Yasak koyarken hiç ‘mutabakat’ aradınız mı?
| Yasak koyarken hiç ‘mutabakat’ aradınız mı?
10.02.2008
|
|
![]() |
Hasan KARAKAYA |
|
Önceki akşam M.Ali Birand’ın “32. Gün”ü ile Ali Kırca’nın “Siyaset Meydanı” arasında gittim-geldim… Bazen ona zıpladım, bazen ötekine zıpladım… Çünkü her ikisinde de “başörtüsü” konuşuluyordu… Öncelikle şunu söyleyeyim: Birand’da, “çok büyük bir performans düşüklüğü” var… “Artık bırakma zamanı gelmiş” dersem, herhalde bana kızmaz… Zira; ne “salon”a hakim olabiliyor, ne de “konu”lara… Bence, Birand, “kendini yenileyemediği” gibi, “sermayeden yemeye” başlamış!.. Bence, bu işi “tadında bıraksa” iyi olur… |
|
Niçin örtünüyoruz?
| Niçin örtünüyoruz?
09.02.2008
|
|
![]() |
Hayrettin KARAMAN |
|
Genelde örtünmeye, özelde başörtüsüne karşı çıkanların muhalif duruşları için ileri sürdükleri sebepler arasında, “İslam’ın erkekleri incitici değerlendirdiği, onları kadın karşısında zayıf, cinsel arzusuna yenilen, fırsat bulunca kadını taciz etmesi muhakkak olan ham insanlar” olarak nitelediği anlayışı (zannı, yorumu) da var. Bir iki yazıda bu itirazı ele alıp değerlendirmek istiyorum. Önce bazı alıntılar yapayım: Hakkı Devrim (Radikal, 5. 2.2008): “Dinimizin kadın saçıyla alıp veremediği nedir, ben de hep merak ederim doğrusu. Erkeklerin gerekmezken cinsellikle ilgilenmesini önleme endişesini, hele İslam’ın da doğduğu sıcak iklimde anlayıp haklı bulmak zor olmasa gerektir. Müminler mazur görsün, ben, kadını güzelleştiren niteliğine rağmen, saçların erkeği nasıl olup da tahrik ettiğine akıl erdiremeyen gafillerden biriyim.” İsmet Barkan (3 Şubat 2008, Radikal): “Kadınlara vücutlarının bazı bölümlerini örtmelerini emreden veya tavsiye eden ayet, kadın vücudunun erkek bakışından korunması, tahrik olacak erkeklerin kadınları taciz etmesinin önüne geçilmesi için gelmiş. Eğer dinin mesajı evrenselse, ben de o evren içinde kalan bir erkek olarak bu mesaji anlamakta güçlük çekiyorum; çünkü mesaj benim algıma göre kadınlardan çok erkekleri ilgilendiriyor”. Prof. Dr. Aysel Ekşi (Radikal, 6.2.2008): “Üniversitede okuyan erkek öğrenciler ve öğretim üyeleri, başı açık kız arkadaş ve öğrencileri karşısında kendilerini tutmakta çok mu zorlanacaklar ki birileri kızların tesettüre girmesinde ısrar ediyor? Bu, Türk gençlerinin ve bütünüyle erkeklerimizin iradesiz ve saldırgan olduğunu savunmak demek değil mi?” Son alıntıyı yaptığım yazar bir psikiyatri profesörü olduğu için gelecek yazıda ondan daha başka cümleler alıp tenkit edeceğim. Şimdilik bunlarla yetinip dindar olmadığı halde farklı düşünen bir başka bayan yazarın şu cümlelerine dikkat çekeceğim. Tuğçe Baran (24 Ocak 2008 Vatan): “Meksika’nın başkenti Mexiko City’de meydana gelen taciz olayları ve şikayetler sonucu belediye çareyi “kadınlara özel” otobüsleri devreye sokmakta bulmuş. Ayrıca metro sisteminde yoğun saatlerde trenlerin ilk üç vagonuna sadece kadınlar binebiliyormuş. Zira polis istatistiklerine göre şehirlerde yaşanan tecavüz, cinsel taciz ve kötü muamele vakalarının yüzde 14′ü toplu taşıma araçlarında gerçekleşmiş. (Radikal, 22 Ocak 2008) Mesele sadece ve sadece Müslümanlıkla bağlantılı değil gördüğünüz gibi. Mesele erkeklerin kıroluğu, görmemişliği, edepsizliği, bir arada yaşamayı bilmemesi ve bunlardan kadının kendini korumaya çalışması. Bu servis bizde mesela İstanbul’da yapılsa nasıl bir kıyamet kopardı düşünmek bile istemiyorum. Gericilik, dincilik, ortaçağ zihniyeti, şeriatçılık, anti laiklik… Kadın ve erkeğin ayrı ayrı yaşamasına taraf değilim. Asla ve kata böyle bir düşüncem yok, olamaz da. Karma bir toplumsal hayatımız olduğu için mutluyum. Fakat açık söylemek gerekirse zaman zaman “onlardan” ayrılmayı hakikaten çok istiyorum.” Tuğçe Hanım’ın yazısı da bundan ibret değil. Hem alıntılara hem de benim tahlil ve tenkidime gelecek yazıda devam edelim. |
|
Sarı votka çocukları
| Sarı votka çocukları
11.02.2008
|
|
![]() |
Engin Ardıç |
|
Sallayın yavrum, sallayın… “Pera” muhabbetinin modası geçeli çok oluyor ama siz gene de sallayın. Hele bir de “Atatürk’ün lokantası” kıtırını atınca, bu şehir efsanesi, “Agatha Christie’nin Pera Palas’ta kaldığı bilmemkaç numaralı odanın esrarı” palavrasına dönsün, ekmeğini Eski Beyoğlu’ndan çıkaran kalem esnafı konusuz kalmasın. Atatürk oranın müdavimiymiş! Bak sen! Acaba Kleopatra da oradan denize girmiş miydi? Regence’tan sözediyorum tabii. Ya da isterseniz, Hıncal Uluç’un seveceği yazımıyla, Rejans diyelim. Eskiden çok havalıymış, öyle derler, balkonunda balalayka orkestrası bile çalarmış. Ben yetiştiğimde döküntü bir yerdi. Köhnemişti. Bakımsızdı. Beyaz Rus bayanların kimileri ölmüş, geri kalanlar da çok yaşlanmışlardı, güçleri yetmiyordu. Mutfağını bilemem, tuvaleti pis ve ilkeldi. Yemekler iyiydi ama… “Borşç” çorbasıyla, Rus böreği “piroşki”yle, Stroganoff usulü sığır etiyle, Kiev usulü tavukla orada tanıştık. Hayatımda ilk ördeği orada yedim. Fakat, tuhaf şey, “blini” yoktu. Havyarı bilemem, olsa bile bizim öğrenci kesemize sığmayacaktı. Kelek Tekel votkasının içine tıkılmış acı portakal kabuğunun tadı da o zamanlar bize pek “ecnebi” gelmişti, İstanbul bugünkü gibi bir yabancı içki cenneti değildi. Gırtlağımız yanıyordu, Petersburg’a gitmiş gibi seviniyorduk. Lokanta niyetine de, elbette Abdullah Efendi ile Degustasyon, bir de Fischer, bir de Wang ailesinin tek tabanca Çin Lokantası, on masa… (Unutulmaz ve eşsiz garsonu, çok çok sevgili Yakar Çakar’ı yıllardır göremedim, yaşlanmıştır…) Biz oralarda büyüdük, cebimizdeki üç kuruşu biriktirip “alafranga” yemek yemeyi oralarda öğrendik. Sonra, kırklı ve ellili yılların “kalburüstü” lokantası Rejans giderek bir “götlek entel kantinine” dönüşünce ayağımızı kestik. Çünkü Beyoğlu da bitmişti, bizim bildiğimiz şekliyle İstanbul da. Rejans kapanmak üzereymiş… Gidip de son bir kez görmeye yüreğim dayanmaz. “Beyoğlu’na çıkmayalı” on yedi sene oldu! Tramvaya yeniden binmeye gitmiştim, bir daha uğramadım. Tramvayın aslında ne kadar küçük olduğunu görünce de pek şaşmıştım, ellili yıllarda bana tren gibi gelirdi… Tuhaf şey, artık kadınların sivri topukları da döşemenin mazgalına takılıp kırılmıyorlardı, çünkü sivri topuklu, geniş etekli, kalın kemerli, dudakları kan kırmızısı kadınlar da Adnan Menderes’le birlikte ölmüşlerdi. Eh, artık tramvay da yokuş çıkarken zorlanıp “dıgınaa dıgınaa dıgınaa” diye ötmüyordu, çünkü çıkacak yokuş yoktu. Gitmiyorum, görmek istemiyorum. Her metrekaresinde ayrı bir hatıram var, bugünkü durumunu görürsem üzüntüden tık der kalırım, oralarda ölürüm diye korkuyorum. Bana Saray Sineması’nı geri getirebilir misiniz, perdenin iki yanındaki Movado saatlerini? Bana Atlas Sineması’nı geri getirebilir misiniz, ama içeride Kwai Köprüsü oynayacak! Bana Rum kırtasiyecinin kurşunkalem kokusunu, Hachette Kitabevi’nin Livre de Poche kokusunu, Elhamra Pasajı’nın tiyatro bileti kokusunu, Çiçek Pasajı’nın sarhoş kokusunu geri getirebilir misiniz? Bana cumartesi günleri Tünel’den Taksim’e yürüyen Rum, Ermeni, Yahudi kızlarını geri getirebilir misiniz? Bana Castex-Surer Fransızca kitabımı, Malet-Isaac tarih kitabımı, Lagarde-Michard fizik kitabımı geri getirebilir misiniz? Bana, kış akşamları Cadde-i Kebir’in ışıkları birer birer pıtır pıtır yanarken okulun parmaklıklarından dışarı bakmanın tarifsiz hüzününü geri getirebilir misiniz, ama pazartesi sabahı girip cumartesi öğle üstü çıkacağımı bileceğim o hapisaneden ve gırtlağıma yumruk gibi bir şey takılacak… Bana, babamın ıslak palto, sigara külü ve Necipbey Briyantini kokusunu geri getirebilir misiniz? Eh, o zaman Rejans’ı da geri getiremezsiniz, oynamıyorum! Çünkü hiçbir zaman sarı votkayla kafayı bulup Noel gecesi Saint-Antoine Kilisesi’nde kalabalık edenlerden olmadım. Entel başka şeydir, entellektüel başka şey. |
|
Ne türban, ne baş örtüsü.. Sıkmabaş!..
| Ne türban, ne baş örtüsü.. Sıkmabaş!..
10.02.2008
|
|
![]() |
Hıncal ULUÇ |
|
Neden Sıkmabaş diyorum?.. |
|
Hıyar dalışı!
| Hıyar dalışı!
11.02.2008
|
|
![]() |
Bekir Hazar |
|
Perşembe Akşamı CNNTürk’te Beyaz ve Güven Kıraç’ın birlikte sunduğu “Nasıl Yani” programına konuk oldum. Yayın öncesi baktım Beyaz sahneye çıkmış seyirciye bağırıyordu. “Arkadaşlar içinizde fotoğraf çektirmek isteyen varsa, yayından sonra” diye… Kendisiyle nasıl, hangi şartlarda fotoğraf çekilebileceğini anlatıyordu. İlk kez böylesi bir olaya tanık oldum… Reklam arasında Milliyet Gazetesi Magazin Müdürü Ali Eyüboğlu’na döndü “Sevgili Ali çok teşekkür ediyorum, bugünkü gazetede programımın tanıtımını yapmışsınız, ellerinize sağlık. Sağolun… Eeee ne de olsa aynı grubun yayın organlarıyız… Birbirimize destek olacağız haliyle… Yalnız tabii bir terslik var gibi geldi bana” dedi… Ardından ekledi; “Programımı NTV’de diye yazmışsınız. Abiciğim burası CNNTürk… Ben burada yayın yapıyorum”… Beyaz yüzde yüz haklıydı… Orası CNNTürk’tü… Ben şahidim… * * * Kitabında bir hatıra da Beyaz’dan varmış. Yıllar önce Beyaz Şov’a katılmış… Reklam arasında bir ara Beyaz’ın oturduğu masanın altındaki cam kavanoza takılmış gözü.. İçinde hıyarlar varmış, kavanozun üzerinde de Atilla Taş yazıyormuş… “Abi onu seyirciye gösterip, beni hıyar yerine koyacaktı. Hemen kulağına eğildim, bu kavanoz oradan çıkarsa dalarım dedim. Sağolsun çıkarmadı” diyor Atilla… Meğer bizim Atilla Taş’ın dalma girişimlerinin başlangıç tarihi taa o günlere dayanıyormuş… o Malumunuz en son Buzda Dans yarışmasında Magic Necmi’ye dalmıştı… o * * * o Meneceri Levent’i çevirdim panik halinde… “Abi Nihat evde uyuyor” dedi… “Ohh komadan kurtulmuş şükür, taburcu olmuş” karşılığını verdim… Levent şaşırdı. “Ne koması abi, adam turp gibi”… İki dakika sonra uyandırılmış Nihat ile konuştum… Arkadaşları kaza yapmış. Hem de ağır kaza… Duyar duymaz kaza mahalline koşmuş. O anda oradan bir gazeteci geçiyormuş. Onu da görünce “Nihat feci kaza yaptı” diye taşınmış gazeteye haber… Nihat “Telefonu kapattım mecburen. Sabahtan beri susmak bilmiyor. Binlerce geçmiş olsun dileğini kabul ettim bugün” diyordu… * * * “Ne Yenişehir’i, ne oteli..? Nereden çıktı bu” dedim… Taksim’deymiş… Hayatımda hiç gitmedim. Üstelik yaşamım boyunca bir korumam bile olmadı. Geçenlerde de iki telefon geldi bizim sekretere… Beni arıyorlarmış… Biri İskenderun’dan, diğeri de Mamak’tan asker arkadaşı olduğumuzu söylemiş… Ben hayatımda hiç İskenderun’a gitmedim, orada askerlik yapmadım… Üstelik Mamak’ta da yapmadım… İyi mi? |
|
Çelik ışıltısı
| Çelik ışıltısı
11.02.2008
|
|
![]() |
Rasim Özdenören |
|
O nasıl bir maviydi? İnsanın en sevdiği birinin beklenmedik bir anda devinimsizliğe gömülmesine razı olabilmesi katlanılabilir bir durum mudur? Hastane koridorlarında başlayan bir koşuşturmacayla nasıl baş edilebilir? Hayır, bu, yaşın getirdiği bir duygusallık değil: ben daha küçücük yaşlarımda bile, ayrıldığım insanlara özlem duyardım. Onlara çabucak alışırdım. Bir kez alışınca da onlardan kopmak istemezdim. İnsanlardan ayrıldıkça, onları unutmamak için dış kapının pervazına, evin orasındaki burasındaki direklerine birer çentik atardım. Sonradan aynı yöntemi başka amaçlar uğruna da kullandığım için hangi çentiği niçin attığımı unuttuğum olurdu. Bildiğim tek şey, o çentiğin, oraya bir şeyi unutmamak için attığımdı. İnsan, sevdiği birinden nasıl ayrılabilirdi! Ama hayatın kaçınılmazları arasında bu tür ayrılıkların varbulunduğunu deneyimleyerek öğrenmiş bulunuyordum. Ortaokul son sınıftayken, o okulun İngilizce öğretmeni yoktu. Biz, iki arkadaş, o okula ve o sınıfa dışardan gelmiş iki memur çocuğu idik. İngilizce öğretmeni olmadığı için yabancı dil dersinden muaf tutulmuştuk. Böylece Fransızca derslerinin olduğu saatlerde biz, ikimiz, sınıftan çıkartılırdık. Bahçede veya koridorda gezinerek sohbet ederdik. Birbirimize alışmıştık. Sanırım, bir süre sonra o da benim gibi, her dersin Fransızca olmasını istemeye başlamıştı. Nelerden konuşurduk, şimdi anımsamıyorum. Anımsadığım tek şey, birbirimizi dinlemenin bize haz verdiği idi. Bir de, onunla tarih çalışırken, bana daima hiç görmediğim Tuna’yı, Tuna’nın mavisini anımsatmasıydı. Yıl çabuk geçti. O kentte lise olmadığından, üstelik babalarımızın tayini başka yerlere çıktığından veya emekliye ayrıldıklarından, biz de eninde sonunda ayrılmak mecburiyetiyle karşılaşacaktık. Ve öyle oldu. Fakat esef ki, vah esef ki, ben o kentte, bu ayrılığa atılacak çentik için bir ağaç, bir pencere pervazı bulamayacaktım. Çünkü hangi ağacı, hangi direği, hangi duvar yüzeyini çentik atmak için gözüme kestirsem, biliyordum ki, o direği, o işaretli ağacı arkamda bırakacaktım. O zaman aklıma, daha önce düşünemediğim bir hinlik geldi: bu çentiği belleğime kazıyacaktım! Yıllar sonra, aşkın belki de böyle bir şey olduğunu, birine bir çentik atma işlemi olduğunu düşünmemde bu deneyimimin payı olabileceği şaşılası değil… Böylece çocukluk arkadaşlıklarımı, sevgilerimi, sevdalarımı belleğimin çentiklerinde gezinerek bulabiliyorum. Yalnızca ayrılık ânlarının betimlemesi mi gizli belleğimin çentiklerinde ve oyuklarında duran?.. Hayır aşklarımıza ilişkin ânları ve dünyamızın bütün köşe bucağında onları aramaya, anmaya, bulmaya, bulma çabası göstermeye sıvanmış çaba da gizli değil midir dersin o izbe köşelerde? Bu yüzden gözümün önünden bir şimşek parıltısıyla geçen o mavi ışıltıyı unutamıyorum. O ışıltı, benim ilk gençliğimde geçirdiğim trafik kazasının imgesi olduğu gibi, ilk mutluluğumun ve ilk hüsranımın da imgesi olarak, belleğimden durmadan geçiyor. Periyotlarını bazen sıklaştırarak, bazen ara vererek… |
|





