Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Müslümanım diyen Ey hanımlar, kızlar!

Müslümanım diyen Ey hanımlar, kızlar!
Mehmet Talu

Milli Gazete

En iyi barınacağınız, oturacağınız yer, her şeyden evvel kendi evinizdir. Aile çerçevesi dışında kalan meselelerden sizi sorumlu tutan yok. Bu sebeple huzur içinde, rahat rahat, size yakışan bir vakarla evinizde oturunuz. Evinizin işlerini görünüz ve evinizle ilgileniniz.

Zaruret icabı sokağa çıkmanız gerekiyorsa, bu konuda size izin verilmiştir. Fakat iffetinizi ve namusunuzu korumalısınız. Herkesin dikkatini çekecek şekilde giyinmeyiniz. Başkalarını sizinle meşgul olmaya zorlamayınız. Gözler aracılığıyla insanların gönüllerini avlayacak şekilde güzellik gösterilerinde bulunmayınız. Yürürken ağır başlı olunuz. Ellerinizle işaretler yapmayınız. Yüzünüzü göstererek kaş ve göz oyunlarına başvurmayınız. Hele kırıtarak hiç yürümeyiniz. Yabancı bakışları üzerinize toplayıcı hareketlerden sakınınız. Mücevherlerinizi, bilezik ve sairenizi gizleyiniz. Bunları şangırdatarak, seslerini duyanların gönüllerini avlamaya kalkmayınız. “Benim de cicilerim var.” kabilinden hareketler yapmayınız. Konuşmanız gerekiyorsa ciddi olunuz. Fiskos yapmayınız. Ölçülü konuşunuz. Bakın! Bu hususta ALLAH Teâlâ size özel ne buyuruyor:

“Ey hanımlar! Eğer ALLAH Teâlâ’dan korkuyorsanız yabancı erkeklere karşı kırıtarak konuşmayın, sonra kalbinde şehvetten dolayı hastalık bulunan kimsede arzu uyanabilir. Güzel, ölçülü ve ağır başlı söz söyleyin.” (Ahzab Sûresi:32)

Bu sebeple: Namahrem erkeklere karşı kırıtarak konuşmayın. Yılışıklık ifade eden davranış içinde söz söylemeyin. Gülerek, işvelenerek konuşmayın. Naz ve cilve yaparak hitap etmeyin.

Zira bir hanımın bu şekilde konuşması, kalplerinde şehvetten dolayı hastalık bulunan erkeklerde arzu ve ilgi uyandırabilir. Böylece kötü niyetin ilk adımı atılmış, kötü düşünmenin tohumuna ortam hazırlanmış olur. O bakımdan kadının kırıtarak, işvelenerek, cilve yaparak konuşması haram kılınıp yasaklanmıştır.

Kadının ağır başlılığı, ciddiyeti, söz ve davranışlarındaki ölçülülüğü çok önemlidir. Çevresindeki insanlara hürmet telkin etmesinin başlıca sebeplerinden bir kısmının bunlar olduğunu söyleyebiliriz.

Bu prensipleri nazarı dikkate aldığınız takdirde sokağa çıkmanızda her hangi bir sakınca yoktur. İhtiyaçlarınızı görmek için evlerinizden dışarıya çıkabilirsiniz. İşte Kur’ân-ı Kerim’in ahlâkı bunlardır.

Muhterem okuyucu!

Osmanlı devleti zamanında hiçbir Padişah, hiçbir Sadrazam, hiçbir paşa, hiçbir bürokrat hanımlarını yanlarına alıp toplumsal ve kamusal alana taşımamıştı.

İslâm dininde, tesettürlü de olsa Müslüman devlet adamlarının kadınları, erkeklerin arasına karışmaz.

Osmanlı toplumunda Müslüman kadınlar trenlerde, vapurlarda, tramvaylarda kendilerine mahsus, özel bölümlerde seyahat ederlerdi.

Yine Müslüman hanımlar lokanta ve muhallebicilerin ailelere tahsis edilen bölümlerinde yemek ve tatlı yiyebilirlerdi. O bölgeye, kocaları da olsa erkekler giremezdi.

Sayın kişi dindar bir Müslüman imiş, hanımı başörtülü imiş… Yüksek tepeye çıkınca, hanımı ile birlikte resepsiyonlara, davetlere, toplantılara, içkili ziyafetlere katılacakmış.

İslâm’da böyle bir şeyin yeri yoktur. Böyle bir şey dindarlıkla, Müslümanlıkla olması mümkün değildir.

Birtakım Müslümanlara hitap ediyorum: Takva ve dindarlık ile fısk, fücur ve günahı birbirine karıştırmayalım.

“Bizim istediğimiz İslâm…” diye bir şey olamaz. ALLAH Teâlâ’nın bildirdiği, Resûlullah (S.A.V.) efendimizin tebliğ ettiği, 15 asırdır müctehidlerin, fukahanın, salihlerin anlattıkları İslâm’ı ölçü alalım

7 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Bu kadarı fazla

Bu kadarı fazla
Taha AKYOL

MİLLİYET

BAŞÖRTÜSÜ yasağının kaldırılması, siyasi zamanlamasına bakılmadan gündeme geldi. Başbakan, Madrid’de yabancı bir gazetecinin konuyla ilgili sorusuna uzun uzun cevap verdi. MHP “Madem öyle, haydi kaldıralım” tavrına girdi. Bugünkü noktaya gelindi.
Siyasetin dinamikleri artık ertelemeye izin vermez.
Başörtüsü yasağını daima insafsızlık saydım, daima toplumsal modernleşmeye de aykırı gördüm. Laikliği bir “seküler din” haline getirenlerin öfkeli tepkilerini, kışkırtmalarını da akıl-dışı (irrasyonel) buluyorum. Ama ‘akıl dışı’ olması, daha fazla önemsemeyi gerektirir; çünkü kolayca çığırından çıkabilir!
İki taraf da yangına körükle gitmemeli. AKP ve MHP psikolojik kaygıları azaltmak için, başı açık öğrencilerin özgürlüğünü koruyacak ifadeleri, hukuken gerekmese bile, psikolojik bir ihtiyacı karşılamak üzere, Anayasa’ya koymalıdır.
Dahası, böylesi gergin bir ortamda “meslek liselerinin katsayı sorunu”nu YÖK kesinlikle ertelemelidir. Katsayı sorunu, irrasyonel tepkileri temelli körükleyecektir! Bu kadarı fazla!
YÖK ne kadar sağduyuya sahip, göreceğiz!
YÖK istese bile hükümet karşı çıkmalıdır. Çünkü haklılık ancak ’siyasi rasyonellikle’ anlam ifade eder siyasette.

Yargının görevi?
Yargı da tepkilerinde ölçüyü kaçırmamalıdır. Meclis hangi kanunu çıkarırsa yargı onu uygular. Anayasal denetimi sadece Anayasa Mahkemesi yapar.
Başörtüsü yasağını kaldırmak, “laikliğe dokunmak” değildir; zaten böyle bir hukuki terim yoktur.
Başörtüsü yasağı yokken “laikliğe dokunulmuş” muydu?!
İçtihatlar değişmez dogmalar değildir. Anayasa Mahkemesi uzun süre, “diyanetin devlet teşkilatından çıkarılmasını” isteyen partileri kapattı. Ama DBH davasında içtihat değiştirdi, “din hizmetlerinin cemaatlere bırakılması” önerisini Anayasa’ya, laikliğe, yasalara uygun buldu. Yargıtay Başsavcısı’nın kapatma davasını reddetti! (K: 1997/3)
Türkiye “hâkimler devleti” değil, “hukuk devleti”dir. Hukuk devletinde, merhum Ecevit’in 1970′lerde söylediği gibi “yargı devrimcilerin elinde” olamaz; hiçbir siyasi yorumun taraftarı olamaz, tarafsız olmak zorundadır.
Herkes biraz sakinleşmelidir.

Bir açıklama
Yaman Törüner, 4 Şubat tarihli köşesinde beni büyük bir komplonun parçasıymışım gibi gösterdi! Kendisine mail ile açıklama gönderdim. Sekreterine de haber verdiğimiz halde açıklamamı yayımlamadı, ben yayımlıyorum:
“Yaman Bey,
Dünkü yazınızı üzüntüyle okudum; hakkımda niye böyle düşündüğünüz için değil, nasıl böyle bir yorum yapabildiğiniz için.
‘Taha Akyol’un mülakatı neden bu günlerde yapıldı?’ diye komplo teorileri üretiyorsunuz. Mülakat bugünlerde yapıldı, çünkü, bir yıldır yazmakta olduğum ‘Ama Hangi Atatürk’ adlı kitabım bugünlerde yayımlandı ve bugünlerde birçok gazete benimle mülakat yaptı. Komplocu mantığınız bu kadar mesnetsiz.
İkincisi, tarih bilginiz yeterli olmadığı için, söylenenleri tarihteki yerlerine değil, kafanızdaki şablona oturtuyorsunuz. Atatürk, Milli Mücadele’de İslamı, hilafeti kurtarmak, Batı emperyalizmiyle mücadele etmek gibi sloganlar kullanmış, zaferden sonra Batılılaşmaya yönelmiştir. Kitabımın temel tezi bu, her yerde söylediklerim de bu. Keşke biraz tarih okusaydınız, bu kadar önyargılı ve komplo tutkunu bir yazıyı yazmazdınız.
Saygılarımla”

t.akyol@milliyet.com.tr

7 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

PKK konusunda ‘çözüm’ hiç de yakın görünmüyor…

PKK konusunda ‘çözüm’ hiç de yakın görünmüyor…
04 Şubat 2008
Mehmet Barlasmbarlas@posta.com.tr

“Taraf” gazetesi, tek gündemli medyanın dışındaki farklı ses olmayı sürdürüyor.
Dün “Taraf”ta Ahmet Altan’la Yasemin Çongar’ın, Kandil Dağı’nda PKK’lılarla yaptıkları söyleşiler vardı.
Bu söyleşiyi ve Kandil Dağı notlarını okurken, terör örgütünün söylemlerine bakarak “çözüm”ün hâlâ uzakta olduğu izlenimini edindik. Örneğin örgüt adına konuşanlar, ancak “Öcalan’ı da kapsayan” bir topluma katılım yasası çıkarsa, evlerine döneceklerini söylüyorlardı.
En fazla dikkati çeken söylem ise PKK’lıların çözümü, Filistin’deki veya İRA’daki gibi uluslararası zemine taşıma niyetleri olmalıydı. “Oslo Barış Konferansı”na atıfta bulunan bir PKK’lı, “Akil İnsanlar Komitesi”ni hatırlatıyor, Marti Ahtisari’nin, Yaşar Kemal’in, Talabani ve Barzani’nin içinde bulunabilecekleri bir kuruldan söz ediyor ve Birleşmiş Milletler’i, Avrupa Birliği’ni devreye sokma gereğinden hareket ediyordu.
Türkiye’nin bir iç sorununu uluslararası bir zemine taşımayı ifade eden bu yaklaşım da, çözümün uzakta bulunduğunun bir diğer kanıtı olabilir.

AK Parti’ye güvensizlik
Bu arada Yasemin Çongar’ın notlarından anladığımıza göre, PKK’nın AK Parti’den duyduğu rahatsızlığın kaynağında, “tezkere” ile ertesindeki hava bombardımanları ve uluslar arası zeminde PKK’nın izole edilmesine dönük çalışmalar kadar, Güneydoğu’daki son oy dağılımının da katkısı var.
Çongar bu konuda şöyle yansıtıyor durumu:
-PKK yöneticileri AK Parti’yi “dini siyasete alet etmek” ile “kömür dağıtıp oy toplamak” ile itham ederken, söz başörtüsüne gelince CHP’nin resmi çizgisiyle birebir uyumlu konuşmaya başlayıp bizi şaşırtıyorlar.
Taraf gazetesini, Ahmet Altan ve Yasemin Çongar’ı bu gazetecilik başarısından ötürü kutlamak gerekiyor.
Daha önce de Dağlıca baskınında esir edilen sekiz askere ilişkin yayınlarında, olayı farklı açılardan ele almışlardı.
Önceki gün bu askerler askeri mahkeme yargıçlarının oy birliği ile tahliye edildiler ve Taraf okurları karşına bu konuda da yüzü ak çıkma hakkını elde etti.

Uyumsuzluk ‘delilik’ mi yoksa ‘ilkelilik’ mi?
Yeni kuşağın parlak yazarlarından Fikri Akyüz, Yeni Şafak’taki köşesinde bir deli fıkrası anlatmıştı. Şöyleydi:
Bir akıl hastası, “akıllandığı” gerekçesiyle taburcu olduktan sonra bir ayakkabı atölyesi açar. Başhekim, bir çift ayakkabı siparişi verir. Eski hasta yeni ayakkabıcı, başhekimin ayak ölçülerini aldıktan bir süre sonra başhekime telefon açar ve sorar:
-Ayakkabınızı bitirmek üzereyim, sadece topuk kısmı kaldı. Topuk arkada mı olsun önde mi?
Akıllı adamın akıl hastanesindeki deliye “siz içeride kaç kişisiniz” diye sorunca, delinin ona “asıl siz dışarıda kaç kişisiniz” diye sormasını bana hatırlattı Fikri Akyüz’ün fıkrası…
Halk ağzında “delilik” biçiminde ifade edilen “akıl hastalıkları”nın en önemli göstergesi “uyumsuzluk”tur.
Kişi topluma, çevreye, koşullara, zamana uyumsuzluklar göstermeye başlayınca, onu akıl sağlığında bir bozulma olduğundan kuşku duyulmaya başlanılır.
Eğer kişi değişimi ve güncel gerçekleri görmezden gelip, takılmış plak misali hep aynı sloganları seslendirmeyi sürdürüyorsa, bazı toplumlarda buna “ilkeli aydın” veya “tavizsiz adam” denilebilir.
Totaliter ve otoriter rejimlerde ise kişi hakim ideolojiye veya diktatörün şahsında temsil edilen çoğunluk görüşüne karşı çıkıyorsa, ona deli muamelesi yapılır ve akıl hastanesine kapatılır.
Akıllı olmakla deli olmak arasında ince bir çizgi vardır. Bu çizgiye “sınır hattı” denilir.

Deliler ve çılgınlar
Aslında delilik zaman zaman insanların özendikleri bir durumdur da. Kendine “deli” dememek için “çılgın” diyenlere sık sık rastlanılır.
Genel olarak “deliler”in toplum bilincindeki statüsü “aptallar”ın daha üzerinde bir konumdadır. Bunu anlatan fıkralar da vardır.
Bir akıl hastanesinin duvarı yanından geçerken otomobilinin lastiği patlayan adam, patlak lastik yerine yedek lastiği takmış. Ancak yedek lastiği sabitlemeye sıra gelince, daha önce söktüğü somunları bulamamış.
O sırada akıl hastanesinin duvarında oturan bir deli ona akıl öğretmiş.
-Diğer üç tekerlekten birer somun çıkartıp, bu tekerleğe tak. Bu düzen seni bir tamirciye kadar götürür. Oradan dört somun alıp, her tekerleğe birer tane takarsın, demiş.
Adam delinin söylediğini yapmış. Yola devam etmeden önce deliye seslenmiş
-Bu çözümü nasıl düşündün? Sen deli değil misin?
Duvarın üzerindeki deli adama bakıp şöyle bir gülümsemiş,
-Evet ben deliyim ama senin gibi aptal değilim, diye cevap vermiş.

Bu yazı 5140 defa okunmuştur.

7 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | 1 Yorum