düşman ettin.

Bir gün, durup dururken, ben ‘Parka’ giymeye başladım. Senin tavsiyenlen.

Eyüp’te pabuçlarının yerine ‘Komando’ botu giymeye.

Senin tavsiyenlen.

Sebep; Birimiz ‘Dolapdere’de oturuyorduk.

Birimiz ‘Kasımpaşa’da.

Düşman olmalıydık.

Durup dururken, önce kıyafetlerimizden ötürü uyuz olmaya başladık birbirimize.

Bana ‘Ülkücüler devrime mani olacaklar. ‘Faşis’lere geçit yok!’ dedin.

Zavallı Eyüp’ün kulağına da ‘Kominis’ler memleketi Ruslara satacaklar ‘Komonis’lere ölüm!’ diye fısıldadın.

Düşürdün iki kanı kaynayan toy çocuğu birbirine.

Artık birbirimizin yüzüne bakmaz olduk.

Sinema’ya beraber gitmez olduk.

Dersi kırıp, maçlara kaçamaz olduk.

Benim babam ‘Erkek berberi’ydi.

Eyüp’ün babası’da ‘Nalburcu.’

Biribirimizden bi farkımız yoktu ki.

‘Haydi dalın, siz farklısınız!’ dedin. Allah ne verdiyse daldık. Kafamızı gözümüzü patlattık.

Sonra kesmedi seni.

Ellerimize birer silah verdin.

‘Haydi sıkın birbirinize kurtarın memleketi!’ dedin.

Benim gibi yüzlerce ‘Hasan’ın, ‘Eyüp’ gibi yüzlerce Eyüp’ün ömrünü yedin.

Ocaklara ateş düşürdün.

İşkencelerden geçirttin ‘Ümmet-i Muhammed’in evlatlarını.

***

Canımızı yaktığın, canımızı aldığın hiç bişey biliyor musun?

Sen bizim sevgimizi çaldın. Arkadaşlığımızı, dostluğumuzu çaldın.

Bir daha Eyüp’la asla eskisi gibi sevmedik birbirimizi.

Uyandık sonradan ama…

Çok geçti.

Maksadına ulaşmıştın.

***

Duydum ki; şimdi gene ortalara çıkmaya hazırlanıyormuşsun.

Gene ‘Avucum kaşınıyor, bi yerlerden para gelecek.’ diye seviniyormuşsun.

Duydum ki; Akmerkezlerde namaz kılmaya başlamışsın.

Duydum ki; Liseli, oraokullu kızların bacaklarına ‘kezzap’ olabilmesi kuvvetle mümkün olan yakıcı bir madde sıkıyormuşsun.

Duydum ki; Ümraniyelerde falan ‘Cuma’ vakitleri dükkanları kapattırıyormuşsun.

Duydum ki; Başörtüsüz müşterilerini taksinden aşşağı atıyormuşsun.

Duydum ki; şehirlerarası otobüsleri zorla durdurup; ‘Namaz kılıcam.’ diyormuşsun.

***

Bak canım Provokatör.

Sen böyle gülünç şeyler yapmazdın.

Belli ki zor durumdasın.

Şimdi beni iyi dinle.

Delikanlı gibi söyleyeyim; artık sana ekmek yok buralarda.

Uzun zaman oldu.

Yolsuz kaldın belli ki.

Bak gel, şurada arkadaş arasında üç beş kuruş toplayalım, sıkıştıralım cebine de bi bilet alıver kendine.

Biz senin ne ‘fırıldak’ olduğunu biliyoruz.

Ama gene de, aç adamın halinden anlarız.

Hadi canım.

Utanma aç avucunu. Al şunları…

Tamam mı.

Hah.

Hadi şimdi yaylan bakalım buralardan.

Toz ol.

Gözümüz görmesin seni.

Hadiiii…

Yallaaah!

Bir Türk’ü nasıl tanırsınız?

Bir zamanlar yazdıydım da, milletin pek hoşuna gittiydi. ‘Yaa abi şunun yenilerini yazsana?’ diyen kardeşleri duyunca elimi tutamadım.

Haydi bakalım, başlayalım.

Üç beş ahbap masada oturuyor. Birinin cep telefonu çaldı. Adam aldı telefonu, kalktı gitti, taaa fizan’dan konuşmaya başladı. İşte böyle bir manzara görürseniz, bilin ki o Türk’lerin oturduğu bir masadır.

Şehirlerarası araba kullanıyorsunuz. Yol iki şeritli. Kocca bir kamyonun peşine takılmış bir türlü sollayamıyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz, kamyoncunun eli camdan çıkmış ‘Geç geç’ işareti yapıyor.

İşte, sizin yerinize yol durumunu kontrol edip, hayatınızı kolaylaştıran kişi ancak bir Türk kamyoncusudur.

Mandalina ve portakal kabuğunu birbirlerinin gözüne sıkarak şakalaşan kişi veya kişiler tartışmasız olarak meyvedeki tüm vitaminin kabuğunda olduğa inanan Türk’ten başkası değildir.

Kendi cep telefonuna, kendi cep numarasını kendi adıyla kaydeden birini görürseniz bilin ki öz be öz Türk evladıdır

En güzel imza benim diye, bulduğu her kağıda ve gazetenin boş kenarlarına gururla imza atan ve imzasıyla övünen kişi de bir Türkten başkası olamaz.

19 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Adamı sinirlendirip, sonra ..

Adamı sinirlendirip, sonra ..

18.02.2008
Mehmet BARLAS

Adamı sinirlendirip, sonra ‘Bu adam çok sinirli’ demek de bir yöntemdir…

İçinde bulunduğumuz siyasal ortam, bana yine Amerikalı yazar Joseph Heller’in “Catch-22” romanını ve romanın kahramanı Yossarian’ın çarpıcı gözlemlerinden yansıyan paradoksları hatırlattı.

Yossarian 2’nci Dünya Savaşı’nda Alman cephesini bombalayan filodaki bir savaş pilotudur.

Onun için uçağını düşürmeye çalışan Almanlar ile kendisine daha fazla uçuş emri veren komutanı arasında fazla bir fark yoktur. Çünkü uçuş sayısı arttıkça, öldürülmesi ihtimali de artmaktadır.

Örneğin komutanı ile şöyle bir diyalog geçer arasında:

Yossarian: Korkuyorum.

Binbaşı: Bunda utanacak bir şey yok ki, hepimiz korkarız.

Yossarian: Utanıyorum demedim, korkuyorum.

İnsanlar bana düşman

Savaşın en kızgın anında hastaneye yatması, Yossarian’ı biraz rahatlatır. Bu arada hastaneyi ziyaret eden bir subayla sohbet ederken, “İnsanlar beni sevmiyor” diye yakınır Yossarian.

Subay: Nereden bu yargıya vardın?

Yossarian: Uçağıma bombaları yüklüyorum. Bunları Alman hatlarına atarken, ateş açıp uçağımı düşürmeye çalışıyorlar. Onlar da beni sevmiyor.

Bunlar, yıllar önce okuduğum kitaptan aklımda kalan bazı alıntılar.

Hem siyasal hem de toplumsal ve bireysel ilişkilerimizde bunlara benzer paradoksları hep yaşamaz mıyız?

Örneğin bir siyasetçi büyük çoğunlukla seçimi kazanmış.

Onun seçim zaferinin nedenlerini irdelemek yerine, hem ona hem de ona oy veren seçmenlere ağzınıza geleni yazıp, söylüyorsunuz.

Bunun üzerine o siyasetçi de size bazılarının ölçüsü kaçmış sertlikteki cümlelerle cevap veriyor.

Ertesi gün siz “işte bu siyasetçi ne demokrasiyi, ne de basın özgürlüğünü hazmedebilmiş” diye “eleştiri”nizi tırmandırıyorsunuz.

Burada “o siyasetçi mi yoksa medya mı demokrasiye uyarlı davranmıyor” sorusuna cevap verebilir misiniz?

Sakat mı sinirli mi?

Hukuk fakültesinde bir arkadaşım vardı. Bacaklarını ayırarak futbolcular gibi yürürdü.

Ehliyet almak için doktora sağlıklı raporu almaya gitmiş. Doktorun odasına da, öyle iki yana salınarak girmiş. Doktor şöyle bir bakmış, “Topal mısın?” demiş. Bizim arkadaş da bu soruya sinirlenip, sert biçimde “Neden topal olayım ki?” diye tepki gösterince, doktor bu defa “Peki neden asabisin, sinir hastası mısın?” diye sormuş.

Siyaset-medya ilişkilerinin çığırından çıkması her iktidar döneminde rastlanan bir olgu değil mi?

Tabii ki bu konuda ana sorumluluk iktidara düşer.

Ancak toplumsal sorumluluklar tek yanlı olamaz ki. Ayrıca basın özgürlüğü de “demokrasi”nin bir yan ürünü değil midir?

Al birini vur ötekine

Seçmen çoğunluğunu aşağılayacak, halkı rejimin tehdidi olarak sunacaksın. “Vatanımı seviyorum ama milletimi cahil bulduğum için fazla sevmiyorum” benzeri çeşitlemeleri her gün yapacak ve seçilmiş iktidara, geçmişteki seçilmiş iktidarların başlarına gelenleri, idamları, darbeleri hatırlatacaksın.

Sonra da o iktidarın başı, “siz ne biçim demokratsınız” diye sinirlenince, “işte gördünüz mü bunları, bunlar demokrat değil” diyeceksin.

Doğrudur… Tayyip Erdoğan hem sinirlenince ölçüyü kaçırıyor hem de “türban sorunu”nu iyi götüremedi.

Peki medya hangi sorunları iyi götürdü sanki?

Savaş veya darbe körükçülüğü, şovenizm, yargısız medyatik infazlar, düşene bir tekme daha atmak Erdoğan dünyaya gelmeden önce de yok muydu sosyo-politik yaşamımızda?

19 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok