Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Yasak koyarken hiç ‘mutabakat’ aradınız mı?

Yasak koyarken hiç ‘mutabakat’ aradınız mı?

10.02.2008
Hasan KARAKAYA

Önceki akşam M.Ali Birand’ın “32. Gün”ü ile Ali Kırca’nın “Siyaset Meydanı” arasında gittim-geldim… Bazen ona zıpladım, bazen ötekine zıpladım… Çünkü her ikisinde de “başörtüsü” konuşuluyordu…

Öncelikle şunu söyleyeyim: Birand’da, “çok büyük bir performans düşüklüğü” var… “Artık bırakma zamanı gelmiş” dersem, herhalde bana kızmaz… Zira; ne “salon”a hakim olabiliyor, ne de “konu”lara… Bence, Birand, “kendini yenileyemediği” gibi, “sermayeden yemeye” başlamış!.. Bence, bu işi “tadında bıraksa” iyi olur…
Ali Kırca’ya gelince… Kırca, önceki akşam “program” değil, “şov” yaptı… Tamam, “Programın 15. Yılı” filân ama, biraz bıkkınlık verdi… Bu, böyle ne kadar devam eder?.. Ya kendini yenileyecek, ya kepenkleri indirecek… Çünkü, Kırca da “eskimeye” başlamış!..
TARTIŞMA 40 YILDIR SÜRÜYOR!
Bunları böylece belirttikten sonra, gelelim programlarda sarfedilen sözlere.
Öncelikli olarak denildi ki;
“Türkiye’nin birçok sorunu varken, bir yandan terör bir yandan ekonomik problemler belimizi bükerken, türbanı tartışmanın sırası mıydı?”
Bu sözleri sarfeden bir insanın ya çok “sığ” ya da iri bir “sığır” olması gerekir ki, başörtüsü tartışmalarını “yersiz” ve “gereksiz” buluyor!..
Oysa, “başörtüsü” tartışmaları bugün ortaya çıkmış değildir… Bu tartışmalar tam “40 yıldır” yapılmakta, bu “yara” tam 40 yıldır kanamaktadır!
Sırası mıydı?.. Evet, sırasıydı… Çok geç bile kalındı… Zira, ne “terör” biter bu ülkede, ne de “ekonomik sorun”lar!..
Onların hallolmasını beklemek demek, “çıkmaz ayın onbeşinde kırmızı kar yağmasını” beklemek demek!..
Bu öğrencilerin 40 yıl beklediği yetmedi mi?..
Bırakın hallolsun da, bir 40 yıl daha beklemekten kurtulsunlar!..
Ama o “sığ”lar ve “sığır”lar, “bekleme”nin ne demek olduğunu bilmezler!..
Öyle ya;
“Tok, açın halinden ne anlar!?!”
HANGİ UZLAŞMA, HANGİ MUTABAKAT?
Bir de şu boynuna “kravat” veya “papyon” takıp da, kendilerinin “adam” olduğunu zannettiren tipler var… Onlar da; hiç utanmadan, hiç sıkılmadan diyorlar ki;
“Türban sorununun; üniversitelerle uzlaşı sağlanmadan yeni düzenleme arayışlarıyla gündeme gelmesinin sebep olduğu huzursuzluk ortamından büyük üzüntü duymaktayız… Sorunun; toplumsal mutabakatla, uzlaşmayla ve Anayasa’nın değişmez temel ilkelerine, laikliğe bağlı kalınarak çözümlenebileceğine inanıyoruz.”
Söyleyin Allah aşkına;
Böylelerine “ebleh” ve “dangalak” denmez de ne denir?..
Ulan; başörtüsü yasağını koyarken “uzlaşma” ve “mutabakat” aradınız mı ki; yasağın kalkması için “uzlaşma” ve “mutabakat” arıyorsunuz?..
Hele söyleyin bana;
“Üniversitelerde başörtüsü ile okumak yasaktır” şeklindeki yönetmelik veya genelgeleri yayınlamadan önce, kime sordunuz?..
Meselâ, “başörtülü” öğrencilere; “Kızım, biz böyle bir yasak koyuyoruz. Sen ne diyorsun?” diye sordunuz mu?.. O kızların analarına, babalarına sordunuz mu?..
Yoo, hayır sormadınız!.
Hiç kimseye sormadınız!..
Tam aksine;
“Başörtümle okumak istiyorum” diyen öğrencinin ağzını kapattınız!.. Daha da olmadı; “ikna odaları”yla, “cop”larla, “tekme”lerle, “sopa”larla uyguladınız yasağı!..
Hiç kimsenin “isyanı”na, hiç kimsenin “gözyaşı”na ve hiç kimsenin “çığlık”larına bakmadan yasakladınız başörtüsünü!..
Ne “uzlaşma” aradınız, ne de “mutabakat!” “Despotça” uyguladınız yasağı!..
Şimdi kalkmış; “uzlaşma” diyorsunuz, “toplumsal mutabakat” diyorsunuz!..
Çorum dolaylarında, böyleleri için bir söz söylerler: “Alan da gaçan mı?”
Bir de, çocuklar arası kavgada bir söz söylenir… Çocuklar; kendilerini “keriz” yerine koyup, “uyanık” ayaklarına yatan böyleleri için, “pışşıkk” derler; “Pışşık… Senin anan güzel mi?!?”
Kaldı ki; “toplumsal mutabakat” da sağlandı, “uzlaşma” da… Toplumun “yüzde 80’i” başörtüsünün “serbest” bırakılmasını istiyorsa, daha hangi toplumsal mutabakattan, hangi uzlaşmadan söz ediliyor?..
Alın işte; “549 milletvekili”nden 404’ü “evet” demiş… Yani “5’te 4’lük” bir “mutabakat” ve “uzlaşma” sağlanmış…
Ne yapalım yani; yüzde 19’luk CHP ile yüzde 1’lik DSP “hayır” dedi diye, “uzlaşma sağlanmış” saymayacak mıyız?..
Kendinize güldürmeyin Allah aşkına!..
SEN KÖSTEBEKSEN BEN NE YAPAYIM?
Bir de, şöyle eleştiri getirenler var:
“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne türbanla ilgili 2002 yılında 333, 2003 yılında 18, 2004 yılında 12, 2005 yılında ise 3 kişi başvurmuştur. 2006 yılında hiç şikâyet başvurusu yapılmamıştır.
Ne değişti de artık cami önlerinde toplanıp bağırmıyorlar? Acaba malum odaklar sessiz kalmaları yönünde talimat mı verdi?”
Ben, bunları “kafasını kuma sokan devekuşları” gibi görüyorum… Hayır, “devekuşu” değil, bunlar “yerin altında gezinen köstebekler”e döndüler!..
O kadar “yerin altında”lar ki, yeryüzünde olan-bitenden habersizler!..
Ulan; tam 145 haftadır İzmit’te, tam 104 haftadır Ankara’da ve bir yılı aşkın zamandır Adapazarı’nda, Akçakoca’da, İzmir’de, Konya’da ve Van’da sürdürülen “Cumartesi eylemleri”ni sen görmüyorsan, bildiri okuyanları görmeyecek kadar “kör” ve çığlıkları duymayacak kadar “sağır” isen, ben ne yapayım?..
Şu hale bakın;
Adam, gözlerini sıkıca kapamış, “güneş yok, her taraf karanlık” diyor!..
Be adam; sen “köstebek” isen, sen “yarasa” isen, “güneş” ne yapsın?..
Çocuklar meydanlarda bağırıyor ve “başörtüsüne özgürlük” diye haykırıyor; bunu “Mısır’daki sağır sultanlar” bile duyuyor, ama sen duymuyorsan, ben ne yapayım?..
“Çığlık”ları bile duymuyorsan, git “kulak”larını yıkat!..
“Başörtümle okumak istiyorum” yazılı “pankart”ları görmüyorsan, git “göz”lerini muayene ettir!..
Ya da, “at gözlüklerini” çıkart!..
Ama, sakın ola;
“Niye bağırmıyorlar” deme!..
Ne yani;
Yıllardır bağırdılar da, sen duydun mu?
YÜZDE 1 İSE, NİYE KORKUYORSUNUZ?
Uzun lâfın kısası; ne söyleseler, hangi iddiayı ileri sürseler boş!.. “Tutundukları dal”lar da çürük, “savundukları görüş”ler de!..
İler-tutar yanları yok!..
Lime lime dökülüyorlar!..
Toparlayacak olursak;
“Başörtüsü yasak” derken, kendileri bir “uzlaşma” ve “mutabakat” aramadılar ki; şimdi uzlaşma ve mutabakat demeye hakları olsun!..
Başörtülü öğrenciler, tam 145 haftadır “Başörtüsü yasağı sürüyor… Duyuyor musun?” diye haykırdılar ama “sağır” kulaklar duymadı, “kör” gözler görmedi…
Dolayısıyla, şimdi kalkıp da “niye bağırmıyorlar?” demek, tek kelimeyle “insafsızlık” ve “vicdansızlık”tır!..
Bırakın artık “mağrur” pozlarını da, “mağdur” edilen onbinlerce genç kızın sesini duyun!..
“Bahane” aramaktan vazgeçin artık!..
Hem “Başörtüsü mağdurlarının yüzde 1 oranında olduğunu” söylüyorsunuz, hem de bu yüzde 1’den korkuyorsunuz!..
Yalan söylüyorsunuz!..
Ya, “yüzde 1” yalandır, ya da “korku”larınız!..
Yüzde 1’den hiç korkulur mu?..
Korkmayın!..
Zira, korkunun ecele faydası yoktur!..
Korkmayın!..
Sizin başörtülülere reva gördüğünüz zulmü, başörtülüler size yapmaz!.
Çünkü onlar “insan”dır!.. Çünkü onlar “merhametli”dir!.. Çünkü onlar “Müslüman”dır!..
Müslümanlar “zalim” olmazlar!..
——–
Taşlar bağlı, köpekler serbest!
Başkent İnanç Özgürlüğü Platformu’nun her Cumartesi günü Abdi İpekçi Parkı’nda gerçekleştirdiği “başörtüsüne özgürlük” eylemleri, ikinci yılını geride bırakıyor. Tam 104 haftadır inanca saygı ve başörtüsüne özgürlük için Cumartesi günleri Abdi İpekçi Parkı’nda eylem yapan Ankara İnanç Özgürlüğü Platformu’nun bugünkü eylemine geniş katılım bekleniyordu…
Ancak, ne oldu bilinmez; “başörtüsü”nden sonra, “başörtüsüne özgürlük istemek” de yasaklandı!..
Gerekçe çok ilginç: Aynı yerde ve aynı saatlerde “başörtüsü karşıtlarının mitingi” varmış!..
Doğrusu, “Ankara Valiliği’nin tavrı”nı hâlâ anlayabilmiş değilim… Eğer bir “provokasyon” endişesi varsa; “yasakçı güruh”un mitingini yasakla!..
Ya da, ikisini birden yasakla!..
Ama bugün, “başörtüsüne hayır” diyenler istediği gibi bağıracak, “başörtüsüne özgürlük” isteyenler susacak!..
O sözün, tam sırasıdır… Ne biçim “köy” bu?!? “Taş”ları bağlamışlar, “köpek”leri salmışlar!..
Valiliğin yaptığı tam da budur!

11 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Niçin örtünüyoruz?

Niçin örtünüyoruz?

09.02.2008
Hayrettin KARAMAN

Genelde örtünmeye, özelde başörtüsüne karşı çıkanların muhalif duruşları için ileri sürdükleri sebepler arasında, “İslam’ın erkekleri incitici değerlendirdiği, onları kadın karşısında zayıf, cinsel arzusuna yenilen, fırsat bulunca kadını taciz etmesi muhakkak olan ham insanlar” olarak nitelediği anlayışı (zannı, yorumu) da var.

Bir iki yazıda bu itirazı ele alıp değerlendirmek istiyorum.

Önce bazı alıntılar yapayım:

Hakkı Devrim (Radikal, 5. 2.2008): “Dinimizin kadın saçıyla alıp veremediği nedir, ben de hep merak ederim doğrusu. Erkeklerin gerekmezken cinsellikle ilgilenmesini önleme endişesini, hele İslam’ın da doğduğu sıcak iklimde anlayıp haklı bulmak zor olmasa gerektir. Müminler mazur görsün, ben, kadını güzelleştiren niteliğine rağmen, saçların erkeği nasıl olup da tahrik ettiğine akıl erdiremeyen gafillerden biriyim.”

İsmet Barkan (3 Şubat 2008, Radikal): “Kadınlara vücutlarının bazı bölümlerini örtmelerini emreden veya tavsiye eden ayet, kadın vücudunun erkek bakışından korunması, tahrik olacak erkeklerin kadınları taciz etmesinin önüne geçilmesi için gelmiş. Eğer dinin mesajı evrenselse, ben de o evren içinde kalan bir erkek olarak bu mesaji anlamakta güçlük çekiyorum; çünkü mesaj benim algıma göre kadınlardan çok erkekleri ilgilendiriyor”.

Prof. Dr. Aysel Ekşi (Radikal, 6.2.2008): “Üniversitede okuyan erkek öğrenciler ve öğretim üyeleri, başı açık kız arkadaş ve öğrencileri karşısında kendilerini tutmakta çok mu zorlanacaklar ki birileri kızların tesettüre girmesinde ısrar ediyor? Bu, Türk gençlerinin ve bütünüyle erkeklerimizin iradesiz ve saldırgan olduğunu savunmak demek değil mi?”

Son alıntıyı yaptığım yazar bir psikiyatri profesörü olduğu için gelecek yazıda ondan daha başka cümleler alıp tenkit edeceğim. Şimdilik bunlarla yetinip dindar olmadığı halde farklı düşünen bir başka bayan yazarın şu cümlelerine dikkat çekeceğim.

Tuğçe Baran (24 Ocak 2008 Vatan): “Meksika’nın başkenti Mexiko City’de meydana gelen taciz olayları ve şikayetler sonucu belediye çareyi “kadınlara özel” otobüsleri devreye sokmakta bulmuş. Ayrıca metro sisteminde yoğun saatlerde trenlerin ilk üç vagonuna sadece kadınlar binebiliyormuş. Zira polis istatistiklerine göre şehirlerde yaşanan tecavüz, cinsel taciz ve kötü muamele vakalarının yüzde 14′ü toplu taşıma araçlarında gerçekleşmiş. (Radikal, 22 Ocak 2008) Mesele sadece ve sadece Müslümanlıkla bağlantılı değil gördüğünüz gibi. Mesele erkeklerin kıroluğu, görmemişliği, edepsizliği, bir arada yaşamayı bilmemesi ve bunlardan kadının kendini korumaya çalışması.

Bu servis bizde mesela İstanbul’da yapılsa nasıl bir kıyamet kopardı düşünmek bile istemiyorum. Gericilik, dincilik, ortaçağ zihniyeti, şeriatçılık, anti laiklik… Kadın ve erkeğin ayrı ayrı yaşamasına taraf değilim. Asla ve kata böyle bir düşüncem yok, olamaz da. Karma bir toplumsal hayatımız olduğu için mutluyum. Fakat açık söylemek gerekirse zaman zaman “onlardan” ayrılmayı hakikaten çok istiyorum.”

Tuğçe Hanım’ın yazısı da bundan ibret değil.

Hem alıntılara hem de benim tahlil ve tenkidime gelecek yazıda devam edelim.

11 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Sarı votka çocukları

Sarı votka çocukları

11.02.2008
Engin Ardıç

Sallayın yavrum, sallayın… “Pera” muhabbetinin modası geçeli çok oluyor ama siz gene de sallayın.

Hele bir de “Atatürk’ün lokantası” kıtırını atınca, bu şehir efsanesi, “Agatha Christie’nin Pera Palas’ta kaldığı bilmemkaç numaralı odanın esrarı” palavrasına dönsün, ekmeğini Eski Beyoğlu’ndan çıkaran kalem esnafı konusuz kalmasın.

Atatürk oranın müdavimiymiş! Bak sen! Acaba Kleopatra da oradan denize girmiş miydi?

Regence’tan sözediyorum tabii. Ya da isterseniz, Hıncal Uluç’un seveceği yazımıyla, Rejans diyelim.

Eskiden çok havalıymış, öyle derler, balkonunda balalayka orkestrası bile çalarmış.

Ben yetiştiğimde döküntü bir yerdi.

Köhnemişti. Bakımsızdı.

Beyaz Rus bayanların kimileri ölmüş, geri kalanlar da çok yaşlanmışlardı, güçleri yetmiyordu.

Mutfağını bilemem, tuvaleti pis ve ilkeldi.

Yemekler iyiydi ama… “Borşç” çorbasıyla, Rus böreği “piroşki”yle, Stroganoff usulü sığır etiyle, Kiev usulü tavukla orada tanıştık. Hayatımda ilk ördeği orada yedim. Fakat, tuhaf şey, “blini” yoktu. Havyarı bilemem, olsa bile bizim öğrenci kesemize sığmayacaktı.

Kelek Tekel votkasının içine tıkılmış acı portakal kabuğunun tadı da o zamanlar bize pek “ecnebi” gelmişti, İstanbul bugünkü gibi bir yabancı içki cenneti değildi. Gırtlağımız yanıyordu, Petersburg’a gitmiş gibi seviniyorduk.

Lokanta niyetine de, elbette Abdullah Efendi ile Degustasyon, bir de Fischer, bir de Wang ailesinin tek tabanca Çin Lokantası, on masa… (Unutulmaz ve eşsiz garsonu, çok çok sevgili Yakar Çakar’ı yıllardır göremedim, yaşlanmıştır…)

Biz oralarda büyüdük, cebimizdeki üç kuruşu biriktirip “alafranga” yemek yemeyi oralarda öğrendik.

Sonra, kırklı ve ellili yılların “kalburüstü” lokantası Rejans giderek bir “götlek entel kantinine” dönüşünce ayağımızı kestik.

Çünkü Beyoğlu da bitmişti, bizim bildiğimiz şekliyle İstanbul da.

Rejans kapanmak üzereymiş… Gidip de son bir kez görmeye yüreğim dayanmaz.

“Beyoğlu’na çıkmayalı” on yedi sene oldu! Tramvaya yeniden binmeye gitmiştim, bir daha uğramadım.

Tramvayın aslında ne kadar küçük olduğunu görünce de pek şaşmıştım, ellili yıllarda bana tren gibi gelirdi… Tuhaf şey, artık kadınların sivri topukları da döşemenin mazgalına takılıp kırılmıyorlardı, çünkü sivri topuklu, geniş etekli, kalın kemerli, dudakları kan kırmızısı kadınlar da Adnan Menderes’le birlikte ölmüşlerdi.

Eh, artık tramvay da yokuş çıkarken zorlanıp “dıgınaa dıgınaa dıgınaa” diye ötmüyordu, çünkü çıkacak yokuş yoktu.

Gitmiyorum, görmek istemiyorum. Her metrekaresinde ayrı bir hatıram var, bugünkü durumunu görürsem üzüntüden tık der kalırım, oralarda ölürüm diye korkuyorum.

Bana Saray Sineması’nı geri getirebilir misiniz, perdenin iki yanındaki Movado saatlerini? Bana Atlas Sineması’nı geri getirebilir misiniz, ama içeride Kwai Köprüsü oynayacak! Bana Rum kırtasiyecinin kurşunkalem kokusunu, Hachette Kitabevi’nin Livre de Poche kokusunu, Elhamra Pasajı’nın tiyatro bileti kokusunu, Çiçek Pasajı’nın sarhoş kokusunu geri getirebilir misiniz? Bana cumartesi günleri Tünel’den Taksim’e yürüyen Rum, Ermeni, Yahudi kızlarını geri getirebilir misiniz? Bana Castex-Surer Fransızca kitabımı, Malet-Isaac tarih kitabımı, Lagarde-Michard fizik kitabımı geri getirebilir misiniz?

Bana, kış akşamları Cadde-i Kebir’in ışıkları birer birer pıtır pıtır yanarken okulun parmaklıklarından dışarı bakmanın tarifsiz hüzününü geri getirebilir misiniz, ama pazartesi sabahı girip cumartesi öğle üstü çıkacağımı bileceğim o hapisaneden ve gırtlağıma yumruk gibi bir şey takılacak…

Bana, babamın ıslak palto, sigara külü ve Necipbey Briyantini kokusunu geri getirebilir misiniz?

Eh, o zaman Rejans’ı da geri getiremezsiniz, oynamıyorum!

Çünkü hiçbir zaman sarı votkayla kafayı bulup Noel gecesi Saint-Antoine Kilisesi’nde kalabalık edenlerden olmadım. Entel başka şeydir, entellektüel başka şey.

11 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Ne türban, ne baş örtüsü.. Sıkmabaş!..

Ne türban, ne baş örtüsü.. Sıkmabaş!..

10.02.2008
Hıncal ULUÇ

Neden Sıkmabaş diyorum?..
Bazı okurlar, “Türban” ya da “Baş örtüsü” sözcüklerini kullanmayıp ısrarla “Sıkmabaş” dememi bir aşağılama olarak kabul ediyor ve “Bu tutum size yakışmıyor” diyorlar..
Hayır.. Aşağılama falan değil.. Adı bu ondan..
Bu baş bağlama şekli, Türban değil..
Açın dinci gazeteleri.. Yıllardır kopan kıyamet son günlerde iyice yoğunlaştı. Manşetlerden inmiyor. Ama bu gazetelerin hiç biri Türban sözcüğünü kullanmıyor. Ülke “Türban” diye sallanırken dinci gazetelerin bu sözcükten ısrarla kaçınmaları dikkatleri çekmiyor mu?.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Türban” diyor mu hiç.. Tersine.. Yandaşlarına emri var. “Türban demeyin” diyor..
Erdoğan ve dinciler “Türban” lafını niye kesinlikle kullanmıyorlar, hiç düşündünüz mü?.. Düşüne durun. Ben anlatayım..
Türban diye bir baş örtme şekli var.. Ama bizimkiyle uzaktan yakından alakası yok. Bir Hint (Sikhler) gurubunun erkeklerinin baş örtüsü Türban.. Fransız modacıları geçen yüz yılda bundan ilhamla, bir kadın başlığı yarattılar. Adına Türban dediler. Mevhibe Hanım Türban kullanırdı zaman zaman. Yani Türban Çankaya’ya İsmet Paşa zamanında çıkmıştır. Abdullah Gül zamanında değil..
Türban’da eşarp, tülbent, her neyse, başa dolanır ve boyna asla inmeden, orda biter. Bizzat başbakan, Meydan Larousse’dan okumadı mı, güya ders verirken..
“Kenarsız” diye.. Kenarsız.. Ne demek o?.. Kep gibi başa oturur, kenarı yoktur, aşağı inmez.. Türban, bir tür şapkadır yani.. Tepeyi örter, yandaki saçlar açıkta kalır, görünür.
Bu baş bağlama şekli, “Baş örtüsü” de değildir.. Baş örtüsü, genel bir isimdir.. Yedi yüz çeşidi vardır, Türban dahil..
Baş örtüsü başı örten şeyin genel adıdır. Bir “Özel” biçimi ifade etmez.
Baş örtüsünün saçın tüm tellerini örtmesi diye bir şey yoktur. Zaten İslam’da da saçın tüm tellerinin örtülmesi emri yoktur. Kuran’da hiç yoktur. İstenen, kadının erkekleri tahrikten kaçınması, bunun için de makul şekilde örtünmesidir.
İslam alimleri, hatta namazda da kadın saçının görünmesine itiraz etmediklerini ifade etmişlerdir.
Oysa bugün moda olan, tartışılan baş örtüsü şekli, üst üste iki eşarp kullanarak saçın bütün tellerini gizler. Alttaki eşarp öyle sımsıkıdır ki, saçın hiçbir teli, hiçbir şekilde dışarı sarkamaz. Üzerine örtülen, renkli, pahalı, marka eşarp ise aslında süstür. Hatta süsün ötesinde bir sosyal seviye gösterisidir. Aslında bu pahalı, göz alıcı marka eşarplar, Hermesler, Vakkolar örtünme kuralının ruhuna, o sığındıkları inanca tam da aykırıdır, o ayrı..
Ne var ki, başı böyle bağladın mı, hizmetçiler, gece konducular, köylülerden ayrılır, kentli olursun. Hizmetçi değil hanım olur, sınıfını gösterirsin.
Ortaköy’e gelin. Önünüzden her gün sayıları artarak geçen Sıkmabaşlılara bakın. Bu sımsıkı başın altındakilerin, nasıl günün modasına uygun, hatta nasıl seksi, yani dinin temel isteğine ters giyindiklerine bakın.. Erkek arkadaşları ile nasıl sarmaş dolaş dolandıklarına bakın..
Yani işin aslı, iddia edildiği gibi din ve inanç değil.. Kuran emri hiç değil..
Peki ne?..
Bu saç şekli kentlerde belli bir tarikatın simgesi olarak belirdi ilk. Altında uzun pardösüler olarak.. Pardesü renkleri tarikatın hangi koluna ait olduklarını gösteriyordu. Kılık tam bir dini üniformaydı. Sonra Necmettin Erbakan’ın liderlik ettiği partiler bu kılığa sahiplendiler.. Tek renk, tek tip pardesüler yerleşmedi, ama bu tek tip baş bağlama şekli, o partinin simgesi olarak yayıldıkça yayıldı. AKP ile de doruğa ulaştı.
Recep Tayyip Erdoğan’ın “Siyasal simge ise siyasal simge ne olacak” diye meydan okuması, aslında meydanı boş bulunca gerçeği itiraf etmesidir.
Baş örtüsü bu ülkede siyasal simge olmaz. Baş örtüsü dini simge de olmaz. Baş örtüsü simge olmaz. Olamaz.
Baş örtüsü, Müslümanı, Sünnisi, Alevisi, Hıristiyanı, Yahudisi, Yezidisi, Türkü, Türkmeni, Kürdü, Rumu, Ermeni, Süryani, Laz, Çerkez, Yahudisi ile Anadolu kadınının yüzlerce yıllık görüntüsüdür. Bu yüzden bu ülkede baş örtüsüne itiraz eden de yoktur.
Ne CHP.. Ne asker.. Ne ben.. Tek kişi gösteremezsiniz.
İtiraz, bu siyasal simge olan, bu gamalı haç benzeri dini siyasetin içine sokan bağlama şeklinedir. Bu şeklin de adını doğru koymak gerekir ki, kimse kimsenin kafasını karıştırmasın.
Dinci kesimin ısrarla “Baş örtüsü” demesinin sebebi açık.. Karşı olanlara “Hah işte gördünüz mü, bunlar baş örtüsüne karşı” demek için.. Diyorlar da..
O zaman.. Karıştırmayalım..
Türban değil.. Baş örtüsü hiç değil..
Türban deyince akla tek şekil gelir.. Hint usulü.. Baş örtüsü deyince, bin türlüsü..
Bu özel, bu üniformasal, bu simgesel baş örtme şeklinin adı Sıkmabaş’tır..
Bu siyasal simge olarak kullanılan, laik anayasayı delmek için alet edilen özel bağlama şeklini kafa karıştırmadan ifade etmenin tek yolu, doğru sözcüğü kullanmaktır.
Bugün Sıkmabaş!..
Daha uygun bir ad bulunana ve yerleşene kadar ben Sıkmabaş demeye devam edeceğim..
Aşağılamak için değil.. Kavram kargaşası yaratmamak, ne dediğimi kimseyi yanıltmadan anlatmak, kafa karıştırmak isteyenlerin tezgahına düşmemek için.
“Ben baş örtüsüne karşı değilim. Hiçbir zaman da olmadım” lafımı yürekten etmek için.. Örtüye değil, siyasal simgeye karşı olmak.. Meselenin ruhu bu..
Onun için terimleri bilinçli olarak karıştıranlardan ayrılıyor, oyunlarına gelmiyor ve karşı olduğum şeyin “Sıkmabaş” olduğunun altını çiziyorum, baş örtüsü değil..
Tamam mı?..
Sıkmabaşlı kardeşlerim bu deyişimden alınıyorlarsa, beni değil, kendilerini yargılasınlar, “Niye alınıyoruz” diye..

11 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | 2 Yorumlar

Hıyar dalışı!

Hıyar dalışı!

11.02.2008
Bekir Hazar

Perşembe Akşamı CNNTürk’te Beyaz ve Güven Kıraç’ın birlikte sunduğu “Nasıl Yani” programına konuk oldum. Yayın öncesi baktım Beyaz sahneye çıkmış seyirciye bağırıyordu. “Arkadaşlar içinizde fotoğraf çektirmek isteyen varsa, yayından sonra” diye… Kendisiyle nasıl, hangi şartlarda fotoğraf çekilebileceğini anlatıyordu. İlk kez böylesi bir olaya tanık oldum…

Reklam arasında Milliyet Gazetesi Magazin Müdürü Ali Eyüboğlu’na döndü “Sevgili Ali çok teşekkür ediyorum, bugünkü gazetede programımın tanıtımını yapmışsınız, ellerinize sağlık. Sağolun… Eeee ne de olsa aynı grubun yayın organlarıyız… Birbirimize destek olacağız haliyle… Yalnız tabii bir terslik var gibi geldi bana” dedi…

Ardından ekledi;

“Programımı NTV’de diye yazmışsınız. Abiciğim burası CNNTürk… Ben burada yayın yapıyorum”…

Beyaz yüzde yüz haklıydı… Orası CNNTürk’tü… Ben şahidim…

* * *
Madem laf Beyaz’dan açıldı devam edelim… Ünlü popçularımızdan Atilla Taş şu aralar bir kitap yazıyormuş… Kendisi anlattı. Sanat dünyasının ünlüleri ile yaşadığı ilginçlikleri kaleme alıyormuş…

Kitabında bir hatıra da Beyaz’dan varmış. Yıllar önce Beyaz Şov’a katılmış… Reklam arasında bir ara Beyaz’ın oturduğu masanın altındaki cam kavanoza takılmış gözü.. İçinde hıyarlar varmış, kavanozun üzerinde de Atilla Taş yazıyormuş…

“Abi onu seyirciye gösterip, beni hıyar yerine koyacaktı. Hemen kulağına eğildim, bu kavanoz oradan çıkarsa dalarım dedim. Sağolsun çıkarmadı” diyor Atilla…

Meğer bizim Atilla Taş’ın dalma girişimlerinin başlangıç tarihi taa o günlere dayanıyormuş…

o Malumunuz en son Buzda Dans yarışmasında Magic Necmi’ye dalmıştı…

o

* * *
o Geçtiğimiz günlerde Nihat Doğan’ın feci bir kaza geçirdiği yazıldı gazetelerde.. Hemen aradım Nihat’ı… Kapalıydı telefonu. Normaldi… Adam yoğun bakımda, komada falan olmalıydı… Telefonla ne işi olurdu…

o Meneceri Levent’i çevirdim panik halinde… “Abi Nihat evde uyuyor” dedi… “Ohh komadan kurtulmuş şükür, taburcu olmuş” karşılığını verdim… Levent şaşırdı. “Ne koması abi, adam turp gibi”…

İki dakika sonra uyandırılmış Nihat ile konuştum…

Arkadaşları kaza yapmış. Hem de ağır kaza… Duyar duymaz kaza mahalline koşmuş. O anda oradan bir gazeteci geçiyormuş. Onu da görünce “Nihat feci kaza yaptı” diye taşınmış gazeteye haber…

Nihat “Telefonu kapattım mecburen. Sabahtan beri susmak bilmiyor. Binlerce geçmiş olsun dileğini kabul ettim bugün” diyordu…

* * *
Sonra bir oyuncu arkadaş aradı beni. “Abi Yenişehir otelde görmüşler seni” dedi… “Yanında da korumalar varmış diye de ekledi…

“Ne Yenişehir’i, ne oteli..? Nereden çıktı bu” dedim… Taksim’deymiş… Hayatımda hiç gitmedim. Üstelik yaşamım boyunca bir korumam bile olmadı.

Geçenlerde de iki telefon geldi bizim sekretere… Beni arıyorlarmış… Biri İskenderun’dan, diğeri de Mamak’tan asker arkadaşı olduğumuzu söylemiş…

Ben hayatımda hiç İskenderun’a gitmedim, orada askerlik yapmadım…

Üstelik Mamak’ta da yapmadım…

İyi mi?

11 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Çelik ışıltısı

Çelik ışıltısı

11.02.2008
Rasim Özdenören

O nasıl bir maviydi? İnsanın en sevdiği birinin beklenmedik bir anda devinimsizliğe gömülmesine razı olabilmesi katlanılabilir bir durum mudur?

Hastane koridorlarında başlayan bir koşuşturmacayla nasıl baş edilebilir?

Hayır, bu, yaşın getirdiği bir duygusallık değil: ben daha küçücük yaşlarımda bile, ayrıldığım insanlara özlem duyardım. Onlara çabucak alışırdım. Bir kez alışınca da onlardan kopmak istemezdim. İnsanlardan ayrıldıkça, onları unutmamak için dış kapının pervazına, evin orasındaki burasındaki direklerine birer çentik atardım. Sonradan aynı yöntemi başka amaçlar uğruna da kullandığım için hangi çentiği niçin attığımı unuttuğum olurdu. Bildiğim tek şey, o çentiğin, oraya bir şeyi unutmamak için attığımdı.

İnsan, sevdiği birinden nasıl ayrılabilirdi! Ama hayatın kaçınılmazları arasında bu tür ayrılıkların varbulunduğunu deneyimleyerek öğrenmiş bulunuyordum. Ortaokul son sınıftayken, o okulun İngilizce öğretmeni yoktu. Biz, iki arkadaş, o okula ve o sınıfa dışardan gelmiş iki memur çocuğu idik. İngilizce öğretmeni olmadığı için yabancı dil dersinden muaf tutulmuştuk. Böylece Fransızca derslerinin olduğu saatlerde biz, ikimiz, sınıftan çıkartılırdık. Bahçede veya koridorda gezinerek sohbet ederdik. Birbirimize alışmıştık. Sanırım, bir süre sonra o da benim gibi, her dersin Fransızca olmasını istemeye başlamıştı. Nelerden konuşurduk, şimdi anımsamıyorum. Anımsadığım tek şey, birbirimizi dinlemenin bize haz verdiği idi. Bir de, onunla tarih çalışırken, bana daima hiç görmediğim Tuna’yı, Tuna’nın mavisini anımsatmasıydı. Yıl çabuk geçti. O kentte lise olmadığından, üstelik babalarımızın tayini başka yerlere çıktığından veya emekliye ayrıldıklarından, biz de eninde sonunda ayrılmak mecburiyetiyle karşılaşacaktık. Ve öyle oldu. Fakat esef ki, vah esef ki, ben o kentte, bu ayrılığa atılacak çentik için bir ağaç, bir pencere pervazı bulamayacaktım. Çünkü hangi ağacı, hangi direği, hangi duvar yüzeyini çentik atmak için gözüme kestirsem, biliyordum ki, o direği, o işaretli ağacı arkamda bırakacaktım. O zaman aklıma, daha önce düşünemediğim bir hinlik geldi: bu çentiği belleğime kazıyacaktım! Yıllar sonra, aşkın belki de böyle bir şey olduğunu, birine bir çentik atma işlemi olduğunu düşünmemde bu deneyimimin payı olabileceği şaşılası değil…

Böylece çocukluk arkadaşlıklarımı, sevgilerimi, sevdalarımı belleğimin çentiklerinde gezinerek bulabiliyorum. Yalnızca ayrılık ânlarının betimlemesi mi gizli belleğimin çentiklerinde ve oyuklarında duran?.. Hayır aşklarımıza ilişkin ânları ve dünyamızın bütün köşe bucağında onları aramaya, anmaya, bulmaya, bulma çabası göstermeye sıvanmış çaba da gizli değil midir dersin o izbe köşelerde?

Bu yüzden gözümün önünden bir şimşek parıltısıyla geçen o mavi ışıltıyı unutamıyorum. O ışıltı, benim ilk gençliğimde geçirdiğim trafik kazasının imgesi olduğu gibi, ilk mutluluğumun ve ilk hüsranımın da imgesi olarak, belleğimden durmadan geçiyor. Periyotlarını bazen sıklaştırarak, bazen ara vererek…

11 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok