Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Vallahi Tren Bekliyorlar!

Vallahi Tren Bekliyorlar!
Ahmet Hamdi Ayan

Kadın kocası seyahatteyken yeni bir elbise dolabı alır. Ev tren istasyonuna çok yakındır. Tren her geçtiğinde yeni dolaptan gıcırtılar gelir. Kadın dolabı satın aldığı adamı arar. Satıcı eve gelir, sattığı dolabı kontrol eder ama herhangi bir anormallik göremez. Adam dolabın içine girer ve ilk trenin geçmesini bekler. Böylelikle arızayı bulup onaracak. Aksilik buya evin erkeği çıkagelir ve doğruca dolaba yönelir. Dolabın kapısı açar ve adama burada ne aradığını sorar. Adam “biliyorum inanmayacaksın ama tren bekliyorum” der.

*** *** *** *** ***
Bazıları belki inanmayacak ama kızlar sadece kendi başlarıyla ilgileniyorlar… Çünkü:

l-Başörtüye izin verilirse örtülü kızların açık kızları baskı altına alacağı iddiası temelsiz bir iddiadır. Hatta bu yaklaşım kızlara iftiradır. Örtülü kızların açık kızların haklarını çiğneyeceklerine garanti gözüyle bakmak gerçek dışıdır.

2-Kızlar sadece inançları gereği başlarını örtüyorlar. Örtülü kızlar eğer politik simge olarak başlarını örtseler baş açık kızlardan hiç destek alamamaları gerekirdi. Gerçek bunun tam tersidir. Başı açık kızların kıyafeti nedeniyle dışarıda bırakılan arkadaşları için ne kadar üzüldüklerine hatta başörtüsü eylemlerine destek verdiklerine çokça şahit olduk.

3-Kızların erkeklerden daha barışçı oldukları herkesin bildiği bir şeydir.
Kıyafet nedeniyle kızların kavga ettiklerine hiç şahit olmadık. Kıyafet yasağıyla ilgili kavgalar hep erkekler arasında meydana geldi.

4-Başörtüsü siyasal simge olsa kızların büyük çoğunluğu onu takmaktan kaçınır. Dünyanın nesrinde kadınlar politikayla erkelerden daha fazla ilgilenmişlerdir.
Kadınlar her zaman siyasetle aralarına mesafe koymuşlardır. Bu durum dünyanın her tarafında böyledir. Politikayla ilgilenen kadın sayısı batı ülkelerinde bile oldukça sınırlıyken ülkemizdeki üniversiteli kızların politikayla bu kadar ilgili olduklarını nerden çıkarıyorlar?

5-Başörtüsü siyasal simge olsa, başı açık kızlar ile başörtülü kızların diyaloglarını nasıl izah edilir?

Fıkranın sonu gibi!

Başörtülü kızlar bazıları inanmayacak ama sadece okumak istiyorlar.

NOT: Başörtüsü siyasal simge olsa bile bu satırların yazarı, başörtülü birinin baş açıklar gibi her türlü haktan yararlanması gerektiğini düşünmektedir.

Ahmet Hamdi Ayan
Haber Vakti

6 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

21. yüzyılı “Türkiye” başlatacak…

21. yüzyılı “Türkiye” başlatacak…
Yusuf KAPLAN

YENİ ŞAFAK

20. yüzyıl henüz bitmedi; 21. yüzyıl da henüz başlamadı. 19. yüzyılı sona erdiren ve 20. yüzyılı başlatan üç büyük küre ölçekli hâdise vardı: Birincisi, 1648 Westfalya Anlaşması’yla “kurulan” ve İngiliz İmparatorluğu’nun başını çektiği “Avrupa Dünya Düzeni”nin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra çatırdamaya başlaması, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da tarihin yapılmasında belirleyici / aktif bir rol oynamaktan çekilmesiydi.

İkinci hâdise, özelde İngiliz, genelde ise Avrupa hâkimiyetinin yerini ABD’nin almaya başlamasıydı: Bu süreç, Birinci Dünya Savaşı’yla ve Osmanlı’nın durdurulmasıyla başlamış, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra nihâî noktasına ulaşmış ve ABD’nin “dünya hâkimiyeti”yle sonuçlanmıştı: BM, NATO, IMF ve Dünya Bankası’nı hayata geçiren ABD, hem Batı uygarlığını temsil etmeye, hem de küresel sistemin temel dinamiklerini belirlemeye başladı.

“Avrupa Dünya Düzeni”nin yerini alan yeni küresel sistemin 3,5 ayağı vardı: Merkezî ayağı ABD; ikinci ayağı Avrupa, üçüncüsünü Japonya; yarım ayağı ise Sovyetler oluşturuyordu. Sovyetler, Yalta düzen/eğ/i gereği, yeni seküler-liberal-kapitalist sistemin merkezkaç gücü rolünü oynuyordu.

Sovyet tecrübesi’nin, esas itibariyle, Rus ideasını ve iddiasını zamanla yok edecek bir boyut kazandığı görülünce, Ruslar, kendilerine en az bir asır kaybettiren bu oyuna derhal dur demesini ve yeniden toplarlanma sürecine girmesini bildiler: Putin, Rus ideasının ve iddiasının yeniden hayata geçirilmesi sürecinde önemli bir kilometre taşı rolü oynuyor.

20. yüzyılı başlatan üçüncü ve en önemli neden, Osmanlı’nın / İslâm medeniyetinin durdurulmasıdır.

21. yüzyılı başlatacak hâdise, İslâm medeniyetinin, tarihin yapılmasında yeniden kilit rol oynayabilecek şekilde hayata geçirilmesi olacaktır.

Şu ân, ortada İslâm medeniyetinin yeniden tarih sahnesine çıkabileceğini gösteren somut bir gösterge yok gibi görünüyor. Ama müslüman toplumların, gerçek anlamda bağımsızlıklarına kavuşmaları, bölgesel / küresel siyasî, ekonomik, kültürel ve entellektüel işbirliği projeleri geliştirmeye soyunmaları, 21. yüzyılı başlatacak en belirleyici hâdise olacaktır.

Çin’in, Hindistan’ın ve Rusya’nın gelişi, 21. yüzyılı başlatmaya yetmeyecektir. Çünkü bu “aktör”ler, tıpkı Güney Kore, Japonya ve Asya kaplanları örneğinde gördüğümüz gibi, alternatif bir medeniyet paradigması sunamayacak kadar hadım edilmiş, u/yutulmuş durumdalar; bu yüzden bu “aktör”lerin gelişi, tıpkı Sovyet tecrübesinde olduğu gibi merkezkaç gücü işlevi görecek şekilde küresel seküler ve kapitalist sistem tarafından kontrollü olarak desteklenmektedir. Yani, Rusya, Çin ve Hindistan’ın gelişi, küresel sistemde paradigmatik bir değişime yol açmayacak.

21. yüzyılı başlatacak tek potansiyel ülke, Türkiye’dir. Türkiye’deki laikçiler, Türkiye’nin, tarihin akışını değiştirecek imkânlarını göremeyecek kadar körleşmiş, köleleşmiş ve hadım edilmiş durumdalar: Laikçilerin, Türkiye, bölge ve küre için sunacakları esaslı bir projeleri ve iddiaları yoktur: Onlar, sadece kendi çıkarlarını düşünüyorlar ve o yüzden Türkiye’yi, korku, kriz ve gerginlik politikalarıyla küresel sisteme entegre ederek, iddialarını kendi elleriyle yok eden figüran bir ülke hâline getirmeyi becerebiliyorlar sadece!

Dünyanın, içine sürüklendiği kaos ve katastroftan sâhil-i selâmete çıkabilmesi için seküler-kapitalist paradigmanın dışında bir paradigmaya ihtiyacı var: Böyle bir paradigmayı harekete ve hayata geçirebilecek tek ülke Türkiye’dir. Küresel sistem bunu çeyrek asır önceden gördüğü için Osmanlı coğrafyasına çöreklenerek Türkiye’yi kuşatmaya girişmiştir. Türkiye’deki laikçilerin bu yakıcı gerçeği görebilecek entellektüel ufukları ve donanımları yok, ne yazık ki!

Türkiye’de başörtüsü üzerinden yürütülen mücadele, aslında, Türkiye’nin küresel bir aktör olarak 21. yüzyılı başlatacak bir medeniyet sıçraması yapmaya soyunabileceğini düşünenlerle, Türkiye’nin küresel seküler-kapitalist sistemin uydusu olarak kalmasını isteyen, iddialarını ve ruhlarını yitiren gönüllü acentalar, yani yerli sömürgeciler arasındaki mücadeledir.

Türkiye’nin medeniyet sıçramasına soyunacağını gösteren modelin küçük ipuçlarını, haftasonu 65 sivil toplum kuruluşunun temsilcilerinin katıldığı bir konferans vermek üzere gittiğim Konya’da gördüm. Cuma günkü yazıda 21. yüzyılı Türkiye’nin nasıl başlatabileceğini gösteren ipuçlarını sunan Konya modelini yazacağım.

6 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Hayır, size fahişe demeyeceğiz!

Hayır, size fahişe demeyeceğiz!
Mehmet TALÜ

milli@milligazete.com.tr

Başörtüsünü düşman gibi görenlerin, başı örtülü hanımların çoğalmasıyla kendi dünyalarının yıkılıp gideceğini sananların bizi içine çekmek istedikleri tuzağa düşmeyeceğiz! Onlara istedikleri kozu vermeyeceğiz!

Bu konuda en son bir bayan milletvekili çok yersiz, çok talihsiz, çok zararlı: “Kadınların örtünmesi Sümerlere, Asurlara kadar dayanıyor. Sümerlerde fahişeler örtünmüş, (…..) Ey örtülü kadınlar!.. Atın örtülerinizi ve özgürleşin…” meâlinde bir beyanda bulunmuş. Ne kadar yersiz ve saçma bir çıkış. Sanki millî barışı, toplumsal uzlaşmayı berhava etmek istiyor.İslâm kültüründe bir kadının örtünmesi, onun hür olduğuna alamettir. Eskiden kölelik varmış, cariyeler varmış. Tesettür onlar için gerekli ve mecburi değilmiş. Başörtüsü düşmanları her fırsatta bizi tahrik etmek için “Sümerlerde fahişeler örtünüyordu” diyerek nasırımıza basıyorlar ve aynı şekilde kendilerine hitap etmemizi istiyorlar. Yani bekliyorlar ki, “Asıl fahişeler, “Sümerlerde fahişeler örtünüyor” diye bizim hanımlarımızı fahişelere benzetenlerdir” diyelim ve onlar da hemen “Bize fahişe dediler” diye kıyameti koparsınlar!

Yağma yok!

Asla böyle bir şey söylemeyeceğiz!

Asla onların seviyesine inip konuşmayacağız!

Asla onlara istedikleri kozu vermeyeceğiz!

Onların iki de bir “Sümerlerde fahişeler örtünürdü” örneği vermelerini kendi terbiyesizliklerine verip geçeceğiz!

Merak edenler İslam’da kimin örtünüp kimin örtünmeyeceğine ilişkin bilgileri en basit ilmihal kitaplarında bile bulabilirler!

Mümine hanımlar elbette örtünmekle mükelleftir!

Kim ne derse desin bu ilahi gerçeği değiştirmek mümkün değildir!

Merak edip bakanlar İslam’da cariyelerin örtünmekle mükellef olmadığını göreceklerdir!

Biliyoruz başörtüsüne karşı savaş açanlar “Çamur at da kendisi kalmasa da izi kalır” diyorlar!

Sanıyorlar ki, attıkları çamurun izi kalacak ve bu çamur izinden dolayı biz kınanacağız!

Yok, böyle bir şey!

İnsanlar artık çamur atanları kınıyorlar!

Durup dururken masum insanlara çamur atanlara iyi gözle bakılmıyor! Onların çamur atarak, iftira ederek, nasırımıza basarak bizi tahrik edip kendi seviyelerine çekmeye çalıştıklarının farkındayız! Kendi üslupları ile kendilerine hitap etmemizi bekliyorlar! Biz öyle hitap edince de “Bakın ne kadar hoşgörüsüzler, kendileri gibi giyinmeyenlere fahişe diyorlar” diyerek bizi köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar! Bu da bizi tanımamalarından kaynaklanıyor! Biz bırakın iffetli hanımlara fahişe demeyi, fahişelere bile fahişe demekten imtina ederiz. Onları da kazanmanın yollarını ararız. Tıpkı bugün bize iki de bir “Sümerlerde fahişeler örtünürdü” diye göndermelerde bulunanları kazanmak istediğimiz gibi!

İslâm Dini bu şekil sokağa çıkışları yasaklarken, önce kadının namus ve iffetini korumayı, sonra da onun annelik vakar ve şerefini güvence altına almayı; her türlü kötü bakışlardan onu uzak tutmayı ve toplum içinde ona saygınlık kazandırmayı amaçlamıştır. Aynı zamanda aile yuvasını kutsal bir düzeyde tutmayı, kem gözlerden sakındırmayı; komşular arasında namus ve iffet perdesine güven damgasını vurmayı hedeflemiş ve sağlam karakterli, dürüst ve faziletli, imanlı ve ahlâklı nesillerin ana kucağında, baba ocağında eğitilip yetiştirilmesini plânlayıp bunun için gerekli bütün müfredatı belirlemiştir. Şüphesiz kadının cahiliyet devri yaşantısına özenti duyması veya o havaya girmesi bütün bu amaç ve plânları yıkar. Birbirine kardeşçe yaklaşmayan, güvenmeyen şehvet mübtelâlarının çoğalmasını hızlandırır.

1) (Tanıyın: Bu bayan milletvekilinin eşi masonluğun “İzmir Vadisi” locasına mensuptur. Dört yıl boyunca bu locada “Üstad-ı Muhterem”lik, geçenlerde de Rodos Adası’nda Yunanlı masonlarla buluşarak Mason Ayini yapmış. Tapınak Şövalyeleri… Hiram Usta… Akasya Ağacı… Dul Kesesi… Muh. Kardeşler… Günaydın… Kalispera…

Bundan birkaç sene önce Prof. İlmiye Çağ adında yaşlı bir Sümerolog, binlerce yıl önce Eski Sümer tapınaklarında başları örtülü fahişeler bulunduğunu, bu devirde de camilerde örtülü kadınların din görevlileri nezaretinde ….. yapmalarını isteyen bir kitap yazmıştı. Ahir ömründe bir anda parladı meşhur oldu. Kendisine, bundan önceki Cumhurbaşkanı tarafından Çankaya Köşkü’nde ödül verildi. Ya Rabbi! Ne acayip bir ülkede yaşıyoruz…)

6 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Kaç Türlü Tesettür Var?

Kaç Türlü Tesettür Var?
M. Şevket Eygi

MÜSLÜMANLARIN da kafası karışık. Tesettür diyoruz ama nasıl bir tesettür, hangi tesettür? Tesettürün, yani kadınların örtünmesinin çeşitlerini sayayım:

ŞER’Î TESETTÜR. Bu tesettür fıkıh kitaplarında, muteber tefsirlerde, hadîs şerhlerinde, fetva mecmualarında, konu ile ilgili dinî-ilmî araştırma kitaplarında sarahaten yazılıdır. Şer’î tesettürün iki vechesi vardır: Biri örtünmek, diğeri namahrem erkeklerle ihtilât etmemektir. Merhum şehid İskilipli Atıf Efendi hazretlerinin “Tesettür-i Şer’iyye” adlı küçük kitabında bu iki konu güzelce anlatılır.

ŞER’Î OLMAYAN TESETTÜRLER. Bunların çeşidi çoktur.

• Gökkuşağı zilli tesettür. Rengarenk elbiseler giyinir. Kimisi daracıktır, vücut hatlarını belli eder, kimisinin etekleri yırtmaçlıdır, takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş her tarafta fink atıyor.

• Deve hörgücü tesettürü. Peygamberimiz (salat ve selam olsun ona) “Saçlarını deve hörgücü gibi yapan kadınlar Cennet’in kokusunu alamayacaklar” buyuruyor. (Bu hadîsin kaynağını bundan önce iki kere verdim.)

• Nâmahrem erkeklerle tokalaşmakta beis görmeyenlerin tesettürü.

• Başı açık kadınlardan daha fazla erkeklerin dikkatlerini çeken sözde tesettür.

• Bazı şazz görüşlülere göre tesettürden maksat kadınların başlarını örtmeleri değil, geniş elbise ve örtülerle göğüslerini kapatmalarıdır. Başları açık olabilir.

• Bazı oryantalist-ilâhiyatçılara göre tesettür İslâm’a Yahudilikten geçmiştir. Daha neler neler. Zırvalar, hezeyanlar…

Diyanet yıllardan beri sürdürdüğü sükûtu bozdu ve tesettürün dinî bir emir olduğunu, farz olduğunu beyan etti. Lâkin tesettürün şekli hakkında açık konuşmuyor.

Pakistanlı Fazlurrahmancılar, “Tarihsellİk” diye bir safsata çıkartmışlar, tesettürü de bu açıdan ele alarak, o eskidendi, tarihte kaldı, şimdi gerekmez dercesine lâflar ediyorlar.

Bir de şer’î olmayan, sosyolojik/kültürel tesettür var.

Bendeniz, yabancı erkeklerle el sıkışan, resepsiyonlara katılan, bir tür sosyete hayatı yaşayan başları örtülü Müslüman kadınların daha sık, daha sanatlı, daha estetik giyinmelerini teklif edince birtakım okuyucular, “İslâm’da şıklık mıklık, sanatlı giyim, moda yoktur!..” şeklinde itirazlarda bulunuyor, realiteyi görmezlikten geliyor. Benim tenkitlerim, tekliflerim şer’î tesettürlü Müslüman kadınlara yönelik değildir” yabancı erkeklerle el sıkışan zamane tesettürlülerinedir.

Tesettürlü Müslüman hanımlar doktorluk, eczacılık, mühendislik, avukatlık, gazetecilik yapacaklarsa mutlaka zarif, seksî olmamak şartıyla şık, açıklardan daha vasıflı elbiselere ve başörtülerine bürünmek mecburiyetindedir.

Ya evlerinde otursunlar, oturmayacak, hayata atılacaklarsa zarif olsunlar.

Kesinlikle rüküş olmasınlar…

Düttürü Leyla kıyafetli olmasınlar…

Bayan Gökkuşağı olmasınlar…

İslâm’da din ile hayat iç içedir, birbirinden ayrılmaz. Tesettür, hayatın bir parçasıdır.

Dinî konularda uluorta konuşan bazı kardeşlerime (müsaadeleriyle) sesleniyorum:

Muteber/güvenilir ehl-i sünnet kitaplarından tesettürün ne olduğunu öğrenelim. Ancak ondan sonra, o da çok ihtiyatlı olmak şartıyla konuşabiliriz.

Dini anlayış ve yaşayış açısından Müslümanlar derece derecedir. Tabanda avam/halk vardır. Onun üzerinde havas/seçkinler, en üstte (sayıları çok azdır) havassü’l-havass bulunur.

Takva sahipleri Şeriatın ve fıkhın hükümlerine uyarlar. Yüzde yüz uyamayanlar, ipin ucunu büsbütün kaçırmamak şartıyla (mutlaka başlarını örterek) hayata atılabilir.

Başlarına bir bez parçası örtmekle kendilerini zamanın Rabiatü’l-Adeviyyesi sananları cahilleri ve gafilleri uyarmak lazımdır.

Bugünkü tesettür krizinde İslâmcıların yüzde elli oranında, belki de daha fazla tuzu biberi vardır. Başörtüsünü, onlar çıkmaz sokaklara soktular.

Türban üniversitelerde serbest bırakılırsa birtakım radikaller, arivistler, beyinsizler kimbilir neler yapacaktır. Uyuyan fitneyi uyandıranlara lanet ediliyor. Haberleri yok mu? Provokasyondan, tesettürü rant konusu haline getirmekten, fitne ve fesat çıkartmaktan kaçınmalıyız.

Tesettür konusunda bir kültür savaşı veriyoruz. Hizmetçi, besleme kıyafetiyle bu savaşı kazanamayız. Mutlaka güçlü, vasıflı, üstün, bilgili Müslümanlar olmalıyız.

(Yıllarca önce, tesettür hakkında HİCAB başlıklı bir kitapçık derlemiştim. Malumat edinmek isteyenlere tavsiye ederim. Bedir Yayınevi 0212/519 36 18)

Bunların Kafasıyla Bu Ülkede Sosyal Barış Olmaz

BİRTAKIM rektörlerin, yazarların, aydınların (aydınsalar), iş adamlarının, seçkinlerin yaptıklarına bakınız. Sanki demokrasiyi, insan haklarını, toplumsal uzlaşmayı dinamitlemek için çalışıyorlar. Yangına benzin püskürtüyorlar. Bunlarda anlaşma, uzlaşma, krizleri barışçı şekilde çözme ahlakı yok. Uygar olduklarını iddia ediyorlar ama uygarlık onların semtinden geçmemiş.

Binlerce başörtülü kızımız yabancı üniversitelerde okuyor. Viyana üniversitelerinde okuyan Müslüman kızlara törenle diploma veriliyor. Rektörler, dekanlar, profesörler onları tebrik ediyor. Müslüman kız, yabancı erkeklerin ellerini sıkmıyormuş… “Bu onun inancıdır. Kendisi bu yüzden asla kınanamaz” diyorlar… Avrupalılar başörtüsü konusunda bizimkilerden bin kat toleranslı, medenî, anlayışlı ve barışçıdır.

Bu memlekette bunların kafasıyla huzur olmaz… Toplumsal barış, millî mutabakat olmaz… Çünkü adamlar sağduyuyu, mantığı, insafı, bilgeliği rafa kaldırmışlar, ille bizim dediğimiz olacak diyorlar. Peki, dediklerinin doğru olduğunu sağlam gerekçelerle isbat edebiliyorlar mı? Sloganların, çağdışı ideolojilerin, demagoji ve safsataların ardına saklanmışlar veryansın ediyorlar.

Bunların çoğu vaktiyle Marksist idi. Marksizm iflâs etti veya çaptan düştü, şimdi başka maskelerle dolaşıyorlar.

Bunlar gerekçesiz adamlar ve kadınlardır.

Başörtüsü demokrasiye, insan haklarına, lâikliğe aykırıymış… Ne büyük hezeyan!.. Demokrasiye, insan haklarına, lâikliğe asıl aykırı olan başörtüsü yasağıdır. Gerekçesi? Dünyaya bakınız, bir tek medenî ülkede böyle saçma sapan bir yasak var mı?

Ne inanılmaz lâflar ediyorlar. Üniversitelere başörtülü kızlar gelir okursa, onlara hakkettiklerinden aşağı not verebilirlermiş… Hayatını akademik kariyere adamış bir profesör nasıl böyle konuşur? Bu bir kendini inkâr değil midir?

Zavallı Müslümanlar… Sadece haklı olmak yetişmiyor. Hem haklı olacaksın, hem de güçlü olacaksın. Nasıl güçlü? İlimde, irfanda, bilgelikte, ahlâk ve karakterde, kültürde, sanatta güçlü… Bir ve beraber olarak güçlü… Üniter bir dinî teşkilâta sahip olarak güçlü… Ehliyetli bir imama veya Emire sahip olarak güçlü… Firasetle güçlü…

6 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Ergenekoncu Yazardan İlk Yazı

Ergenekoncu Yazardan İlk Yazı
Güler KÖMÜRCÜ

Ergenekon Çetesinin medyadaki ayağı olarak gösterilen ve içeri alınan Gazeteci Güler Kömürcü yazılarına başladı. İlk yazısı “diken kuşu” ve “iyi çocuk” üstüne..

Güler Kömürcü/Akşam

‘Diken kuşu’ ile ‘iyi çocuk’

Öncelikle… Gönderdiğiniz yüzlerce moral mesajı için (suçu kanıtlanana kadar herkesin suçsuz olduğuna inandığınız için) çooook teşekkür ederim ey kıymetlim okur.

Bu arada TBMM Başkan Vekili ve de (benim için bu sıfatından öte uzun yıllardır manevi abla olarak kabul edilmiştir) MHP Milletvekili Sayın Meral Akşener başta olmak üzere, CHP Milletvekili Sayın Haluk Koç ve de Sayın Şinasi Öktem’e, ATO Başkanı Sayın Sinan Aygün’e, Türk Eğitim Sendikası Başkanı ve tüm üyelerine, İşçi Partisi Başkanı Sayın Perinçek’e, çeşitli sivil toplum kuruluşlarına, Washington’daki Türk derneklerinin vitrinindeki değerli dostlarıma ve de bir avuç kalmış tarafsız meslektaşlarıma tekrar sizlerin şahitliğinde teşekkür ederim, böylesine sevilmek çok güzel ama uyarıyorum derhal şımarabilirim (tebessüm).

Yeri gelmiş iken, medyada yazılanları okuyunca inanamıyorum, bu önyargı niye, bu öfke neyin örtüsü?! Kendini yüce yargının, hakimin, savcının yerine koyan malum medyamızın bazı mensuplarının yaptığı itibar infazının gereğini sonsuz güvendiğim Türk adaletinin nezninde hak arayışına bıraktım artık.

Evet, zaman akıyor, derhal ‘an’a adapte olalım, ‘çocuk ruhlu Kezban’ yazarınız galiba büyümeye başladı, çocuk ruhlu olma sırası size de geldi efendim;

1 haftadır aklımda hep aynı soru var ey özlenen okur ki size aylar önce bu sütunlarda anlatmıştım, meşhur ‘Kral çıplak’ hikayesini hatırlayın, bir dakika sabır gösterip paragrafın sonuna kadar bekleyin, eski öyküden yeni bir çıkarım yapacağız; terzileri, krala sanal bir kıyafet dikmiş, halk kralın çıplak olduğunu görür ama söyleyemez, terziler de yaptıkları oyunları kimsenin bozamayacağını, halkın korku içinde olduğunu bilirler, derken, hesap edilmeyen bir şey olur, bir küçük çocuk çıkıp- Kral çıplak- diye gerçeği bağırınca…

Sonrası malum, halka, krala ve terzilere ne olduğunu biliyorsunuz. Bu öykü anlatılır iken hep kraldan, terziden, halktan bahsedilir ama hikayenin asıl kahramanı ‘çocuktur’, hiç birimiz bu öyküyü anlatır iken çocuğun hakkını vermeyiz. Peki ‘o çocuğa ne oldu’ sizce? Hiç biriniz bilmiyorsunuz değil mi çocuğun akıbetini, hiç biriniz hikayeyi anlatır iken çocuğun başarısına alkış tutmazsınız. Emininim bu öyküyü yüzlerce defa dinlediniz ama çocuğun asıl özne olduğunu bir çocuk ruhlu Kezban hatırlattı işte. Haydi hep beraber çocuklaşalım mı? Bağırın biraz sesiniz duyulmuyor.

Bu satırların yazarı gökkuşağı aşığı, gökkuşağının her göze nasip olmayan ara renklerini görmekle ödüllendirilmiş bir renk çocuğudur. Gökkuşağının renklerini tanımak sabır ister, an gelir gökkuşağına acının rengi de düşer elbet?

Eveet, şimdi de size söz verdiğim gibi aşk-meşk ile harmanlanmış bir çiçek, kuş masalı anlatacağım. Diken kuşunun öyküsü, ey yazarınızın düş gücüyle kaleme alınmıştır;

‘Diken kuşunun hüznü büyüktür çünkü diğer kuşlar gibi şarkılar söyleyemez, sesi çıkmaz, çıkamıyordur (niye diye sormayın, işte öyle, masal bu, diken kuşu ile kastettiğim de sanmayın Kezban yazarınız, belki de o kuş sizsiniz, neyse, dedim ya sadece masal bu).

Diken kuşunun ruhunu besleyen en deriiin ülkü ‘avaz avaz özgürce şarkılar’ söyleyebilmektir. Diken kuşu tek bir şartla ‘şarkılarının’ gökkubede yankılanacağını bilir; diyaframının açılması için göğsünü bir dikene yaslaması gerekir, diken battıkça açılabilecektir sesi. Diken kuşu tercihini yapar, yaslar göğsünü dikene. Diken saplandığında acı içinde sesi açılır. Başlar şarkılarını söylemeye, ne istedi ise onunla taçlandırılır. Diken kuşları bilir ki gökkuşağının altından geçmek, avaz avaz şarkılar söylemek demek, göğsünü dikene yaslayabilmektir de.

Ve… Gökten üç elma düşer. Bu masal da burada? Artık bundan sonraki öyküleri de siz yazın ey çocuk ruhlu okur.

6 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok