Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Hem samimiyetsiz, hem kurnaz…

Hem samimiyetsiz, hem kurnaz…
Ahmet Kekeç

İlk kez kendisine hak veriyorum… Elbette çoğu zaman samimiyetsiz buluyorum. Samimiyetsiz, önyargılı ve kurnaz…

Mesela, sıklıkla, ‘Yanlış anlaşılmasın. üniversitede türbana karşı değilim. Benim karşı olduğum bla bla bla…’ şeklinde cümleler kuruyor ki, ‘karşı değilim’ bağlamında söylediği her şey, aslında birer karşı oluş gerekçesi…

Hadi daha açık konuşalım:

Ertuğrul özkök türbanlıları sevmiyor.

Nefret ettiği bile söylenebilir…

Onları ‘anlıyormuş gibi’ yapıyor ama, aslında anlamıyor. Anlamak istemiyor.

Sürekli ‘muhayyel tehlike’ye vurgu yapıyor.

Muhayyel tehlikeyi (bir gün türbanlıların türbansızlara yapacağını varsaydığı şeyleri) hatırlatarak, bu sorunun ‘ötelenmesi gerektiğini’ savunuyor.

Sırası mıymış şimdi her şey tıkırındayken, ekonomi iyi giderken, Aydın Bey’in iştirakleri dört misli büyürken, memlekette ‘görece barış havası’ eserken türbanı bir numaralı gündem maddesi haline getirmenin?

Buna benzer şeyler yazıyor.

Kurnaz olduğu için de, ‘Yanlış anlaşılmasın, üniversitede türbana karşı değilim…’ kalıp cümlesini bir yerlere sıkıştırıveriyor.

Dünkü yazısına kısmen hak verdim.

özetle şunları söylüyordu:

‘Er veya geç üniversitede türbana izin verilecek. Bu karar alınırken CHP de bunun içinde olmalı. Türk siyasi hayatının en güçlü ve en yaygın sosyal kontratı bu konuda imzalanmalıdır. önemli olan bunu ‘hepimizin çözümü’ olarak gönüllerimize sokmaktır. Bunu yaparken, aynı zamanda ilerde çıkabilecek başka büyük kavgaları önleyecek tedbirleri de almalıyız.’

Mesela?

Mesela, ‘bu sorunu, daha derin başka sorunlar yaratmadan’ çözmeliyiz.

İşte bu…

Doğrusu da bu…

Bu sorunu, hasbelkader oluşmuş mutabakatı ve toplumsal kabulleri zorlamadan, suhuletle, ‘öteki’nin yaşam alanını daraltmadan, yani ‘daha derin başka sorunlara’ yol açmadan çözmemiz lazım.

Fakat özkök, küçük bir kurnazlık daha yapıyor, ‘türban mutabakatı’na imza atan siyasetçilerin tutumunu, gelecekte karşımıza çıkması muhtemel sorunlarla ilişkilendiriyor.

Daha doğrusu, ‘çözümcü’ siyasetçilere çakıyor.

Bazı siyasetçiler ille de ‘Ben türbanı çözen siyasetçi olarak muhafazakár tarihe geçmek istiyorum’ diyormuş, bu da daha başka derin sorunlara yol açabilirmiş.

Bu nedenle herkesin, hepimizin egolarımıza biraz dur demesi gerekirmiş.

Mümkündür.

Siyasetçiler, ne koşulda olursa olsun, sağduyuyu elden bırakmamalı, rövanşist duygularla hareket etmemeli, bir şeyi yapıyorum derken, başka bir şeyi bozmamalı.

Daha da önemlisi, toplumu kutuplaştıracak ve kamplara bölecek davranışlardan sakınmalı.

İyi de, ‘antitürbanist kesim’in söz ve davranışlarını nasıl tevil edeceğiz?

Başörtülü öğrenciye ‘hak ettiği notu vermeyebileceğini’ söyleyen rektörleri, ‘dinin dogmalarına inananları üniversiteden içeri sokmamak gerektiğini’ savunan bilim adamlarını nereye koyacağız?

Bu giderek kendi içinde sorunsallaşan ve siyasi bir tutuma dönüşen ‘karşı oluş’ diskuru, gelecekte başımızı ağrıtması muhtemel daha derin sorunlara yol açmayacak mı?

Neden buna da itiraz etmiyor özkök?

Neden ‘muhayyel tehlike’ karşısında rakik davrananların, ‘mevcut tehlike’ karşısında suspus olduklarını sormuyor?

8 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Başörtüsü sorunu çözülüyor mu?

Başörtüsü sorunu çözülüyor mu?
Ali Bulaç

Zaman Gazetesi’nde 26 Ocak 2008 tarihli “Vahim Çözüm” başlığı altında yazdığım yazıda şu hususlara dikkat çekmeye çalışmıştım:

“Mevcut Anayasada ve yasalarda başörtüsünü yasaklayan bir madde yok. Onbinlerce kıza ve kadına büyük acılar çektiren söz konusu yasak Anayasa Mahkemesi’nin 1989′da yaptığı yorumu gerekçe gösterilerek uygulanıyor. Burada Anayasa Mahkemesi’nin yorumu TBMM’nin yasa yapma hükmü yerine geçmiş bulunmaktadır. Oysa Mahkeme Meclis’in yerini alamaz, Mahkeme’nin yorumları yasaların üstüne çıkamaz. Kısaca ortada ‘kanunsuz suç ve ceza’ vardır, bu ise tam bir garabettir”.

Daha sonraları Fehmi Koru ve diğerleri de benzer yönde kaygılar dile getirmeye başladılar. Hatta Yargıtay Eski Başkanı Sami Selçuk, “söz konusu düzenleme ile sanal bir yasak, yasal yasak halini alacak” dedi ki, doğrudur ve bizim dile getirdiğimiz kaygıların ne kadar yerinde olduğunu göstermektedir.

Tekrar etmekte zaruret var:

AK Parti ve MHP’nin üzerinde anlaştığı husus hiçbir şekilde sorunu çözmüyor, tam aksine iki büyük vahim sonuca yol açıyor: bunlardan biri yasak Anayasa maddesi haline getiriliyor; ikincisi kapsamı genişletilip ortaöğrenim, lise ve kamuda hizmet vermek isteyenlere teşmil ediliyor. Yeniden düzenlemeye tabi tutulan 42. maddeye Ergun Özbudun’un uyarıları doğrultusunda “yüksek öğrenim” ibaresi eklendi, böylece başörtüsü özgürlüğü veya başı örtme serbestisi üniversitelerle sınırlandırılmış oldu. Bunun mefhum-u muhalifinden anlamı, ilköğretim ve liselerde kızların başlarını örtemeyeceği hususunun böylece anayasaya geçmiş olmasıdır.

AB’nin 47 ülkesinde ve bize her konuda örnek olarak gösterilen Fransa’da bile zaten üniversitelerde başörtüsü yasağı yoktur. Büyük tartışmalara yol açan 2004 yılı yasağı liseler için söz konusudur. Bizim halkı yüzde 99 Müslüman bir ülke oluşumuzun ve kadınlarının yüzde 70′nin başını örtüyor oluşumuzun hiçbir artısı yoktur. Hıristiyan veya agnostic bir toplum ile aynı kefeye konulmuş olduk.

Bundan daha “vahim bir çözüm” düşünülemezdi.

AK Parti ve MHP’nin neden böyle bir yola başvurdular, hala anlayabilmiş değilim.

Bu, sağlıklı, kalıcı, sadra şifa verici bir çözüm değildir, tam aksine, belki de sorunu daha karmaşık hale getirmek, ağırlaştırmaktır. Bu düzenleme ile fiili yasağa, yasal ve anayasal dayanak kazandırılıyor. Bazıları, “bize ölümü gösterip sıtmaya razı etmek istiyorlar”, şeklinde düşünüyor olabilir. Bence “yasağın kapsamının genişletilmesi ve üstelik yasağa anayasal bir nitelik kazandırılması” ölümün kendisidir. Bu düzenleme gerçekleşirse bir daha sittin sene bu madde değişmeyecektir. Yeni Şafak’taki köşesinde Hayrettin Karaman Hoca, haklı olarak “Başörtüsünü bu şekilde çözmeyi düşünüyorsanız, çözmeyin kalsın” mealinde bir yazı yazdı.

Bu sorunu üç şekilde çözmek mümkündü:

1) Şu anda takip edilen metodla çözmeye çalışmak, bunun bir çözüm olmadığını yukarıda anlatmaya çalıştık.

2) Sorunun temelinde YÖK’ün haksız ve kanunsuz uygulaması olduğundan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, rektörleri değiştiriyor, zaman içinde –ki bud a uzun bir zaman almayacaktı- özgürlüklerden yana rektörler iş başına geldikçe bu kanunsuz yasak da ortadan kalkmış olacaktı. Nitekim yeni tayin edilen YÖK Başkanı “Üniversitelerde asıl olan özgürlükler” olduğunu söylemişti.

3) Bana göre en sağlıklı olanı genel bir anayasa değişikliği kapsamında –diğer konular ve sorunlarla beraber, genel bir paket içinde- başörtüsü sorununun da çözülmesiydi.

Garip olan şu ki, oldukça geniş bir kitlenin hiç sesini çıkartmaması. Ya ne olup bittiğini anlamıyor veya bu kadarına da “şükür” diyor. Belki de sahiden ölümü gösterip herkesi sıtmaya razı ettiler.

8 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok