Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

3 Şubat’ın perde arkası

3 Şubat’ın perde arkası

15.02.2008 \
Şamil TAYYAR

8 Şubat tarihli ‘Sırlar odasında sürpriz görüşme’ başlıklı yazım, kamuoyunda büyük heyecan yarattı. 6 Şubat’ta TBMM Genel Kurulu’nda türbanla ilgili anayasa değişikliği teklifi görüşülürken, Ankara’nın bir başka köşesindeki özel toplantıya dikkat çekmiştim.

Şöyle dedim: ‘Şehir merkezine uzak bir köşede gerçekleşen görüşmede öyle iddialar gündeme geldi ki; resmiyet kazanması halinde, meclis gündemindeki konuyla da ilintili bir kritik davanın seyrini değiştirebilir, hatta ‘domino’ etkisi yaparak Ergenekon’a kadar uzanabilir.’

Sonra bazı sorular sıraladım.

Yazımı ise şöyle bağladım: ‘Bu sorulara verilen cevapların ‘itirafa’ dönüşmesi ihtimal dahilinde. Onun için 13 Şubat’ı iple çekiyorum. Önce o günü bir görelim…’

Taraf Gazetesi’nin tecrübeli röportaj yazarı Neşe Düzel’e bu bölümle ilgili yaptığım açıklamalar da 13 Şubat tarihli Taraf Gazetesi’nde yer aldı. Yine orada, bu açıklamayı ‘ihtimal’ olarak ifade ettim.

Peki ne oldu? Evet, bir itiraf gelmedi. Bu da bir ihtimaldi. Maalesef, bu durumu Ergenekon’un medya uzantısı karanlık çağ, suistimal etti. Bu mevzua girmeyecektim, ama beni mecbur kıldılar. Her şeyi yazacağım, bu da onlara kapak olsun.

Görüşme Sincan’da yapıldı

Danıştay davası sanıklarından Osman Yıldırım, aynı davanın sanıklarından Süleyman Esen’e mesaj gönderdi: ‘Duruşmalarda avukatını yakından takip ediyorum. Tavrını çok beğeniyorum. Beni kendisiyle görüştürebilir misin?’

O sırada Yıldırım’ın avukatı yok. Sanık Esen, konuyu avukatı Mehmet Eren’e açtı. Eren, bu talep karşısında çok şaşkındı. Ama kabul etti. 6 Şubat Çarşamba günü sözleştiler. Eren, o gün saat 15.30’da Yıldırım’a gitti. Sincan F Tipi Cezaevi’ndeki bu görüşme baş başa geçti. Herhangi bir sürprize karşı Eren, gardiyanları kapıdan ayrılmamaları konusunda uyardı. Çünkü, Yıldırım’la ilk kez görüşüyordu.

16.55’e kadar süren görüşmede Yıldırım, inanılmaz iddialarda bulundu: ‘Mehmet Bey, beni şu çocuğun (Alpaslan Aslan) altında harcıyorlar. Bu çocuk kim ki, beni yönetecek?’ Bu kez avukat sordu: ‘Konuş o zaman, seni kim engelliyor?’ Yıldırım: ‘Birkaç defa konuşmak istedim beni sürekli engellediler.’

Eren, bunun üzerine şu öneride bulundu: ‘13 Şubat’ta duruşma var. İster hakimlerin önünde çık konuş ister yazılı olarak dilekçe ver.’ Yıldırım, ‘Tamam söz, duruşma günü konuşacağım. Bakalım dilekçe de verebilirim’ dedi.

Veli Küçük bombası

Bu mutabakattan sonra laf, nelerin konuşulacağına geldi. Ener ‘Ne biliyorsun?’ diye sordu, Yıldırım başladı konuşmaya: ‘Necip Hablemitoğlu’nu kimin öldürdüğünü biliyorum. Açıklarsam yer yerinden oynar.’

Sonra devam etti: ‘Bu Danıştay olayı ve Cumhuriyet Gazetesi’ne bomba olayı olmadan önce 27 Nisan’da (2006) Ataşehir’de gizli bir toplantı yaptılar. O toplantıda Veli Küçük de vardı.’

Avukat, küçük dilini yutacak gibi oldu: ‘Nereden biliyorsun? Senin bu işlerden nasıl haberin oldu?’

Yıldırım anlattı: ‘Bu ekibi çok iyi tanırım. JİTEM’cilerle ilişkilerim vardır. Pek MİT’i, emniyeti tanımam.’

Ya Alpaslan Aslan?

‘Birlikte tahsilat yapardık’ diyen Yıldırım, şunları söyledi: ‘Alpaslan’la çok tahsilat yaptık. ATV’den 5 milyon dolar, Mustafa Süzer’den 500 bin dolar alacağım var. Ankara’ya da sık sık gelip gittik. Ankara’da bize iki astsubay yardım ederdi.’

Ener, ‘Kim bu astsubaylar?’ diye sordu. Yıldırım: ‘İsimlerini söyleyemem. Tuncay Özkan’ın ‘MİT’in Gizli Tarihi’ isimli kitabını okursan orada görürsün.’ Yıldırım, Ener’in ‘ Bu kitap çok kalın, sayfasını söyle bari oradan bakayım’ dese de pek ayrıntıya girmedi.

Mahkemede şaştı

Sonra ne olduğunu hep birlikte izledik. Osman Yıldırım, 13 Şubat günü Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki karar duruşmasında, tam tersini söyledi. Karar açıklandıktan sonra Mahkeme Başkanı Hakim Orhan Karadeniz’e doğru bağıran Yıldırım, ‘ İngiliz p… kurduğu devleti başınıza yıkacağız. Laik düzeni başınıza yıkacağız. Getirdiğim tanıkları neden dinlemediniz? Sen de onların p….n.’

Davayı bitiren Karadeniz, tam yerinden doğrulup kalkmak üzereyken, birden durup Yıldırım’ın bu sözlerini zapta geçti. Sonra jandarmaya ‘Şimdi alın götürün. Benim kimseden korkum yok’ dedi.

Tetiği çeken Alpaslan Aslan’ın ‘Gül ve Erdoğan’dan Türkiye’ye şeriat getirmelerini istiyorum. Genelkurmay’dan da şeriatı engellememesini talep ediyorum’ şeklinde bazı gazetelere ‘son söz’ olarak manşetten yansıyan açıklamalarını zaten biliyorsunuz.

Hayatları boyunca iki rekat namaz kılmayan, eşlerine, kızlarına, kız kardeşlerine ‘başınızı örtün’ bile demeyen, kimi alkolik, kimi esrarkeş, kimi mafya bozuntusu isimlerin hep bir araya toplanarak ‘şeriat devleti’ özlemiyle cinayet işlemelerini, herhalde en iyi açıklayacak olan Ergenekon’dur.

Bir de medyadaki çapulcu takımıdır.

Çünkü; Birilerinin, aradan geçen 5 gün içinde Osman Yıldırım’ın nasıl değiştiğini izah etmesi gerekir.

16 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Palavradan kim ölmüş ki, Ahmet İnsel Ölsün

Palavradan kim ölmüş ki, Ahmet İnsel Ölsün

13.02.2008
Rojwan XEYALFROŞ

AKP ılımlı İslam projesinin bir ürünüdür.(Zülfü Livaneli)

Başörtüsü yasağını savunanların arkasında Amerika var. (İslamcı basın)

AKP Amerika’yla anlaştı, Kürt’leri yok edecekler. (Abdullah Öcalan)

Amerika’nın PKK’ ye silah yardımı yaptığına dair elimizde kanıtlar var.(Tayyib Erdoğan)

Başörtüsüne özgürlük isteyenler rejimi yıkmak isteyen Amerikan işbirlikçileridir. (Deniz Baykal)

Solcu Yaşar Kemal’e ödül veriyorlar, beni ise mahkûm ediyorlar, Amerikan uşağı bunlar. ( Necmettin Erbakan)

Ne Amerika’ymış ha!

Hangi taşı kaldırsan altından Amerika çıkıyor. İslamcısının, Sosyalistinin, Milliyetçisinin, Kürtçüsünün arkasında Amerika var. Her kesim diğerini, Amerikancılıkla, bölücülükle, özgürlük düşmanı olmakla suçluyor. Fakat nedense kimse eleştiri oklarını kendine doğru çevirmiyor.

Ey bu ülkenin çok kıymetli solcuları, milliyetçileri, Kürtçüleri, İslamcıları! İktidara geldiğinizde sizden olmayana karşı hukukunuz ne olacak? Elinizde herhangi bir plan proje var mı? Örneğin AKP’miz, ilahiyatçılarımız, Saadet partimiz, Mazlumder’imiz, Müsiad’ımız, yani kısacası İslamcılarımız, iktidarı tam olarak ele geçirdiğinizde başörtüsü takmak istemeyenlere karşı nasıl bir tutum takınacaksınız? Kürt kimliğinin tanınması, Kürtçe’nin eğitim dili olarak kullanılması konusunda tavrınız ne olacak? Aleviler ne olacak? Şarapçılar, ateistler ne olacak?

Ey bu ülkenin çok kıymetli Sosyalistleri!, bu sorunlara yönelik sizin projeleriniz nedir? İnanç özgürlüklerine getirdiğiniz çözüm nedir? Kürt’lerle, Alevilerle nasıl bir arada yaşamayı düşünüyorsunuz?

Türk ve Kürt milliyetçilerimiz peki ya siz? Kürdistan’da Türk’lerin ve Türkçenin durumu ne olur? Türk kimliği inkâr edilip, Türkçe’de yasaklanacak mı? Yoksa hukuk önünde özgür ve eşit yaşam kuralları projeleriniz var mı? Varsa lütfen bizimle paylaşır mısınız.(Korkmayın yeni bir parti kurup çok değerli fikirlerinizi çalacak değilim. Adını şimdi hatırlayamadığım bir partinin kurucusu olan Yaşar Nuri Öztürk hocam kendisine projelerini soran gazetecilere “söylemem diğer partiler çalar uygular” demişti ya hani…)

Beyler yoksa bütün bu bağrışmalarınız, feryatlarınız kendi mutluluğunuz için mi? Birbirinizi cahillikle, beyni yıkanmışlıkla suçlamanız, karşınızdakini yok etmek için bir gerekçemi?

Sahi kim cahil? Atilla İlhan’mı, İsmet Özel’mi? Nazım Hikmet’mi, Necip Fazıl’mı? Ahmet Arif mi, Ziya Gökalp mı? İsmet İnönü’nün “Cumhuriyet tarihinde doğru dürüst bir tane mühendis yetiştirebildik oda takunyalı çıktı” dediği prof. dr. Necmettin Erbakan’mı cahil, yoksa kendi adıyla anılan bir matematik formülüne sahip prof. dr. Erdal İnönü mü cahil? İlkokul mezunu bir İslamcı, 2 üniversite bitirmiş, 3 dil bilen solcuya cahil diyebiliyor. İlkokul mezunu bile olmayan bir solcu, 3 üniversite bitirmiş 4 dil bilen bir İslamcıya cahil, beyni yıkanmış diyebiliyor. Kim cahil kim değil açıklayabilecek biri var mı?

Bunları düşünürken yolumuz Ankara’da bir üniversiteye düştü.Girişte gördük ki bir grup başörtülü öğrenci, başörtüsü yasağını protesto ediyor.Pankartlarda “başörtüsüne özgürlük!, türbana uzanan eller kırılsın! Yazıyor. Yanımızdaki ilk örtülü öğrenciye soruyoruz. Türkiye İran sınırına gidip Hıristiyan kadınlara bile zorla türban giydiren İran yönetimini de protesto edebilir misiniz? Kızcağız yüzümüze “delimi sin nesin” der gibi bakıp tek kelime söylemeden uzaklaşıyor. Bir diğer öğrenciye yaklaşıp bu pankartların yanına Kürtçeye özgürlük,Cem evlerine özgürlük diye de yazsanız mücadeleniz daha etkili olmaz mı diyoruz? O sevimli başörtülü öğrencimizin yüzü birden değişiyor.”Bölücüler! Bu ülkede Kürt sorunu yok,hepimiz kardeşiz.bu bir Amerikan oyunudur”,diye bağırıyor..Eyvallah diyoruz,size kolay gelsin.Ben kaçtım…

Dere tepe dolaşırken muhteşem Cudi’nin eteklerinde DTP’lilerle karşılaşıyoruz. Çadır kurmuşlar operasyonları durduracaklarmış… Hoş beş ettik, çaylarını içtik. Memlekette başörtüsü yasağı tartışmaları yapılıyor, birazda başörtüsü özgürlüğü için çadır kursanız diyoruz. Sert bakışlar üzerimize toplanıyor.”Al işte AKP’nin dinle kandırdığı bir Kürt daha. Bunların beyni İslamla yıkanmış. Kürt’ler bu yüzden adam olmuyor” diyor biri. Diğerleri tasdik ediyor. Eyvallah diyoruz. Size kolay gelsin. Ben kaçtım..

. Galatasaray üniversitesindeyiz. İdare bölümüne çıkıp, üzerinde Prof. dr. Ahmet İnsel yazan yarı açık bir kapıyı çalıyoruz. Hocam müsaade var mı? Buyurun bir şey vardı! Diyor Ahmet İnsel. Hocam Radikal gazetesindeki röportajınızda ‘kadrolaşıyorlar’ diye feryat etmişsiniz. Fettullahçılar devleti ele geçirdi demişsiniz. Adalet bakanlığını da istiyorlar demişsiniz. Hocam bir bilim adamı ortaya bir iddia atarken kanıtlarını açıklar, istatistikleri ortaya koyar. Fettullahçılar ele geçirdi dediğiniz milli eğitim bakanlığında, istatistiklere göre 200 bin, KESK’e bağlı Eğitim-sen üyesi sol kökenli öğretmen var. Ayrıca yüzlerce solcu, kemalist, ulusalcı il, ilçe şube müdürleri var. Bu nasıl Fettulahçı örgütlenmedir? Bende yıllarca devlet memurluğu yaptım, ülkücüsünden, solcusuna, PKK’lisinden, İslamcısına kadar herkesimden memurun görev yaptığını gördüm. Gariptir hepsinin de birbirini kadrolaşmakla suçladığını duydum. Hocam kadrolaşmaktan söz açılmışken Ordu içerisinde 85 yıllık Kemalist kadrolaşmadan da bahsetmeyi unuttunuz mu yoksa? Yâda Fettullahçıların henüz ele geçiremediğini söylediğiniz Adalet bakanlığında kimin kadrolaştığını söylemeyi unutunuz mu yoksa? Sevgili hocam bu kadrolaşma iddialarınız palavradan ibaret olmasın sakın? Diyoruz. Ahmet İnsel sinirleniyor. Çık dışarı yoksa askeriyeyi, pardon güvenliği çağırırım diyor. Eyvallah diyoruz. Sana kolay gelsin. Ben kaçtım…

Bakmayın bunlardan bahsettiğimize, Ahmet’i severiz. Kalemi güçlüdür. Kendiside kadrolaşma ürünüdür dense de yalandır. Profesörlüğü bileğinin hakkıyla almıştır. Demokrat adamdır. Ara sıra darbeci krizi tutar ama olsun. Hem kimin kafası karışık değil ki canım. AKP adamda kafamı bıraktı. Önce yüzde 47, şimdi yüzde 60. Radikal gazetesi kapısına kadar gelmiş, Aydın Doğan’ı kırıp ta AKP’yi mi övecekti. Nasıl olsa asker ağalar yakında darbelerini yaparlar, kimler gider, kimler gelir Aydın Doğan orda kalır. Hem Ahmet İnsel haksız mı ki? İslamcılar olsa başka türlümü yapacaklardı? Bakmayın siz darbe karşıtı takıldıklarına şimdilerde. Yarın dini bütün bir paşamız darbe yapsın, siz o zaman görün İslamcılardan ne gözü kara darbeciler türediğini. Ahmet İnsel rasyonel olanı yapıp, tavrını güçlüden yana koymuştur. Peki, gerçek yaşamda ne olup biter? Ahmet İnsel’in Radikal’de, bizim burada yazdıklarımız işin geyik boyutu.

Gerçek yaşamda olup bitenler şöyledir;

Vitrinde birbirlerine kazma, kürek, balta sallayanlar, vitrin arkasında can ciğer kuzu sarmasıdır. Örneğin bir devlet kurumunda, vatanı koministlerden, bölücülerden dincilerden kurtarmaya ant içmiş ülkücü bir daire müdürümüzün, şaşırtıcıdır ki çok samimi bir DTP li arkadaşı vardır. Mizaçları birbirine uyar, iyi geçinirler. Beraber göl kenarında içmeye giderler, ailecek görüştükleri de olur bazen. Birlikteyken,” ne Türkü ne Kürdü ya! Hepimiz kardeşiz” derlerken kendi partilerine, derneklerine gittiklerinde karşı tarafa kin kusmaya devam ederler. Gün gelir daireye eleman alınması gerektiğinde bu ülkücü müdürümüz başka bir ülkücü yurtseveri değil, DTP’li arkadaşını tercih edecektir. Ahmet İnsel bunu ülkücü kadrolaşma kategorisinde sayar.

Bir başka örnek.Kendini İslamcı olarak tarif eden,dini bütün,tarikatçı başhekimimizin, devrimci sosyalist bir amca oğlu vardır.Doktorumuz amca oğlunun bu durumuna çok üzülürken, aynı zamanda onu çok sever.İçki içmediği halde aynı masada oturup onunla sohbet etmek ona haz verir.Ailecek görüşürler.Tatile birlikte çıkarlar.Başhekimimizin çalıştığı hastaneye eleman alınacaktır.Herkes kadroya bir başka dini bütünün alınacağını beklerken, devrimci amca oğlu işe alınır.Ahmet İnsel bunu dinci kadrolaşma olarak algılar.

Alın size başka bir örnek. Baba CHP’lidir. İl başkanıdır. Dincileri sevmez… Gel gör ki üniversitedeki kızı, beyni yıkanarak İslamcı olmuş, türbana bürünmüştür. CHP’li baba kahrolmuştur, ama sonuçta kızıdır, kabullenir… Gün gelir CHP iktidar ortağı olur. Maliye bakanlığına eleman alınacaktır. İl başkanlarından liste istenir. İl başkanımız elbette bir yoldaşı işe aldıracak değildir, kınalı kuzusu dururken… Türbanlı kızı işe başlar. Çevredekiler durumu anlayışla karşılarlar. Hatta parti içinde türbanlı kızı olan CHP’li olarak itibarı da artar. Zaten bütün gayretimiz parti içerisinde biraz daha itibarlı olmak için değil midir, oda beklenmedik bir şekilde olmuştur. Baba artık kızıyla gurur duymaktadır…

Son örneğimiz bir Kürt ilinde belediye meclis üyesi olan DTP’li vatandaşımızdır. Bu arkadaş, kendini Apo’nun yoluna feda etmeye hazır olsa da, can ciğer bir ülkücü arkadaşı vardır. Çocukluk arkadaşıdırlar aslında. Kan kardeşidirler. Henüz siyasete akılları ermediği dönemde, aynı takımı tutmuşlar, aynı kızı sevmişler, kahvede birlikte batak oynamışlardır. Lise sonda Kürt olanı Apo’cu olurken, diğeri Türkeşçi olmuştur. Bu durum aralarında soğukluk yaratmış, iki sene hiç görüşmemişlerdir. Fakat eski dostlar düşman olmaz diyerek bu hasreti sona erdirmişlerdir. Artık DTP’li olanı il meclis üyesi, MHP’li olanı işsizdir. Belediyeye eleman alınacaktır. Kadroya alınan kişi bu ülkücü arkadaş olacaktır…

Türkiye’de işe alınmalarda kullanılan bir yöntemdir bu. Bize özgüdür, anlaşılması zordur… AKP’li il başkanının devlet bakanına, işe alınacaklar olarak verdiği listede, PKK lisinden CHP’lisine, Ülkücüsünden Liberaline her kesimden insanı görebilirsiniz. Bu durum diğer iktidarlar döneminde de böyle olmuştur. Çünkü sonuçta bakana liste veren bu il başkanı da bir insandır. Çoluk çocuğu, akrabaları, dostları, askerlik arkadaşları vardır. Bu ülke, kendi iktidar dönemlerinde kendisinin değil, karşıtlarının işe alınmasına kızan küskünlerle doludur.

İyi bir sosyolog hüküm çıkarırken, toplumda yaşanan bu ayrıntıları mutlaka göz önünde bulundurur. Sosyolojinin şartıdır bu. Fakat Ahmet İnsel türü kişiler bunu anlamazlar. Temiz, gayretli bir arkadaştır Ahmet, ama buralara yabancıdır. Uzayda dolaşırken aracı arızalanmış dünyamıza zorunlu iniş yapmıştır. Kendi gezegenine geri dönemeyince, buraya yerleşip profesör olmaya karar vermiştir. Fakat ülkemizde gelişen bu olaylara bir türlü anlam veremez. Yaşamı siyah ve beyaz olarak görür. Fakat sonuçta her şey kendi seyrinde dönmeye devam eder.

Rojwan XEYALFROŞ

www.sivildusunce.com
yazarı
rojwanxeyalfros@sivildusunce.com

16 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Kılıçlar kınlara

Kılıçlar kınlara

15.02.2008
Taha AKYOL

MEDYA ve iktidar ilişkileri Türkiye’de sağlıklı geleneklere oturamadı. Kendim bir medya çalışanı olduğum halde, “basın özgürlüğü” kavramını, basın ne yapsa haklıdır diye anlamıyorum. Hakaret, tahrik, sansasyon, çarpıtma gibi dünyanın her tarafında medyada görülebilen davranışlar meslek ilkelerine de aykırıdır zaten.
Medyada, değişik siyasi ve felsefi tercihlerin olması tabiidir. Özelleştirmeyi ülke yararına buluyorsanız bütün iktidarların bu icraatını desteklersiniz. Özelleştirmeye karşı iseniz bunu yapan iktidarlara da karşı çıkarsınız.
Herkesin fikri kendine göre doğrudur ama mutlak yanlış olan, hakaret, tahrik ve çarpıtma gibi davranışlardır.
Türban hakkında da aynı şey…
Öbür yanda iktidarların, herkesten daha hoşgörülü olması lazım. Başbakan’ın da bu öfkeli ve ölçüsüz üslubu bırakması gerekiyor. Gerilimin tırmanması ülkeyi yönetilemez hale getirir ve bu en çok iktidarın işini zorlaştırır. Onun için iktidarların herkes kadar kızmaya hakkı yoktur!

Menderes ve basın
1950-60 dönemi herkes için derslerle doludur. Sosyal demokrat araştırmacı Tevfik Çavdar, “Türkiye’nin Demokrasi Tarihi” adlı kitabında, CHP’nin yıkıcı ve tahrikçi bir muhalefet yaptığını, Menderes iktidarının da ölçüsüz tepkilerle kavgayı kızıştırdığını yazar. Doğrudur.
Sadece CHP muhalefeti değil… Kısa bir balayı döneminden sonra, Türkiye’deki Jakoben aydın geleneği basında da Menderes’e karşı savaş açmış, dehşet verici kışkırtıcılıkla yayınlar yapmıştı.
Rahmetli Metin Toker, yıllar sonra “Kantarın topunu kaçırmıştık” diyerek bu ölçüsüzlüğü dile getirmişti. Rahmetli Metin Ağabey, daima DP muhalifi olmuştur ama “İsmet Paşa ile On Yıl” adlı kitaplarının 1960′lardaki baskıları ile 1990′lardaki baskıları arasındaki üslup farkında “kantarın topu”nu görmek mümkündür.
Bugün de, benzer şekilde kılıçlar çekilmiş gözüküyor; hem de hayat tarzı gibi insanların hepsi için son derece duyarlı, elektrikli bir konuda!
Kimin başlattığı, kimin ne ölçüde haklı ya da haksız olduğu sorusunun cevabı, böyle savaşlarda taraflara göre değişir! Buna bakmadan, öncelikle kılıçların kınlarına sokulması gerekiyor. Herkesin normal “eleştiri” ve “bilgilendirme” diline dönmesi gerekiyor.
Yoksa soğukkanlı düşünceyle sorunlara çözüm üretmek mümkün olmaz.

‘Düşman’a dokunmak!
Türban meselesi insanların hayat tarzlarıyla, felsefi tercihleriyle ilgili olduğu için, iki taraf açısından da son derece duyarlı bir sorundur.
“Başımızı zorla örttürecekler” diye korkanlar, çeyrek asırdır başları zorla açtırılanların ne kadar incinip ıstırap çektiğini anlayacak bir empati yeteneğine sahip olmalıdır. “Zor”un acısını yaşayanlar da öbür tarafın korkusunu anlamalıdır. Sağlıklı çözümler ancak böyle üretilebilir.
İç barış yumrukla sağlanabilir ama çok şükür bunun çağı geçmiştir! Bugünkü Türkiye’de iç barış ancak, kitlelerdeki mağduriyet duygusunu ve korku algısını giderecek, birlikte yaşamayı geliştirecek bir liberal demokrasiyle mümkündür.
Kılıçları kınlarına sokarak, kabarmış öfkeleri bastırarak, girilmiş siperlerden çıkıp ‘düşman’ zannettiğimiz vatandaşlarımıza dokunarak onları biraz ‘anlamak’ yeterlidir; bazılarının “iç savaş”tan bahsettiği bu kutuplaşmayı aşarak kalkınma ve demokrasi istikametinde yola yeniden koyulmak için…

16 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Sorumluluk MHP’nin olur

Sorumluluk MHP’nin olur

15.02.2008
Fehmi KORU

Başörtüsü serbestisinin yalnızca üniversitelere ve örtüsünü çene altından bağlayanlara ait olduğunu vurgulamak için YÖK Yasası’nın geçici 17. maddesinin değiştirilmesini gerçekten istiyor mu MHP?

Gazeteler istediğini yazıyor. Dün bir gazetede MHP’nin yeni isimlerinden emekli büyükelçi Gündüz Aktan’ın “Evet, istiyoruz” açıklaması vardı. Ak Parti bu yoldaki mutabakatı bozarsa siyasi kriz çıkarmış. Bu tavırlarının sebebini de açıklıyor MHP’li Aktan: Başörtüsü serbestisinin ilkokullara kadar inmesi…

Bize düşen, bu tavırlarının muhtemel siyasi sonucu üzerinde iyi düşünmelerini MHP’lilere hatırlatmak… Ülkede kangrene dönüşen önemli bir konu, özellikle MHP’lilerin verdikleri destekle, çözüme kavuştu; MHP geçici 17. maddede ısrar eder ve bu yüzden konu Anayasa Mahkemesi önüne giderse, bütün siyasi kazanımları tersine döndürecek bir yanlışlığa MHP yol açmış olur.

Bakmayın anayasa değişikliğini Anayasa Mahkemesi önüne götüreceklerini söyleyenlere; Anayasa Mahkemesi’nin Meclis tarafından yapılmış anayasa değişikliklerini esastan inceleme yetkisi bulunmuyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e “Değişiklikleri veto et” baskısının altında yatan gerçek sebep bu. Buna rağmen Anayasa Mahkemesi yetkisini aşmayı göze alarak konuyu esastan incelemeye kalkışmaz mı? Kalkışabilir elbette; ancak cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde ‘367′ kararıyla itibarına kendisinin indirdiği darbeden daha büyüğünü bir de bu yüzden göğüslemek zorunda kalır.

Anayasa Mahkemesi yargıçları itibarlarını zedeleyecek bir yanlışlıktan kaçınacaklardır.

Ancak, aynı yargıçlar, CHP’nin önlerine getireceğini davul zurnayla ilân ettiği, bir an önce Meclis gündemine getirilmesini beklediği geçici 17. madde değişikliğinde geniş bir manevra kabiliyetine sahipler. Fazla ince eleyip sık dokumaları da gerekmiyor; 1991′de yaptıkları gibi, bir önceki kararlarına (1989) atıfta bulunarak yasağın devamını sağlayabilirler. Anayasanın iki maddesini değiştirmek için göze alınan bunca sıkıntı heba olup gider o zaman. Yalnız Ak Parti değil MHP de, özgürlükçü tabanına dert anlatmakta hayli zorlanacaktır.

Üniversitelere daha fazla özgürlük gelsin diye anayasanın iki maddesini değiştiren Meclis, bununla yetinip başka bir yasal düzenleme yapmaktan kaçınmalıdır.

Peki de, bu durumda MHP’nin ‘çarşaf/burka’ hassasiyeti ile getirilen serbestliğin yalnızca yüksek öğretimle sınırlı olma beklentisi ne olacak?

Bu son tartışmalarda söz alan herkes anayasada değişikliğin belli bir amaç için yapıldığını yeterince kayda geçirdi. Anayasa değişikliklerinin ‘gerekçeleri’ böyle oluştu. Uygulamanın da öyle olması beklenir. YÖK, yüksek öğretim kurumlarında başörtüsünün anayasa değişikliklerinden sonra serbest hale geldiğini açıklarken, kapsam alanı dışında kalan kıyafet biçimlerini de kurumlara bildirir. Çene altı bağlama gibi anlamsız bir tanım yapmaz belki, ama MHP’nin meramının gerçekleşmesini de sağlar.

Orta dereceli okullarda ise, kılık kıyafeti belirleyen yönetmelikler bugüne kadar yeterli oldu zaten, bundan sonra neden olmasın? Yasa çıkarmak yerine, yönetmelik yenilenerek aynı sonuç alınabilir.

Bazen iyi niyetle yola çıkanlar, yolculuklarının bir yerinde kötü niyetli kısa devre girişimleriyle varmak istedikleri hedeften çok uzağa düşebilirler. O kadar zahmetten sonra hiç istemedikleri bir yerde bulabilirler kendilerini… MHP’nin verdiği güçlü destekle elde edilen özgürlükçü kazanım şimdilerde böyle bir kısa devre girişimine muhatap; YÖK Yasası’nın geçici 17. maddesinin değiştirilmesi talebi, bu yapılmazsa siyasi kriz patlayacağı korkutması bu… MHP yönetimi konu üzerinde bir kez daha düşünmeli.

CHP de onların kararını heyecanla bekliyor.

16 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Hürriyet bunu hep yapıyor… “Kezzap”lı manşetler!

Hürriyet bunu hep yapıyor… “Kezzap”lı manşetler!

16.02.2008
Hasan Karakaya

Olacak!.. Bütün bunlar olacak!.. Hatta, bunlarla sınırlı kalmayacak, “daha başka olaylar” da olacak!.. Çünkü, birilerine “huzur” batıyor!.. Çünkü birileri “gerilim”den besleniyor!..

Çünkü birileri, başlattıkları “topyekûn savaş”tan zaferle çıkmak istiyor!.. Çünkü birileri; “köylü genç kız”ın şehire gelip de “başörtülü olarak okumasını” istemiyor… Çünkü birileri, “İnanan insanların bir yerlere gelmesine” tahammül edemiyor!.. Çünkü birileri; “özgürlük” ve “eşitlik” palavralarıyla “kafes arkası”ndan çıkardıkları kadını “sokakta kafeslememeye” devam etmek istiyor!.. Çünkü birileri; hep “efendi” kalmak, hep “buyurmak” ve “öteki”ne hayat hakkı vermemek istiyor!.. Çünkü birileri; “özgürlük”leri sadece kendileri için istiyor, başkaları için ise “müebbet yasak” sürsün istiyor!
411 Mİ BÜYÜK, 11 Mİ?
Dünkü Hürriyet ve Milliyet’in internet sitelerinde, “Kısa etekli öğrencilere kezzap paniği” başlığını okuyunca, hafızam beni taa 8 yıl öncesine götürdü!..
O zamanlar da gündemde “türban” vardı ve Hürriyet, o zamanlar da yine “kezzap”lı haberler yapmıştı!..
İşte bunun için, “olacak” diyorum… Bu tür haberler hep olacak!.. Bir olay ki; içinde “türban” varsa, “mahalle baskısı” da olacak, “kezzap” da!..
Hatta, “mini etekli kızı diri diri yaktılar” başlıkları da olacak!..
Ne zamana kadar?..
“Türbandan geri adım” atılana kadar!..
Ya da;
Anayasa Mahkemesi, “türban aleyhinde karar” verene kadar!..
Göreceksiniz, Anayasa Mahkemesi’nin “11 üyesi” eğer türban aleyhinde karar verirse, “11 el huzura kalktı” diye başlıklar atacaklardır!..
Tıpkı, Meclis’in “türban lehinde” verdiği kararı “411 el kaosa kalktı” sürmanşetiyle verdikleri gibi!..
Tabii, hiç kimse sormayacaktır;
“11 mi büyüktür, 411 mi?”
PROVOKASYON UYARISI
Dedim ya, içinde “türban” geçen bir olayda, her türlü “provokasyon”a, her türlü “tahrik” ve “kışkırtma”ya hazır olun!..
Çünkü, “derin”ler böyle istiyor!
Çünkü “Ergenekon”cular böyle istiyor!..
Geçenlerde aktarmıştım… Tekrar aktarmakta bir sakınca yok!..
Sabah’tan Emre Aköz, 5 Şubat tarihli yazısında diyordu ki;
“Diyelim ki 2008-2009 döneminde türbanlı kızlar üniversiteye girdi…
Özellikle ilk ay içinde yapılacak… TV’lerin ana haber bülteninde “Flaş… Flaş…” diye duyurulacak… Ya da bazı gazetelerin manşetinde yer alacak haberleri görür gibiyim:
Bilmem ne üniversitesinde kantin baskısı… Üniversitenin kantininde oturan başı açık kız öğrencinin çevresinde toplanan kızlı erkekli İslâmcı öğrenciler, “Niye başın açık… Al şu başörtüsünü tak” diye baskı yaptı… Başı açık öğrenci, ağlayarak, rektörlüğe sığındı…
Bu habere inanacaksınız!
İnanacaksınız, çünkü görüntüler bir cep telefonu kamerası ile saptanmış olacak.
Şöyle de olabilir: Ne tesadüf ki… Üniversitede bir hocayla söyleşi yapmaya gitmiş gazeteciler, “Kantinde olay var” denmesi üzerine oraya koşup olayı görüntülemişlerdir!
Nereden mi biliyorum?
Çünkü kışkırtma ve kurguhaber böyle yapılır. Bilirler ki “İnsanlar ‘gördüklerine’ inanır.”
Üç üniversiteden böyle görüntüler medyada yer alsın… Gerisi çorap söküğü gibi gelir:
“Biz demiştik…” diye başlayan yaygara, “Ordu göreve” sloganlarına kadar ulaşır.
Böyle şeyler olacağını biliyorum çünkü daha önce başka konularda benzerleri ‘yürürlüğe kondu’…
Mesela ‘Osmanlı Ermenileri Konferansı’na ev sahipliği yapmaya kalkıştığı için Boğaziçi Üniversitesi’ni “gözden düşürme” kararı aldılar.
Üniversitedeki Folklor Grubu’nun gösterisini, “PKK dansı yaptılar” diye sundular.”
HÜRRİYET ESKİ BİR “KEZZAP”ÇI!
Emre Aköz, özetle demek istiyordu ki;
“Dün yaptılar, bugün de yaparlar!.. Zira; yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır!.”
Nasıl ki; “folklor grubu”nun gösterisini “PKK dansı” yaptılar, “pantolonlu hanım”ı da, “mini etekli” yaparlar!.. Üstelik “kezzap” da attırırlar!..
Geçmişte de attırdıkları gibi!…
Tarih 11 Ekim 2000…. Hürriyet’in 1. sayfasında, “Kezzap zoruyla eylem” başlıklı bir haber yer aldı.
Ayrıntısı da şöyleydi:
“Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okuyan 200 kadar kız öğrencinin, ‘yüzlerine kezzap atılacağı’ tehdidiyle türban eylemine zorlandıkları ortaya çıktı. Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yaşar Sütbeyaz; çevreden gelen, ‘Türbanı açanın yüzüne kezzap atarız’ tehditlerinin giderek yoğunlaştığını ve bu yüzden sessiz türban eylemi yapan öğrencilerin çaresiz kaldıklarını açıkladı. Türban yasağı uygulaması yüzünden kendisinin de tehditler aldığını belirten Sütbeyaz, eyleme katılan türbanlı öğrencilerden bazılarının çaresiz durumda kaldıklarını ve yardım istediklerini söyledi.”
Gördüğünüz gibi;
“Türban” ve “kezzap” kelimelerinin yan yana kullanıldığı ilk haber böyle!.. Ancak; hiç kimsenin yüzüne kezzap atılmadığını, herhangi bir olay yaşanmadığını hemen belirtelim!..
Ama, “yalan”a ve “yalanlanma”ya doymayan “Hürriyet, bu tür haberleri daha sonra da sürdürdü…
ÖZDEMİR İNCE İMZALI YALAN!
Tarih, 20 Aralık 2003… Bu defa, Hürriyet’in sürmanşetinde “mini etekli kızı diri diri yaktılar” başlıklı bir haber var.
Haberin özeti şöyle:
“Hürriyet yazarı Özdemir İnce, 5 milyon Müslüman’ın yaşadığı Fransa’da, türbanın yasaklanmasına varacak olayları inceledi. 30′a yakın kişiyle görüştü ve yazdı. Laiklik Kurulu’nun Türk üyesi Gaye Petek, ‘Kızlara karşı yoğun baskılar ortaya çıktı. Bir genç kız, kısa etek nedeniyle bir sitenin çöp odasında diri diri yakıldı’ dedi.”
Oysa, bu olayın; “din”le ve “mini etek”le hiçbir ilgisi yoktu.
O zaman da yazdığımız gibi, olay şuydu:
“4 Ekim 2002′de, Paris’in banliyölerinde Vitry Sur Seine adlı “serseri yatağı” bir bölgede, 17 yaşındaki Sahane Benziane adlı genç kız, bir sitenin “çöp odası”nda diri diri yakılır!..
Yakanlar, Kuzey Afrika göçmeni C.Darrar ve İtalyan asıllı T.Rocca adlı “iki getto serserisi”dir!..
Anlayacağınız;
Bu olayın, “din”le veya “mini etek”le hiçbir ilgisi yoktur!..
Ne var ki;
Türkiye’de yaptığı “başörtüsü düşmanlığı” ile yetinmeyip, Fransa’ya kadar giden Hürriyet yazarı Özdemir İnce, burada, düşmanlığına yeni kanıtlar arar!..
Bulur da!!!
Gider, Gaye Petek Şalom adlı kadını bulur!..
Gaye Petek Şalom da, azılı bir “örtü düşmanı”dır!..
Zaten bir Marksist ve Ateist olduğunu gizlemeyen Özdemir İnce, bu kadından aldığı bilgilerle, döşenir yazıyı!.. Hürriyet de, çeker sürmanşete:
“Mini etekli kızı, diri diri yaktılar!”
Kim?..
Adres net değil, ama “mesaj” çok açık:
“Müslümanlar!”
Öyle ya;
Beyefendi, “Fransa’daki türban yasağının perde arkası”nı araştırıyor!..
Kılavuzu da Gaye Petek Şalom!…
Gaye Petek Şalom adlı bu kadın, bir “Sabatayist”tir!.. Yahudi Jack Şalom’la evlenmiş ve onun soyadını almıştır!..
Şimdi, ayrıntılara girmiyorum.. Ama, şunu mutlaka söylemeliyim:
Hürriyet’in “mini etekli kızı diri diri yaktılar” başlıklı haberinden bir süre sonra Vakit muhabirleri Gaye Petek Şalom’a ulaştılar ve “doğru mu?” diye sordular!..
Gaye Hanım ne dese beğenirsiniz;
“Ben, o kızın Müslümanlar tarafından yakıldığını hiç söylemedim!
Sonuçta ne oldu, biliyor musunuz;
Hürriyet, daha sonra Muammer Elveren’i görevlendirdi ve “Özdemir İnce’nin ayıbı”nı temizlediler!..
Evet, “hamamın namusu”nu kurtardılar!..
İNTERNET SİTESİNDEKİ YALAN!
Peki, “namuslu” kalmaya devam edebildiler mi?.. Yani, “başörtüsü” konulu haberlerde ince eleyip, sık dokudular mı?
Nerdeee!
“Alışmadık popoda don durmadığı” ve “tavuk poposunun tövbe tutmadığı” gibi, Hürriyet’in “ilke”leri de “teneke” çıkmaya devam etti.
Konya’daki “tesettür faciası” başlıklı haberin “palavra” çıkmasından… Katar’a gitmeyen Prof. Dr. Eser Karakaş’ın “Katar Emiri’nin hediye ettiği saati aldığı” yalanına… Ve Milliyet’in “9 ay 8 gün önceki” bir haberi, “bugün” meydana gelmiş gibi ve “180 derece tersinden” sunmasına kadar, bir sürü “yalan”a imza attılar!..
Bugünkü “gazete”lerinde yer alacak mı bilmiyorum, ama Hürriyet’in de, Milliyet’in de dünkü “internet” sitelerinde şöyle bir haber vardı:
“Kısa etekli öğrencilere kezzap paniği!”
Lütfen dikkat!..
Yine “etek”, yine “kezzap!”
Neyse… Haberin ayrıntısı şöyleydi:
“Mersin’in Tarsus İlçesi’nde biri lise son, diğeri ilköğretim okulu 6. sınıf öğrencisi 2 kızın bacaklarına, eteklerinin kısa olduğu gerekçesiyle arkalarından gelen birkaç kişi tarafından şırınga ile sıvı bir madde püskürtüldü. Yanma hissi ile çığlık atan kız öğrencilerden biri kuaföre, diğeri okuluna sığındı.”
MİNİ ETEK YOK!.. LAF ATMA YOK!
Peki, doğru muydu bu haber?.. Haberde “3 muhabirin imzası” olduğuna göre; demek ki 3 koldan araştırılmıştı!..
Demek ki, “doğru”ydu!..
Hem, ne diyordu Emre Aköz;
“Bu habere inanacaksınız!.. İnanacaksınız, çünkü görüntüler bir cep telefonu kamerası ile saptanmış olacak!..(…) Nereden mi biliyorum?.. Çünkü kışkırtma ve kurgu haber böyle yapılır… Bilirler ki, insanlar, gördüklerine inanır!”
Ne yalan söyleyeyim, “kezzap paniği yaşayan kız öğrencilerin fotoğrafları”nı görünce, ben de inandım!.. Hele de, fotoğrafların üzerinde Doğan Haber Ajansı damgasını görünce!..
Demek oluyordu ki;
Adamlar “haberlerinin doğruluğu”na güveniyorlar ve üzerine “damga”larını basıyorlar!..
Uzatmayayım… Gerek “bizim muhabirler”in gerek ajans muhabirlerinin çabaları sonucu gerçeğe ulaşmamız pek de zor olmadı!..
“Olayın aslı” şuydu:
“Mersin’in Tarsus ilçesinde 2 kız öğrencinin mini etekli oldukları için kezzap atıldı haberleri üzerine açıklama yapan Atatürk İlköğretim Okulu öğrencisi B. S.Y.(11) yapılan haberlerin yalan olduğunu söyledi. Tarsus Emniyet Müdürlüğü olayla ilgili olarak geniş çaplı araştırma başlatırken, olayı gerçekleştirenlerin eşgalleri ve kimlikleri hakkında emniyetin elinde herhangi bir bilgi bulunmuyor. Bacağında yanıklar oluşan Atatürk İlköğretim Okulu öğrencisi B. S.Y. (11), yapılan haberlerin kesinlikle yalan olduğunu söyledi.
Cengiz Topel Lisesi karşısında yürürken yolda bir anda bacağında yanma hissettiğini belirten B.S.Y bunun üzerine hastaneye giderek tedavi olduğunu belirtti. Kesinlikle kendisine lâf atma ya da mini etek ile dolaşıyorsun diye bir kimsenin laf atmadığını anlatan B.S.Y, “Kesinlikle yapılan haberler yalan. Kendileri uydurmuşlar. Böyle bir şey olmadı. Benim eteğim de zaten uzundu. Nereden uydurmuşlar bu haberi bilmiyorum” dedi.
İsminin açıklanmasını istemeyen bir dershanede memur olarak çalışan E.İ (25) bu olayların yaşandığı saatlerde Atatürk Caddesinde üst geçitten aşağıya indikten sonra Devlet Hastanesi önüne geldiğinde sağ bacağında bir yanma hissettiğini belirterek, “Aldırış etmedim eve vardım. Eve vardığımda kot pantolonumun yırtıldığını gördüm. Bacağımda da küçük bir yanık oldu. Emniyete gitmedim. Bu olay ben hiç farkında olmadan oldu” dedi.
“BOMBA GİBİ HABERLER”E HAZIR OLUN!
Lütfen dikkat!.. Ortada “kısa etek” değil, “okul forması” var!..
“Laf atma” veya “tehdit” kesinlikle yok!
İşin daha enteresanı; 25 yaşındaki memure hanımın ayağında o an “etek” değil, “kot pantolon” var, iyi mi?!?..
Peki, bu “kısa etek” muhabbeti nereden çıktı?.. Eee, o kadarcık “provokasyon” ve o kadarcık “kışkırtma” da olsun artık!..
Ne de olsa; “türbana hayır” demelerine bir delil olmalı!.. “Mahalle baskısı”na bir delil olmalı!.. “411 el kaosa kalktı” başlığına bir delil olmalı!..
Dedim ya, bunlar olacak!..
“Daha başka olaylar” da olacak!.. “Birileri” tezgâhlayacak, “Aydın Doğan gazeteleri” yazacak!..
“Bomba”lara ve “gündeme bomba gibi düşen” haberlere hazır olun!..
Eee, “topyekün savaş” vermek kolay değil!..
“Saltanatı korumak” hiç kolay değil!..
—–
Gözünüzle bakın!
Bir adam; arkadaşına dönerek, büyük bir şaşkınlık ve heyecanla, “Baksana, tek gözlü bir kedi geliyor” demiş…
Arkadaşı cevap vermiş:
1) Gördüğün kedi değil, köpek.
2) Gelmiyor, gidiyor.
3) O gördüğün gözü değil, poposu!..
Ben de, meslektaşlarımı uyarayım dedim:
Bir: Mersin/Tarsus’taki olayın “türban”la hiçbir ilgisi yok!..
İki: Kezzap, kızların “bacak”larına değil, “boynundan aşağı” atılmış!..
Üç: Olay öncesi “laf atan” veya “tehdit” eden yok!..
Dört: Üzerine “kezzap” atılan bir hanımın ayağında “mini etek” yok, tam aksine “pantolon” var!..
Hani demek istiyorum ki, bir haberi yaparken; olan-bitene “gözünüzle” bakın!..

16 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok