Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

Kızım olsa bu rektörlere nasıl emanet ederim?

Kızım olsa bu rektörlere nasıl emanet ederim?
Ahmet Taşgetiren

Bir süredir bazı üniversite rektörlerini izlerken korkuyorum.

Kızım olsa, bu rektörlere eğitim için nasıl teslim ederdim, diye düşünüyorum.
Gözlerinden ateş saçılıyor demeç verirken…

Birer siyaset aktörü haline gelmişler.

Kız çocuklarının başındaki örtüden siyaset çıkarmaya çalışırken, rektörlerimizin nasıl bir siyaset gayyasına düştüklerini görmüyoruz sanki.

Yasak kalkıp başörtülü öğrenci okul kapısına geldiğinde, sınıflara girdiğinde bu rektörler bu öfkeyle ne yaparlar?

Tarafsız kalabilirler mi?

“Çatışma çıkar” deyip duruyorlar.

Çatışmayı onların çıkarmasından ve öğrencileri bir ateşin içine atmalarından endişe ediyorum.

Bu öfke hali akla zarar.

Bilim akılla yapılır.

Bu öfke ile bilim yapılır mı?

Bu militan tavır, bu jakoben üslup üniversite dünyası ile nasıl buluşur, anlamak mümkün değil.

Öğrencisinin değerler yapısı ile böylesine karşı karşıya düşmüş, böylesine bağnaz bir dile yakalanmış bir bilim adamı mantığı nasıl hakim olabiliyor Türkiye üniversitelerine?

Hep YÖK vak’asından şikâyet edilir.

Bunun önemli ölçüde “Rektörler vak’ası” olduğunu düşünmek belki daha doğru.

Ya da tavuk yumurtadan çıkıyor, yumurta da tavuktan…

Birbirini üretiyor YÖK düzeni ile bu rektör prototipi…

Korkuyorum.

Bu zihniyette bir yönetimden asla bilim çıkmaz.

Korkuyorum.

Öğrenciler de rektörlerine benzerse ve Türkiye bir fanatizm cehennemine dönüşürse, diye korkuyorum.

Korkuyorum, bu rektör standardı ile nasıl bir akademik yapı oluşur, yukarıya doğru nasıl bir seleksiyon işler ve kimler neden tasfiye edilir, o akademik yapı içinde farklı düşünceler nasıl barınır, bu sorular ürkütüyor beni…

Rektörlerin başörtüsü karşıtlığı, neredeyse derin bir özgürlük karşıtlığı biçiminde anlaşılacak görüntüde.

İlaç niyetine, bir kere olsun, özgürlük için yollara düşseler.

“Bilime en çok özgürlük lazım” diye seslenseler. “Kılık kıyafet üniversite için sorun olmaz, bizim için kafanın içi önemli” diyebilseler. “Biz tırmanma gücü olanın yolunu, uçabilecek olanların kanatlarını kesmeyiz, bu memlekete yetişmiş insan lazım” diyebilseler.

Ah, o şefkati bir kere olsun gözlerinde görebilsek.

Çakmak çakmak gözleri, bir kere bile olsa her eğilimde öğrencinin başarısını kutlamak için açılsa…

Karşınıza “savaş baltaları”nı bilemiş ve eline almış bir topluluk çıkıyor sanki.

Ben korkuyorum, insanların korktuklarını hissediyorum.

1960′lardan beri üniversite çıkışları korkutuyor toplumu. “Çıkış” yani “huruç!”

Türkiye’nin, öğrenciyi üniversiteye almamak için kapıya güvenlik görevlisi koyan bir ülke haline gelmesi ne gariptir.

Türkiye, başörtüsüne özgürlük kadar acil biçimde bir üniversite reformuna ihtiyaç duyuyor.

Türkiye, militarize olmuş rektörlerden bir an önce kurtulmak istiyor ve yüreği, farklı eğilimlerdeki tüm öğrencilerini, her fikirden akademisyeni içine alabilecek genişlikte rektörlere ihtiyaç duyuyor.

Türkiye, üniversitelerin, sokakta cübbeleri ve “Ordu Göreve” pankartlarıyla yürüyen öğretim üyeleri ve, medyada millet iradesine meydan okuyan rektörlerle değil, uluslararası başarılarıyla gündeme geleceği günleri özlüyor.

Türkiye, siyasi kadrolar, ülkenin daha özgür insanlar ülkesi haline gelmesi için adım atarken, üniversitelerin, yasakçılıkta ayak diremek gibi garabetlere yönelmediği, özgürlüğü daha çok büyütmek için çaba gösterdiği bir zamanı özlüyor.

Özgürlükler söz konusu olduğunda rektörlerimizin önemli kısmı bin kere sınıfta kaldı.

Bu, üniversiteler açısından da, bu dönemlerde eğitim gören gençlerimiz açısından da bir talihsizliktir.

Şu günlerde Türkiye, bir kere daha rektörleri sınavdan geçiriyor.

Belki de öfkenin bu dozu, kaybedilecek koltuk kaygısındandır. Bu kaygının, ülkeyi böylesine bir anafor içine sürüklemesi ise, açık bir talihsizlik.

1 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Şifreli mesaj

Şifreli mesaj
Güngör MENGİ

Orgeneral Büyükanıt’ın konuşmasını ilk duyduğumda şaşırdım.

Komutan’ın toplumdaki beklentiyi hissettiği fark ediliyor. Bunu anlamak mümkün.

Ama o “hap gibi” konuşma üstündeki yükü kaldırdı mı?

Buna tatmin edici bir cevap bulamadığım için VATAN’ın internet sitesinden gelen soruya dün sabah “Öptü mü, ısırdı mı; anlamadım!” diye cevap verdim.

Sonra daha boyutlu düşündüm.

Silâhlı Kuvvetler’in türban yasağını kaldırmaya dönük gelişmeleri kaygıyla izlediğini herkes biliyor. Aynı kaygıyı paylaşan kesimler de askerin bu meseleye ne kadar ağırlık koyacağını merak ediyor.

Büyükanıt geçen hafta Londra’da bu soruya muhatap oldu.

“Yurt dışında iç meseleleri konuşmam” diye atlattı.

Dönüşte daha fazla susamayacağını görerek olmalı, dün mesajını ancak geriye dönüp arayacak olanların bulabilecekleri ölçülü bir açıklamada bulundu:

“Gündemde türban konusu var. Toplumun bütün katmanlarında bu konuda askerin düşüncesini bilmeyen yok. Bir şey söylememiz malûmun ilânı olur. Malûmun ilânına gerek yok. O yüzden bir şey söylemeyeceğim.”

Komutan Silâhlı Kuvvetler’i türban tartışmalarının ortasına atmaktan sakınarak doğru bir tercih yapmıştır aslında. Çünkü laik rejime yönelik ciddi bir tehlike mevcut olsa bile demokratik hukuk devleti çalışıyor.

Meclis çoğunluğu yolundan dönmese bile yargı denetimi işleyecek, belki Anayasa Mahkemesi düzenlemeyi iptal edecektir.

Sert tonda bir uyarı, yalnız siyasete değil yargıya da müdahale anlamına çekileceği için bu durum ordu aleyhtarı kampanyalar için tetikte bekleyen çevrelerin ekmeğine yağ sürerdi.

Ayrıca bilen de biliyor ki Büyükanıt “bir şey söylemeyeceğim” demesine rağmen “malûmun ilânı” hatırlatması ile 27 Nisan bildirisine gönderme yapmıştır.

O bildiride Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin laiklik konusunda taraf olduğu ve yasalardan kaynaklanan sorumluluğunu yerine getirmeye kararlı olduğu ilân edilmişti.

Büyükanıt tekrar hatırlatmasa da muhatapları bu uyarıyı unutmuş olamaz!

*****

Kadınlarla uğraşan adamlar!

Yıllardan beri İslâm dünyasının tek demokrasisi olmakla övünüyorduk.

Bugün o onur verici farkımızın temeli olan laikliği tahrip etmekle meşgulüz. Ve bu büyük suçu işlerken düştüğümüz komik durumlardan hiç utanmıyoruz!

Ekonomi kötü sinyaller verirken, işsizlik artarken, ordu Kuzey Irak’ta ihanetle savaşırken koca koca adamlar, son yılların en huzurlu dönemini yaşayan üniversiteleri cehenneme çevirecek kaprislerini tatmin etmek için gece yarılarına kadar çalışıyorlar.

Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu dün pek önemli (!) bir açıklama yaptı:

“Türban nerede başlar, baş örtüsü nerede başlar, iğne, çengel… Bunlar daha sonra çıkarılacak yönetmelikle belirlenecek. Ondan sonra da bağlama şekli belli olacak!”

Anayasa Mahkemesi 1989 tarihli kararında türbanı laiklikle ilişkili gördü ya; şimdi türbanın laik versiyonunu icat etmeye uğraşıyorlar!

Kadınların nasıl örtüneceğine adamlar karar verecek.

Bu aptallık bile, olayın tamamiyle din sömürüsüne dayandığını ispatlamaya yeter! Türban gerçekten bireysel hak sorunu olsaydı kararları kadınlar verirdi.

Anayasa değişikliği referanduma gidecek olursa sadece kadınlar oy kullanmalıdır.

Hayalleri, kadınları kapatıp eve hapsetmek olan Milli Görüş erkeklerinin kadınlara kişilik ve özgürlük kazandıracak bir gelişmeye hizmet etmesi düşünülemez.

Kadınlar türbana referandum istemeli ve kaderlerini din cambazı erkeklerin elinden kurtarmalıdır.

Son pişmanlık fayda vermez.

Bir Atatürk daha gelmez!

1 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Başörtüsü, İmani Onurdur!

Başörtüsü, İmani Onurdur!
H. Ahmet Evliyaoğlu

Anadolu halkı 50 yıl önce çocuklarını İslami terbiye ve imani onurları nedeniyle kızlarını okutmadılar. Şimdi ise imani onurlarına sahip olarak okutmak istiyorlar. Bunu anlamadan insanımızı küçümseyici ifadeler, sahiplerini küçültür.

Allah’ın ayetlerini ve emrini kafanızda ki şablonlara uymuyor diye Abbasi ve Emevi yorumu diye nitelemek, fikri cehalettir. Dini değerleri küçümseyici ve dışlayıcı konuşmalar, gülünçtür. Halk gülüyor, dramatizme…

Müslümanlar elbette imani onurlarını, laik faşizmine artık kurban etmeyeceklerdir. Başörtüsüne karşı çıkanların A.P başkanı Hans-Gert Pöttering kadar İslam’ı anlamadılar, insani ölçülere de uzak kaldılar. A.P başkanı:

“Benim için insanlar hoşgörülü olduğu sürece, nasıl giyindikleri önemli değil.”Evet bizdekiler, saldırmadıkça türban veya başörtüsüne karşı olabilirler. Ama zorlama yorumlarla terbiye sınırlarını zorluyorlar.

Sevgili Hz Muhammed @:”Günah işleme anında, kalbinde üzüntü duyan kişi Mu’mindir.” Buyuruyor.

Başörtüsü de, Allah’ın [ Ahzab:59 ve Nur:31.]ayetlerinde ki emridir. Allah’ın emrini yerine getirmek ibadettir. Yerine getirme isteği “iman”dır. Yerine getirme isteği olduğu halde, herhangi bir nedenle, üzüntü duyarak yerine getir(e)mezse günahkardır. Kur’an’ın tarifiyle, apaçık günah işleyen kişi de fasıktır.

Allah (c.c):”…İmandan sonra fasıklık(apaçık günah işlemek) ne kötüdür! Bütün bunları yapıp ta, kim tövbe etmezse, işte asıl zalimler onlardır.”[Hucurat:11]

Başını açmaya zorlananların, psikolojik yıkımlarıyla, aile faciaları yaşamaları, bu laik faşistleri hiç mi hiç ilgilendirmiyor, mutlu bile ediyordur.

Yasağı savunanlar, bize baskı olur diye inananlara baskının devamını istiyorlar. Faşizmin en büyük temsili duruşu bu! Tarihi geçmişi faşizmin örnekleriyle tescilli olanların milletin gönlünde payitahtı olamaz.

Günahlardan sakınma olgunluğu olmadan, imani onura ulaşamayız. Nefsin kılıfları süslü, şeytanın ve uşaklarının fitnesi devamlıdır.

İnsanların dindar olmaları, inançları ile barışık ve mutlu yaşamaları, toplum hayatına pozitif katkı sunmaları için onurlu yaşamaları, onurlu imana sahip olmaları, devletin de bir onurudur. Halkının onurunu düşünmeyen devleti, halkın yönettiği söylenemez.

İmani onuru olmayanların, İslam’a hizmet etmek iddiasıyla İslam düşmanlarının isteğine uygun davranışlara girmeleri, ellerine koz vermeleri, Müslümanları onursuz bir yaşama çekme söylemleri ve ikna etmeleri, zalimlerin bilerek veya bilmeyerek tuzağında olanların durumlarıdır.

Kim ki, inananları Kur’an’ın emrine karşı mesafe koymalarını isterse o şeytandır, tağuttur. Kur’an da Tağut ve Şeytanla onurlu bir şekilde mücadeleyi emreder.

İmani onuru olmayanların helak olacakları bildirilmişken, hakkı batılla bulamamak emri de varken, dindar insanları ayırıma devlet eliyle tabi tutmak rencide edici ve onur kırıcıdır.

Bu toprakları vatan yapanların çocuklarını, hizmet alan-veren, üniversiteli olan-olmayan gibi bir ayırıma tabi tutmak, yasağın anayasaya Müslümanlar eliyle koyulması da, reddi gerek ve kınanması elzem bir durumdur.

Bu çözüm onursuzluğu (yasağı) çözmez. Onursuzluğu derinleştirir ve kılıfı sağlamlaştırır.

1 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Yine başörtüsü

Yine başörtüsü
Abdurrahman Dilipak

Harika!
İnanın hiçbir olay Cumhuriyet tarihi boyunca kimin kim olduğunu bu kadar açık ve net bir şekilde ortaya koymadı.

Başörtüsü, maskelerini düşürdü.
Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Birilerinin bir takım tehditlerden söz etmeden önce, bu ülkede İslâma ve Müslümanlara karşı açık bir kampanya başlatıldığını görmeleri lazım.
Siyasi emellerini müstevlilerin siyasi emelleri, şahsi menfaatlerini o çevrelerin çıkarları ile tevhid eden bir grub azınlık bunlar..
İslâma ‘İrtica’, Müslümana ‘Mürteci’ diyen bir azınlık. “Beyaz Türkler”. Kendilerini milletin “efendi”si sanan, “dinde reform” hayalleri kuran, “toplum mühendisliği”ne soyunan birileri..
Bunların, Media, sermaye, siyaset ve bürokrasi içindeki uzantıları deşifre oldu.
Kim derin devletin, kayıt dışı ekonomi ve kayıt dışı siyasetin ajanı, tetikçisi, ortaya çıktı.
Başörtüsü Türkiye’nin üzerine örtülen karanlık örtüyü kaldırıyor..
Başörtüsü bugün özgürlüğün, insan haklarının, hukuk devletinin sembolü haline gelmiştir.
Kim darbeci, kim darbeye karşı açığa çıkmıştır..
Sağcısından solcusuna, Alevisinden Sünnisine herkes bu gerçeği gördü.
Ağır bir bedel ödendi ama, karşılığında çok büyük bir değer elde edildi..
Buyurun işte size derin gerçek! Taraf gazetesinin haberi: “ERGENEKON’DA KORKUNÇ MUMCU BELGESİ! Uğur Mumcu suikastıyla ilgili korkunç belge, eski Binbaşı Zekeriya Öztürk’ün çantasından çıktı.. Ergenekon davasında tutuklanarak cezaevine konan emekli Binbaşı Mehmet Zekeriya Öztürk hakkında, Danıştay baskını ve Cumhuriyet gazetesine bomba atılması ile bağlantısı nedeniyle yapılan takibatta önemli belge ve bilgilere ulaşıldığı ortaya çıktı. 17 Mayıs 2006’da Danıştay’a yapılan saldırıdan 6 gün sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan ihbar üzerine Öztürk’ün kayınvalidesinin evine sakladığı çantalar dolusu belge ele geçirildi. Çanta ve poşetler içinde bulunan dokümanlarda gazeteci Uğur Mumcu suikastından, Şemdinli’deki Umut Kitapevi’nin bombalanması olayına kadar çok sayıda olayla ilgili belgenin olduğu tutanak altına alındı. Ancak dava dosyasındaki belgelerden tutanak altına alındığı anlaşılan belgelerde neler olduğu konusunda dosyada hiçbir bilgi bulunmuyor.”
Güldal Mumcu’ya tavsiye, kocanın katillerin yakalamak istiyorsan çevrene iyi bak! Timsah gözyaşlarına kanma!
Hambemitoğlu’ndan Bahriye Üçok’a, Aksoy’dan Kışlalı’ya, İpekçi’ye kadar, bakın bakalım kimin eli kimin cebinde bu karanlık ve kanlı ilişkilerde..
Bu çevrelerin asıl korkuları, başörtüsü değil, bu cinayetlerin, soygun ve vurgunların bu gidişle bir gün hesabının sorulması.. Yoksa başörtüsü bahane!
Örtü Arap dünyasına aitmiş, dini bir konu değilmiş. Dindardan daha çok din bilgisine sahip adama bakın hele bir..
Kendileri için bir şey istedikleri yok. Başkalarının özgürlüğünü engellemek için bayrak açıyorlar. Darbe çığırtkanlığı yapıyorlar..
Dün Viyana’daydım. Viyana’da İslâmi Gimnasyum’da, her ırktan Müslüman kızlar serbestçe başörtüleri ile derse girebiliyorlar. Üniversitelerde de durum farklı değil. Hıristiyanlar başörtülülerden korkmuyorlar. Orada başörtüsü karşıtlığı yapanlar, faşistler.. Onlar arasından biri çıkıp da bir şey söyleyince Cumhurbaşkanı çıkıp Müslümanlardan özür diliyor..
Bizdeki faşistler çok daha azgın çıktılar..
İslâma ve Müslümanlara karşı sokağa dökülenlerin İslâma ve Müslümanlara saygıları sıradan bir Hıristiyan kadar bile değil..
Başörtüsüne karşı çıkanların kim olduklarını biliyoruz artık. Şemdinli’nin arkasındakiler onlar. Onlar Dink’i kurşunlayanları azmettirenler, Onlar Ergenekoncular.. Onlar üniversite içine sinmiş sözde bilim adamları. Onları tanıyoruz, biliyoruz artık..
Bir kısım Media darbe kışkırtıcılarının, derin devletçilerin, Ergenekoncuların, ya da başörtüsü karşıtlarının amiral gemisi gibi.
TÜSİAD’da, MEDİA’da aynı çevrenin parmak izlerini görüyoruz. Birileri sanırım, 28 Şubat’tan sonra gömdükleri “savaş baltalarını” çıkarttı.. Yeniden bir “huruç harekatı” başlattılar..
İyi, başlatsınlar bakalım..
Muhteşem bir süreç yaşıyoruz.. Kimlikler ortaya dökülüyor..
Başörtülüler artıyor, başörtüsüne kamuoyunun desteği bir çığ gibi büyüyor ve başörtü karşıtları güneş altında kalan buz kalıplar gibi eriyor..
Her şey biz yaşarken ve toplumun gözleri önünde gerçekleşiyor.
CHP, her zaman olduğu gibi CHP’liğini yapıyor ve tabii yaptıkça kaybediyor..
Kemalistler de öyle..
Büyükanıt’ın herkesin bildiği üslubuna gelince, Ergenekon konusunda konuyu yargıya emanet eden ve sonucun beklenmesini bekleyen Büyükanıt, bu konuda da konunun sonuçlanması için Parlamento iradesi ve yargı kararları ve YÖK’ün kararlarının beklenmesi gerektiğini söylese daha iyi etmez mi idi? Ergenekon ve başörtüsü konusundaki iki farklı tutum birlikte masaya konduğunda, Büyükanıt uslubu ile kime daha yakın durmuştur sizce!
Demokratik talepleri, insan hakları tartışmalarını rejim için tehdit olarak görenler, artık açık açık derin devlet ve darbe savunuculuğu yapanlar, size göre nasıl bir rejim istiyorlar?
Bu konuyu çevremizdekilerle konuşmanın vakti geldi.
AK Parti’ye gelince, “dikbaşlılık edin” demiyorum ama, dik durun.. Öfkeleri ağızlarından taşan, ihtirasları korkuyla birleşince ağzından çıkanları kulakları duymayan çevrelerin korku ve panik içindeki sözleri sizi korkutmasın. Korkmayalım ama kontrolü de elden bırakmayalım tabii ki! Kuru gürültüye papuç bırakmayın, tereddüt ederseniz birilerinin cür’et ve cesareti artar.. Yüzünüzü Hakk’a ve halka dönün.. Selam ve dua ile.

1 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Kısa notlarla…

Kısa notlarla…
Ahmet Varol

IRAK’TA BİR MİLYON İNSAN ÖLDÜRÜLDÜ
İngiltere’de bir araştırma kuruluşunun hazırladığı rapora göre 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesinden sonra bu ülkede bir milyondan fazla insan öldürüldü.

Merkezi Londra’da bulunan Opinion Research Business adlı kuruluşun diğer bazı araştırma kuruluşlarıyla işbirliği yaparak hazırlattığı raporda, Irak’taki her beş aileden birinin en az bir ferdini kaybettiği vurgulandı. Raporda, işgalcilerin saldırılarında, çatışmalarda ve işgalden bu yana gerçekleşen şiddet olaylarında bu kadar insanın öldüğü dile getirildi. Ancak bütün bu şiddet olaylarının temelde sebebi işgaldir. Çünkü ülkede güvenliğin ortadan kalkmasının, insanların topluca öldürülmelerine yol açan şiddet olaylarının gerçekleştirilmesinin sebebi işgaldir. Zaten ABD’nin İslâm dünyasında gerçekleştirdiği diğer işgallerde de benzer durumların ortaya çıkması güvenlik mekanizmasını atıl duruma getirip insanların sürekli ölüm korkusuyla yaşamalarına yol açmanın, Amerikan işgallerinin bir genel politikası olduğunu gözler önüne sermektedir. Bütün bu gerçekler Amerikan emperyalizminin bizim insanlarımızı sivrisinekle bir tuttuğunu çok açık bir şekilde gözler önüne seriyor. Böyle bir anlayışla nasıl dost olunabilir?
SOMALİ UNUTULDU MU?
Somali uzun süreden beri gündemden düştü. Bunun en önemli sebebi rutinleşmedir ki işgalci güçlerin en çok işlerini kolaylaştıran da toplum psikolojisinin genel karakterinden kaynaklanan rutinleşme, olan bitenlere gözlerin ve kulakların alışması sebebiyle artık onları garipsemez, yadırgamaz duruma gelmedir. Bir önemli sebep de yeni hareketliliklerin öne geçmesi karşısında geniş zamana yayıldığı düşünülen olayların normalde ilgilenilmesi gereken türden olsa da gündemden düşmesi ve ilgiden uzak kalmasıdır.
Somali hakkındaki haberlere göre ülke bu sıralarda oldukça zor bir dönemden geçiyor. Etiyopya işgaline karşı direniş sürmekle birlikte, işgalciler de şehirlerde rasgele insanlara saldırarak cinayetler gerçekleştirmektedirler. Çünkü Irak’taki işgal güçlerinin zihniyetiyle yine ABD’nin işaretleriyle ve destek vermesiyle Somali’ye giren Etiyopya işgal güçlerinin zihniyetleri arasında bir fark yoktur. Bu sebeple işgal altındaki Somali’de can güvenliği ortadan kalkmış durumdadır. Somali’nin çok zor dönemden geçiyor olmasının bir sebebi de insani yardım ve ekonomik desteğin ulaştırılmasının neredeyse imkânsız hâle gelmiş olmasıdır.
WİNOGRAD RAPORU YENİDEN GÜNDEMDE
Siyonist işgalin 2006 yazında Lübnan’da aldığı ağır yenilginin tahlil edilmesi amacıyla hazırlanan Winograd raporu bu sıralar yeniden gündemde. Bu raporun amacı yenilginin sorumluluğunu Olmert’e ve ekibine yükleyerek işgal devletinin imajını kurtarmaktır. Oysa 2006 yazındaki 33 gün savaşı yenilgisi Olmert’in ve kadrosunun değil, işgalci saldırgan devletin yenilgisidir. Ayrıca o olay işgal devletinin ilk yenilgisi değildir. 1968 Kerame Savaşı’nda, 2000 yılında Güney Lübnan’dan çıkarılarak, 2003’te Cibaliya’daki çatışmalarda ve 2005’te Gazze’den çıkarılarak da ağır yenilgiler almıştı. Siyonistlerin 1948 ve 1967 savaşlarındaki başarıları da kendi güçlerine değil, bölgedeki ihanet yönetimlerinin hainliklerine dayanıyordu.
Biz Winograd raporunun ilk tartışıldığı günlerde (4 Mayıs 2007 tarihli) bir yazı yazmıştık. O yazımızda dile getirdiğimiz fikirler bugün için de geçerlidir. İlgilenenlere web sitemizden okumalarını tavsiye ederiz.
KİME GÖRE “YASADIŞI”
25 Ocak Cuma günü Beyazıt’ta Gazze’ye destek mitingi sonrasında bazı arkadaşlar HAMAS bayrağı taşımaktan dolayı polis merkezinde sorgulamaya alındılar. Arkadaşların yaptığı açıklamalarda söz konusu bayraklar hakkında “yasadışı” iddiasıyla bir savcılık soruşturması açıldığı için bayrakların kendilerine iade edilmediği dile getirildi. Bu bilgiler bize Annapolis Konferansı’nda öne çıkan tutumu hatırlattı. Bu konferansın ana hedeflerinden biri Filistin’deki İslâmî hareketi ve işgale karşı direnişi “yasadışı” ilan etmek, bölge ülkelerine de böyle kabul ettirmekti. Böyle bir tutum yasallığı ve yasadışılığı ABD’nin dayatmasına göre belirlemek anlamına gelir. Filistin yasalarına göre yasallığı tescil edilmiş, halkın üçte ikisinin desteğine sahip olduğunu belgelemiş İslâmî kitlesel hareket, Annapolis Konferansı’nda belirlenen stratejinin hedefi olsa da, Filistin davasına sahip çıkanların gönüllerinde taht kurmuş durumdadır. Böyle bir hareketin yasallığını öğrenmek isteyenlerin Amerikan emperyalizmine veya işgalci Siyonist devlete değil, Filistin halkına başvurmaları, onun tercihini öğrenmeleri gerekir.

1 Şubat, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok