CHP artı…
| CHP artı…
12.02.2008
|
|
![]() |
Ahmet Taşgetiren |
|
Eskiden sistemin derinliğindeki tek parti zihniyeti “CHP artı Ordu” denklemi ile yürütülürdü. Çok partili hayata geçildiğinden beri halk oyu, CHP dışındaki partileri iktidara getirmekteydi. Bu, bazı çevrelerde Cumhuriyet’e ve laikliğe yönelik tehdit gibi algılanmaktaydı. Bu kesimdeki tehdit algısı yoğunlaştığında ise askeri müdahaleler devreye girmekteydi. Askeri müdahaleler, halk iradesi ile gelen ve yıkılan siyasi iktidar yerine CHP’li kadroların istihdam edildiği bir siyasi iktidar oluşturmaktaydı. Orduya halk nezdinde büyük bedel ödeten bu şablon “CHP artı Ordu” şablonu idi. Bu paralellik uzadı geldi. 28 Şubat’ta bile bu paralellik etkendi. 27 Nisan e-muhtırasında da, CHP çizgisi ile muhtıranın çizgisi toplum nazarında bütünlük arz etti ve yadırgandı. Halk tepkisini, askeri muhtıralardan sonra gelen seçimlerde ortaya koydu ve o seçimlerde CHP hep kaybetti. 27 Nisan’dan sonra 22 Temmuz seçimleri geldi, o seçimde de halkın muhtıraya ve CHP’ye cevabı netti. Bir süredir TSK’da belirgin bir tavır farklılığı gözleniyor. Genelkurmay Başkanı, yoğun biçimde laiklik üzerinde odaklaşan tartışmalara girmekten kaçınıyor. Bence TSK’nın itibarı adına çok da iyi ediyor. Bu arada ilginç bir şey daha oldu: CHP lideri Baykal, Org. Büyükanıt’ın tavrı ile ilgili bir soruyu “Kimse gölge etmesin” tarzında cevaplandırdı. Şu anki görüntü o ki, TSK, başörtüsü tartışmasında yer almayacak. Peki ne olacak? Parlamento, 411 oyla, yani yüzde 80′lik bir çoğunlukla başörtüsü ile ilgili anayasa değişikliğini gerçekleştirdi. Ret oyları CHP ile sınırlı olarak 103′te kaldı. Bu parlamento iradesine karşı CHP’nin aradığı çıkış nasıl gerçekleşecek? CHP muhitlerinde umut “Yargı” ya bağlanmış durumda. Baykal bunu, “Umudumuz Anayasa Mahkemesi” diye açıkça ifade ediyor. Yani bu defa aranan “CHP artı Yargı” tarzında bir denklemin oluşması. Yargı üzerinde müthiş bir abanma var; adeta Yargı’da bir CHP zihniyeti oluşturulmak isteniyor. Baykal, daha önce Cumhurbaşkanlığı seçiminde 367 meselesinde Yargı ile böyle bir paralellik oluşturmuş ve netice almıştı. Baykal o zaman, “Anayasa Mahkemesi 367′nin gerekliliği yönünde karar vermezse çatışma çıkar” demişti. Baykal’ın bugünkü söylemi de “çatışma” eksenli. “CHP artı”ya bugün bir de “medya” eklenmiş bulunuyor. Medyadaki tema ise “kaos” üzerine. Belli ki, konu Anayasa Mahkemesi’ne gittiğinde “çatışma ve kaos” teması ile sonuç alınmak isteniyor. Ankara’daki mitinge YARSAV üyeleri de katıldı. YARSAV, yargı mensuplarının iştirak ettiği bir dernek. Yargı mensuplarının böyle bir mitingte yer almasının yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı adına risk oluşturduğu muhakkak. Bir süredir Yargı adına yapılan konuşmalarda, CHP söylemine paralel sesler yükseliyor. Toplumda CHP-Yargı paralelliği yönünde ciddi kaygılar oluştuğunu söylemek yanlış olmaz. Ortaya şöyle bir denklem çıkıyor: CHP eskiden halktan alamadığı iktidar onayını, ordu desteği ile elde etmeye çalışırdı, şimdi de bunu yargı marifetiyle sağlamaya çalışıyor. Eskiden bu ilişki Ordu’ya bedel ödetiyordu, şimdilerde Yargı böyle bir bedel ödeme riski ile karşı karşıya bulunuyor. Riskin en büyüğü de, Anayasa Mahkemesi’nin, Anayasa’yı zorlayarak “Anayasa değişikliğini esastan denetleme”ye yönelmesinde görülüyor. Bir kesim, Yüce Mahkeme’ye, “Eğitim özgürlüğü ile ilgili anayasa değişikliğini laiklikle irtibatlandır, sonra o irtibatı, esastan görüşme için gerekçe yap ve bu değişikliği iptal et” şeklinde baskı uyguluyor. Türkiye herhalde önümüzdeki günlerde, en çok Yasama ve Yargı’nın yetki alanları ya da millet iradesinin belirleyiciliği üzerindeki tartışmalara tanık olacak. “CHP artı Yargı” denklemleri de en somut tartışma başlığı haline gelecek. |
|
KİK medyasının intiharı
| KİK medyasının intiharı
12.02.2008
|
|
![]() |
Ömer Lütfi METE |
|
Kökten İslâm Karşıtı (KİK) medya kuruluşlarında çalışanların yüzde 99′unu ‘ruhsal rahatsız’ yapan bazı duygu ve dürtüler, gerçekte olduğundan çok kötü bir Türkiye yansıtır. Üstadından muhabirine; bu rahatsızlığın anası ‘Aşağılık duygusu’, babası da ‘Tarihi ve kültürü itibariyle Türk milletine aitliği ret dürtüsü’dür. Yüzde 99 rakamı, tabii ki ölçüm sonucu değil, tamamen öznel (= subjektif, indî) bir iddiadır. Ortalıkta aşağılık duygusundan arınmış veya hiç değilse bununla mücadele edebilen kişi görmekte zorlanırız. Var olanları da neredeyse sayabildiğimiz için ‘yüzde doksan dokuz’ deriz. Toplumun genelinde gördüğümüze inandığımız bu oranı KİK medyasına da şamil saymamak için sebep yok. Hatta toplum için ‘yüzde doksan dokuz’ diyorsak, KİK medyası için binde 999 demek daha adil olur. (Buradaki oran Aziz Nesin’inkinden daha acımasız ama o ‘aptal’ demişti, biz ‘ruhsal rahatsız’ diyoruz.) Bu oranlama ‘KİK medyası toplumun aynasıdır’ demek olmaz mı? Aynen öyle olurdu ama KİK medyasının artı dürtüsü var! O da yukarıdaki ikinci maddede belirtilen ‘Tarih ve kültürü itibariyle Türk milletine aitliği ret’ dürtüsünün yarattığı derin bozguncu kuvvettir. Sözde bağımsız bir çark tarafından belirlenen ’seyredilme oranları’ ile bu kuvvet, Türkiye’yi olduğundan çok daha berbat bir ülke gibi göstermektedir. Seyredilme oranları da bir çift laf istiyor: Hangi yayının ne kadar seyredildiğini ölçen çark, tek tabanca olarak çalışır ve istediğini vurur. Çünkü bu çark, bağımsız görünüm altında büyük marka ve büyük kanal efendilerinin güdümündedir. Seyredilen her şeyin bedelini ekrana bakan tüketici öder ama içeriği üretici belirler. Bu şartlar altında vatandaşa ‘Türkiye’nin geneli’ için dayatılan algı, güya en geniş seyredilme oranına sahip KİK medyasının yapay kâbusudur. Gerçek kırıntıları da içeren bu kâbusla öyle bir ülke manzarası sunulur ki, çirkinliğimiz yüz bin kat büyütülür, iyiliğimiz ise yüz bin katı küçültülür. KİK medyasına göre dünyanın en iğrenç futbol seyircisi Türkiye’dedir… Evet; futbol seyircimiz çok kötüdür ama kendisi kadar veya kendisine yakın çirkinlikte seyirci dünyanın başka yerlerinde de vardır! İsviçre’de bile Benfica takımı hazırlık maçı yüzünden neredeyse linç ediliyordu. Fakat ülkenin medyası o görüntüleri halkına ve dünyaya ‘İşte biz buyuz’ diye sunmamıştır. KİK medyasına bakarsanız, dünyanın en çok zabıta vakası yaşanan ülkesinin Türkiye olduğunu sanırsınız! Hayır; zabıta ve infaz çarkının idarî ve ahlâki zaaflarına, personel ve donanım eksikliğine rağmen Türkiye hâlâ -öncelikle ailesi sayesinde- dünyanın en sakin ülkelerinden biridir. Bugün de KİK medyasına bakarsanız, üniversitelerde baş örtme serbestliği, halkın büyük kesimince nefretle karşılanmaktadır. Bindirilmiş kıta görüntülerine rağmen büyük ve iğrenç bir yalan! Sabah akşam müşterisinin çoğuna küfreden KİK medyası kendi geleceğini yiyor. Şimdilik; ülkenin tarih, kültür ve aile değerlerine saygılı diğer kanal yöneticilerinin büyük bir kısmının zevk ve zekâca yetersizlikleri yüzünden KİK medyası ayakta ve atakta… |
|
Çocukları disipline etmede başarısız olan yöntemler
| Çocukları disipline etmede başarısız olan yöntemler
13.02.2008
|
|
![]() |
Şenol YİĞİT |
|
Disiplin kelimesi Latince kökenli bir kelime olup discipulus kelimesinden gelip ve kökü olan disco (öğrenme )anlamına gelmektedir. Evet disiplin kısaca tanımlandığında öğrenmek yapılan işi en uygun şekilde yerine getirmek anlamına gelmektedir. Anne ve babalar çocuklarını en güzel şekilde yetiştirmek ve disipline etmek için çocuklarına istenilen davranışları ve alışkanlıkları öğretmeye ve ahlaki gelişimlerini sağlamaya çalışırken çeşitli yöntemlere başvururlar. Vb disipline etmede başarısız olan yöntemlere ait olan bu ifadeler, çocukların kişilik gelişimlerini olumsuz yönde etkileyip, çocukta davranış bozukluklarının ortaya çıkmasına, ayrıca anne baba ve çocuk arasında iletişimin zayıflamasına neden olacaktır. |
|
Türban karşıtı Ergenekon’un üç darbe girişimi
| Türban karşıtı Ergenekon’un üç darbe girişimi
13.02.2008
|
|
![]() |
Mustafa KARALİOĞLU |
|
Aynı adamlar, aynı gruplar, aynı gazeteler 22 Temmuz seçiminden önce ölçüsüz bir şeriat korkusu pompalıyorlardı. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığına odaklı bir kampanyalar zinciriyle insanlar meydanlara taşınıyor ve dışarıdan bakıldığında ülkenin gerçekten iki kampa bölündüğü duygusunu fazlasıyla veren bir senaryo sahneleniyordu. Ülkeye şeriat gelmekteydi ve bunun önlenmesi için Gül’ün Çankaya’ya çıkmaması gerekiyordu. ‘Uzlaşın, çünkü meydanlar bunu istiyor’ cümlesi seçim öncesinin en yüksek sesle tekrarlanan sloganıydı. Uzlaşmaktan maksat malum; yani bir AK Parti’li Cumhurbaşkanı olmasın, ‘eskisinin devamı niteliğinde’ biri orada kalsın! 23 Temmuz sabahı görüldü ki meydanlar hiç de öyle istemiyormuş; eskisinden daha güçlü ve yakın tarihte eşi görülmemiş bir şekilde AK Parti’yi ve onun Türkiye tasarımını destekliyormuş. Şeriat tehlikesi de hissetmedikleri gibi tam tersine, Gül’ü de Çankaya’da görmek istiyorlarmış. Öyle de oldu. Tahminleri de, hesapları da tutmadı. Ders almaları gereken ve umulan insanlar tam tersine bu kez Malezya maskaralığı çıkardılar. Hemen seçimin ertesi haftasında… Yıllardır, ‘Türkiye İran olacak’ diyorlardı, bu kadarının artık gülünç olacağını düşünmüş olmalılar ki, ‘Türkiye Malezya olacak’ demeye başladılar. O saçma fikir de iki-üç hafta içinde kendisini yedi bitirdi, taraftarlarını kaybetti, ite kaka da olsa savunanı kalmadı. Yine meydanlar örnek gösterilecek oldu ama bu sefer de 21 Ekim referandumu meydanların hiç de kendileri gibi düşünmediğini gösterdi. Üç ay içinde ikinci yenilgi… Yine, ‘ders almaları gereken insanlar’ bu kez de başörtüsü üzerinden ‘kaos’ politikasını ürettiler. Gazetelerinde, ekranlarında sadece o cümleye odaklandılar: Türban üniversiteye girerse kaos çıkar! Ortak manşetler, ortak köşe yazıları, ortak TV yorumları… Kaos çıkacak! Daha ötesi yok; 2008 Türkiye’sinde parlamentoyu aşağılamak için, ‘411 el kaosa kalktı’ manşeti atılabildi… ‘Türban bugün üniversiteye girerse, yarın başka şeyler de olur’dan ibaret bir cümleyle ülkeyi ortadan ikiye bölmeyi denediler. Türbana sempati duyanlarla duymayanları kamplaştırma pahasına en tehlikeli oyunu sahnelemekten çekinmediler. Şeriat… Malezya… Kaos… Bunlar, demokrasiye karşı son 6 altı ayda art arda gerçekleştirilen üç darbe girişiminin kod adlarıdır. ‘Türban karşıtı Ergenekon’un tezgahladığı darbelerin isimleridir. Üçünde de aynı yollardan geçtiler. Önce korku salmak, sonra masa başında haber üretmek ve ardından da olabildiğince ayrıntı cımbızlamak. Ama hepsinde de muhakkak hukuk çarpıtılacak, hukukun yüzkarası adamlar ortalıkta anayasa ve laiklik nutukları atacak. Atacak ki, yapmakta oldukları şeyin iler tutar bir tarafı var gibi görünsün. Bu uğurda, dünyaca ünlü profesörlerin sözleri de çarpıtıldı, sıradan demeçlerin sağı solu da budandı. Yalan ve çarpıtma sıradanlaştı. Haberlerin nasıl yalana dönüştüğü, görüntülerin, resimlerin nasıl çarpıtıldığı çıplak gözle bile görünür oldu. Köşe yazılarındaki ‘biat’, manşetlerin, haberlerin tercihindeki emir-komuta ibretle izleniyor. Medyanın demokrasiye ve topluma karşı örgütlü mücadelesi arşivlere kaydediliyor. Onca çabaya rağmen sonuç dramatiktir. Ne Çankaya için öngördükleri tuttu, ne seçimdeki tahminleri gerçekleşti, ne de referandum sandığından umdukları çıktı. Ne korkuttukları şeriat geldi, ne Türkiye Malezya oldu, ne de onca yalana rağmen insanlar birbirlerine girdi. Hiçbir tahmini tutmayan, hiçbir analizi karşılık bulmayan, hatta hiçbir temennisi gerçekleşmeyen bu ‘Medya Ergenekonu’na hala ‘merkez’ mi diyorsunuz! Seslerinin çok çıkması yanıltmasın; siyasetleri can çekişiyor; gürültü ondandır. ‘Türban karşıtı Ergenekon’un giderek marjinalleşen, marjinalleştikçe öfkesi kabaran sesindeki çaresizlik yürek parçalıyor ama yapacak bir şey yok. Çünkü Türkiye, bütün bağnazlıklara rağmen değişiyor. |
|
Sizin faşizmden yakınmaya hakkınız var mı?
| Sizin faşizmden yakınmaya hakkınız var mı?
13.02.2008
|
|
![]() |
Ahmet KEKEÇ |
|
Bir tür ‘sınıf tepişmesi’ olarak başlayan kavga, muhalefetin ve sorumsuz basının da ittirmesiyle ‘yaşam tercihleri’ çatışmasına dönüştü ve ‘Fevkalade müteessirim’ diyerek karambolden parsa toplamaya çalışan muhterem Süleyman Demirel bile, haksızken, birden haklı duruma yükseliverdi… Hani, ‘Başörtülü okumak isteyen Suudi Arabistan’a gitsin’ demiş, Suudi Arabistan’ı layık gördüğü kahir ekseriyet tarafından Güniz Sokak’a mahkum edilmişti ya… Hepimiz fevkalade müteessiriz aslında. Böyle olmayabilirdi… Bu kavgadan (Türkiye’nin ‘Sünni faşizmi’ne gittiğini ileri sürenlerle, inanç özgürlüğünün engellendiğini düşünenlerin semboller üzerinden yürüttükleri kavgadan), işimize yarar bir sonuç çıkmaz. Enerji kaybından başka bir şey değil… Enerji ve zaman kaybı… Muhalefetin ve sorumsuz basının tahrik girişimleri, iktidar cephesinin eş sertlikteki yaklaşımı, maalesef, hiç konuşmaması gereken, susması Türkiye’nin hayrına olacak ‘muhterem’ familyasını haklı çıkardı ki, hiç kimse, hiçbirimiz, yeniden o anakronik zihin dünyasına hapsolmak istemiyoruz. Kaldı ki, Türkiye’nin bir yere gittiği yok. Yapılan, basit bir anayasa değişikliği… Herkesin, yani bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ‘kanun önünde eşit’ olduğunu bildiren, daha doğrusu cari ‘eşitlik’ durumunun altını çizen bir anayasa değişikliği… Ne yani, bazı vatandaşlar eşit, bazı vatandaşlar daha az eşit mi olsun? Eğitim hakkından mahrum bıraktığımız türbanlıları yol, su, elektrik, sağlık gibi kamu hizmetlerinden de mi yararlandırmayalım? Sadece vergilerini mi alalım? Muhalefet ve sorumsuz basın, hizmet alanların eşitliğini (bir kez daha) vurgulayan bu basit anayasa değişikliğini ‘çoğunluğun tahakkümü’ olarak değerlendiriyor ve ülkenin ‘parlamenter faşizme’ doğru kaydığını ileri sürüyor. Bunlar, anayasadaki ‘egemenlik hakkı’nı düzenleyen maddeden de haberdar değiller. Herkes de (hatta Sağır Sultan da) bilir ki, hiçbir parlamenter çoğunluk tek başına egemenlik yetkisini kullanamaz… ‘61 konvansiyonu’, dünyadaki uygulamalarına da bakarak, bu konuda gerekli güvenceleri anayasaya koymuştur: ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir; Türk milleti egemenliği (ancak) yetkili organlar eliyle kullanır.’ Parlamento, bu ‘yetkili organlar’dan biridir sadece… Bir tahakküm mekanizması değildir. Bunu bile bile, hálá Menderes ve ‘yağlı urgan’ anıştırması yapıyorlar. Bunu da ‘demokratik gereklilik’ olarak çerçeveliyorlar, hiç utanmadan. Hele, kendisini ‘amiral gemisinin kaptanı’ olarak pazarlayan zatın söyledikleri hiç yenilir yutulur cinsten değil: ‘Çoğunluğun zorbalığı…’ Doğrudur, azınlığın hayat hakkını ortadan kaldıracak her türlü yasal ve anayasal düzenleme bu tamlamayla anılabilir. İyi de ‘çoğunluğun zorbalığı’dan yakınanların (yakınma hakkına sahip olabilmeleri için) önce ‘azınlığın zorbalığı ve tahakkümü’ karşısında ne yaptıklarını, nasıl bir ‘karşı tavır’ geliştirdiklerini kanıtlamaları gerekmez mi? Bana, ‘azınlık zorbalığı’ndan yakınan bir tek Ertuğrul Özkök cümlesi gösterin. Fazla değil… Bir tek cümle… Gösteremezsiniz… Çünkü yok. Ama ben size, faşizmi ve azınlık tahakkümünü yücelten yüzlerce Ertuğrul Özkök cümlesi sıralayabilirim; hem de gün ve saat bildirerek… |
|
Piyasanın türbanı…
| Piyasanın türbanı…
13.02.2008
|
|
![]() |
Mehmet ALTAN |
|
Dün… Bizim star’da… ‘Para-Borsa’ başlıklı 9. sayfadaki ‘Dolar 1.23’ü test etti’ haberinin ilk cümlesi şöyle: Uluslararası piyasalardaki dalgalanmalar ve türban gerginliği nedeniyle dolar dün 1.23 YTL’nin üstünü gördü. Ne gerginliği? ‘Türban gerginliği’… Dolar çıkmış… Peki ya borsa? O tam tersi, yüzde 1.47 düşmüş… Faiz? Bono faizi de 16.92’yi görmüş… Bu arada, unutmadan söyleyelim Euro ve altında da hareket var… Euro 1.7840 YTL’ye, Cumhuriyet altını da 240 YTL’ye çıkmış… *** Dolar neden yükselmiş? Haberlere bakılırsa ‘üniversitelerde türbana serbesti sağlayan Anayasa değişikliğinin Meclis’te kabul edilmesinin yarattığı endişeler’, yabancıların borsa ve bonoda satış yapmasıyla sonuçlanmış… Sonra da dövize yönelmişler… Yabancılar dövize yönelince dolar da 1.23 YTL’ye çıkmış… Yani YTL dolar karşısında yüzde 2 değer kaybetmiş… Bunlar düne ait gelişmeler… Yılbaşından beri neler olmakta? Mesela borsada durum ne? Tabii yurtdışı piyasalarda devam eden olumsuz bir hava var… Nitekim Pazartesi günü Avrupa piyasaları bu nedenle yüzde 1’ler düzeyinde değer kaybetti. Ama Türkiye’deki dalgalanma bu piyasalara göre daha derin oldu. Neden? Uzmanlar, bunu türbanla ilgili gelişmelerin yarattığı kaygıyla açıklıyor… Söylediklerine bakılırsa, yılbaşından bu yana yüzde 26 değer kaybeden borsanın türban tartışmalarının hızlandığı 25 Ocak’tan bu yana ki değer kaybı yüzde 10’u buldu. *** Türkiye… Güney Afrika… Macaristan… Üçünün ortak özelliği ne? Büyük cari açıklar… Başka? Paralarının son zamanlarda değer kaybetmesi… ‘En büyük tedirginliğin cari açığı yüksek olan ülkelerde gerçekleştiğini’ söyleyen bir portföy yöneticisine göre: ‘Bu ülkeler Türkiye, Güney Afrika ve Macaristan. Zaten bu üç ülkenin para birimlerine baktığımızda yılbaşından bugüne ciddi kayıplar gözlüyoruz. Dışarıda yaşanan tedirginliğe içeride türban sıkıntısı eklendi. Türban yasasının meclisten geçmesi yabancı fon yöneticileri rahatsız etti. Bu gerginlik politik risk olarak algılandı.’ Bir neden de şu: İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) yüzde 26 ile yılbaşından bu yana en fazla değer kaybeden borsa oldu ya… Uzmanlar, cari açığı borçlanarak sağlayan tek gelişmekte olan ülke konumundaki Türkiye’de borçlanma kanalları tıkanınca büyümeye yönelik endişelerin arttığını kaydediyor… Hafta sonu Tokyo’da gerçekleştirilen G-7 ülkeleri toplantısı sonrası global ekonomiye ilişkin ortaya konan mortgage krizinin finans sektörüne etkisinin 400 milyar doları bulacağına dair açıklama da ayrıca tetikleyici oldu. Şimdiye kadar dimdik duran faiz ve döviz cephesi de bundan çözülmeye başlamış… Ne olmalıydı? Gene uzmanlara göre, yabancıların tedirginliğini giderecek şey, ‘ hükümetin seçimlerden sonra ekonomik reformlara öncelik’ vermesi olabilirdi… Cumhurbaşkanı Gül ise daha kapsamlı bir tespit yapıyor: Anayasa değişikliği konusunda yaşanan tartışmalar nedeniyle toplumsal bölünme olmamasını dilediğini belirten Cumhurbaşkanı, ‘AB’ye üye olmuş Türkiye’de endişe yaşanmazdı. Endişeleri olan kesimlerdeki endişeleri gidermek lazım görünüyor. Bunun için de AB yolunda adımlar atılmalı. AB’ye üye olmuş bir Türkiye’de böyle endişeler, sorunlar yaşanmazdı, yaşanmaz da… Endişeleri gidermek için de AB’ye üyelik yolunda ilerlemeliyiz’ demekte… |
|





