Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

PKK konusunda ‘çözüm’ hiç de yakın görünmüyor…

PKK konusunda ‘çözüm’ hiç de yakın görünmüyor…
04 Şubat 2008
Mehmet Barlasmbarlas@posta.com.tr

“Taraf” gazetesi, tek gündemli medyanın dışındaki farklı ses olmayı sürdürüyor.
Dün “Taraf”ta Ahmet Altan’la Yasemin Çongar’ın, Kandil Dağı’nda PKK’lılarla yaptıkları söyleşiler vardı.
Bu söyleşiyi ve Kandil Dağı notlarını okurken, terör örgütünün söylemlerine bakarak “çözüm”ün hâlâ uzakta olduğu izlenimini edindik. Örneğin örgüt adına konuşanlar, ancak “Öcalan’ı da kapsayan” bir topluma katılım yasası çıkarsa, evlerine döneceklerini söylüyorlardı.
En fazla dikkati çeken söylem ise PKK’lıların çözümü, Filistin’deki veya İRA’daki gibi uluslararası zemine taşıma niyetleri olmalıydı. “Oslo Barış Konferansı”na atıfta bulunan bir PKK’lı, “Akil İnsanlar Komitesi”ni hatırlatıyor, Marti Ahtisari’nin, Yaşar Kemal’in, Talabani ve Barzani’nin içinde bulunabilecekleri bir kuruldan söz ediyor ve Birleşmiş Milletler’i, Avrupa Birliği’ni devreye sokma gereğinden hareket ediyordu.
Türkiye’nin bir iç sorununu uluslararası bir zemine taşımayı ifade eden bu yaklaşım da, çözümün uzakta bulunduğunun bir diğer kanıtı olabilir.

AK Parti’ye güvensizlik
Bu arada Yasemin Çongar’ın notlarından anladığımıza göre, PKK’nın AK Parti’den duyduğu rahatsızlığın kaynağında, “tezkere” ile ertesindeki hava bombardımanları ve uluslar arası zeminde PKK’nın izole edilmesine dönük çalışmalar kadar, Güneydoğu’daki son oy dağılımının da katkısı var.
Çongar bu konuda şöyle yansıtıyor durumu:
-PKK yöneticileri AK Parti’yi “dini siyasete alet etmek” ile “kömür dağıtıp oy toplamak” ile itham ederken, söz başörtüsüne gelince CHP’nin resmi çizgisiyle birebir uyumlu konuşmaya başlayıp bizi şaşırtıyorlar.
Taraf gazetesini, Ahmet Altan ve Yasemin Çongar’ı bu gazetecilik başarısından ötürü kutlamak gerekiyor.
Daha önce de Dağlıca baskınında esir edilen sekiz askere ilişkin yayınlarında, olayı farklı açılardan ele almışlardı.
Önceki gün bu askerler askeri mahkeme yargıçlarının oy birliği ile tahliye edildiler ve Taraf okurları karşına bu konuda da yüzü ak çıkma hakkını elde etti.

Uyumsuzluk ‘delilik’ mi yoksa ‘ilkelilik’ mi?
Yeni kuşağın parlak yazarlarından Fikri Akyüz, Yeni Şafak’taki köşesinde bir deli fıkrası anlatmıştı. Şöyleydi:
Bir akıl hastası, “akıllandığı” gerekçesiyle taburcu olduktan sonra bir ayakkabı atölyesi açar. Başhekim, bir çift ayakkabı siparişi verir. Eski hasta yeni ayakkabıcı, başhekimin ayak ölçülerini aldıktan bir süre sonra başhekime telefon açar ve sorar:
-Ayakkabınızı bitirmek üzereyim, sadece topuk kısmı kaldı. Topuk arkada mı olsun önde mi?
Akıllı adamın akıl hastanesindeki deliye “siz içeride kaç kişisiniz” diye sorunca, delinin ona “asıl siz dışarıda kaç kişisiniz” diye sormasını bana hatırlattı Fikri Akyüz’ün fıkrası…
Halk ağzında “delilik” biçiminde ifade edilen “akıl hastalıkları”nın en önemli göstergesi “uyumsuzluk”tur.
Kişi topluma, çevreye, koşullara, zamana uyumsuzluklar göstermeye başlayınca, onu akıl sağlığında bir bozulma olduğundan kuşku duyulmaya başlanılır.
Eğer kişi değişimi ve güncel gerçekleri görmezden gelip, takılmış plak misali hep aynı sloganları seslendirmeyi sürdürüyorsa, bazı toplumlarda buna “ilkeli aydın” veya “tavizsiz adam” denilebilir.
Totaliter ve otoriter rejimlerde ise kişi hakim ideolojiye veya diktatörün şahsında temsil edilen çoğunluk görüşüne karşı çıkıyorsa, ona deli muamelesi yapılır ve akıl hastanesine kapatılır.
Akıllı olmakla deli olmak arasında ince bir çizgi vardır. Bu çizgiye “sınır hattı” denilir.

Deliler ve çılgınlar
Aslında delilik zaman zaman insanların özendikleri bir durumdur da. Kendine “deli” dememek için “çılgın” diyenlere sık sık rastlanılır.
Genel olarak “deliler”in toplum bilincindeki statüsü “aptallar”ın daha üzerinde bir konumdadır. Bunu anlatan fıkralar da vardır.
Bir akıl hastanesinin duvarı yanından geçerken otomobilinin lastiği patlayan adam, patlak lastik yerine yedek lastiği takmış. Ancak yedek lastiği sabitlemeye sıra gelince, daha önce söktüğü somunları bulamamış.
O sırada akıl hastanesinin duvarında oturan bir deli ona akıl öğretmiş.
-Diğer üç tekerlekten birer somun çıkartıp, bu tekerleğe tak. Bu düzen seni bir tamirciye kadar götürür. Oradan dört somun alıp, her tekerleğe birer tane takarsın, demiş.
Adam delinin söylediğini yapmış. Yola devam etmeden önce deliye seslenmiş
-Bu çözümü nasıl düşündün? Sen deli değil misin?
Duvarın üzerindeki deli adama bakıp şöyle bir gülümsemiş,
-Evet ben deliyim ama senin gibi aptal değilim, diye cevap vermiş.

Bu yazı 5140 defa okunmuştur.

7 Şubat, 2008 - Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | 1 Yorum

1 Yorum »

  1. 19.03.2007

    Ben demokrat değilim! yazimin devamı niteliğindedir

    Nemesis, Asala, PKK, ılımlı İslam, ???

    Nerede kalmıştık?

    Kafalar karışık, konular bulanık, hava pusulu idi. Maalesef durumda bir değişiklik yok. Doğru ya; AKP’nin, isteyerek ya da istemeyerek dışta kimlerin emellerine hizmet ettiğinden bahis ediyorduk.

    Bunun için tarihte biraz geriye gitmemiz lazım. Tarih sayfalarını karıştırmadan önce bir tespitte bulunmak istiyorum. Bu tespitin nedeni kesinlikle yanlış anlaşılmak istemediğim içindir.

    Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını oluşturan insanlar, daha öncede belirttiğim gibi, benim insanımdır. Hiç bir şekilde ırk, dil, din ayrımı gözetemem. Çünkü bizler bu toprakların insanıyız. Hani okyanusun üstünde yol alan bir gemide bulunan insanlar misali. Bu gemi batarsa hepimizin sonu olur. Ölen, ölür kurtulan sağlar bizimdir diyemem!

    Bu tespitten sonra adalet tanımayan partinin muhtemelen hangi oyunların ve kimlerin maşası haline geldiğine geçelim.

    Ben 13 yaşımdan beri siyaset ve tarih ile yakından ilgili bir insanım ve ömrümün çok büyük bölümünü Avrupa’da geçirdim. Sanırım bu insanların “ciğerlerini” biliyorum desem yalan olmaz. Sıralayacağım isimler, yerler ve olayları ayrıntılı bir şekilde ele almam bu makalenin sınırlarını zorlar. Eğer ilgileniyorsanız araştırmanızı öneririm.

    Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan insanlar kayıtsız şartsız şu olgunun bilincine varmalı:

    Batı, yani AB(D) ‘nin politikalarında istikrar, devamlılık, menfaat bazında ilişkiler, alternatifler ile oynama ve para dolayısıyla güç esastır. Bizler önümüzdeki belirli bir zaman birimi için hedefler saptarken, batı onlarca yıl sonrasını belirler ve zamanı geldikçe bu hedeflerini uygulamaya koyar.

    “…İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz her şeyi, cebimden çıkartıp önünüze koyacağım…”
    Lord Curzon

    Batı, Lozan anlaşmasını hiç bir zaman hazmetti. Bu Türklere özgü bir paranoya değil, maalesef bir gerçektir. Hiç kendinize sordunuz mu, Azınlık hakları nedir diye?

    Bizim kültürümüzde, dinimizin ümmet anlayışından dolayı olmayan ama batının hayat anlayışının temel taşlarından biri olan bu kavram tarihten gelen karşılıklı ihlaller yüzünden ilk kez 1815 viyana milletlerarası insan hakları anlaşması ile ele alınmıştır. Daha önceki yazılarımda da değinmiştim, batı kendine göre doğru olan anlayışları zorla kabul ettirmeye çalışır diye. Konuyu fazla dağıtmamak için kısa keseceğim. Azınlık hakları, temcit pilavı gibi önümüze konmaktadır. Bu olmayan bir anlayışı yaratma çabalarıdır. AKP bu konuda nasıl bir tutum içersindedir?

    — 1920 Sevres Türkiye’yi paylaşma antlaşmalarında sadece biridir ama günümüze kadar gelebilmiş bir plandır. Üniter yönetim, yerini federal bir yönetim biçimine bırakmalı ve federasyon etnik ayrılığa dayalı olmalıydı. Son zamanlarda yükselen sesler neyi istiyorlar? Federasyonu! Devam edelim, Sevr bir anlaşmadan çok bir arzunun dile getirmesidir. Osmanlı bünyesinden 25 civarında devlet türemiştir. Bunlardan batı için gerçekten önem arz eden “bağımsız” bir Kürt devletidir. Paylaşım planlarına baktığınızda özellikle Fransa’nın ve İngiltere’nin hangi bölgeler ile ilgilendiği ve nedenleri ilgi çekicidir.
    — Cumhuriyet isyanları, burada dikkat edilmesi gereken isyanın kimin tarafından çıkarıldığı değil kimler tarafından desteklenip körüklendiğidir. Birçok somut kanıt mevcuttur. Yine başrolleri Fransa (Ermenileri) ve İngiltere (Arapları ve Kürtleri) oynamaktadır (bkz. Binbaşı Noel ve Lawrence) . Fransa ve ermeni soykırım iddiasını tanıma gibi. Bu çıkarlar yumağı tarihten günümüze kadar gelmektedir.
    — Batının tarihinden, günümüze Türklere bakış açışı.
    — Yine günümüze kadar gelebilmiş bir görüş:
    Türkler ne Avrupalaşabildiler ne Asyalaşabildiler. Türkler ırkları soylarına göre değil dinlerine göre ayırırlar. Şiddetle karşı çıktığım bir uygulama anlayışı, bunu Avrupa’da şuan yaşıyoruz – ulusal potada eritebilmek!
    — Baltaliman antlaşması. Bkz. Günümüzün özelleştirme uygulamalarına. Sata, sata bitiremediler. Bu anlayış şüphesiz Türkiye’nin lehine değildir.
    — Sykes – Picot anlaşması.
    — Osmanlının Arap yarımadasındaki egemenliği ve bu egemenlikten ilerde doğabilecek Petrol sömürüsü. Günümüzde Güneydoğu Anadolu suyu! Yani Fırat ve Dicle nehirlerindeki suyu elde edebilmek için etnik koz yine kullanılmaktadır.
    — İkinci dünya savaşından1965’e kadar batı Lozan anlaşması ile güvence altına alınan üniter yapıyı sorgulamamıştır.
    — 1965’den sonra Amerika Birleşik Devleti Lord Curzon sözlerini “anımsayarak” Türkiye’ye karşı politikasını değiştirmiştir.
    Devam edecek

    Önder Gürbüz
    http://www.gurbuz.net

    Yorum�Yorumlar yazan: Önder Gürbüz | 24 Mart, 2008


Yorum yapın