Atalar dini
| Atalar dini
28.02.2008
|
|
![]() |
Hayrettin Karaman |
|
hkaraman@yenisafak.com.tr Emekli bayan ilahiyat profesörünün başörtüsü yasağı ile ilgili sözlerini eleştiriyorduk. “Ataların yaptığı iyi bir şeydir, bugünün şartlarına da uygundur, devam ettirirsiniz. Ama atalarımızın yaptığının bugün artık iyiliği kalmadıysa, aleyhimize sonuçlar ortaya koyuyorsa, onlar hakkında kendimiz düşünmeliyiz. Demek ki herkesin kendi aklını kullanıp düşünmesi lazım. Hiç mi yanılmadı atalarımız? Bunu argüman olarak koyduğunuz zaman bunun karşısında durulmaz.” Müslümanların elinde Allah tarafından vahyedilmiş kitapları (Kur’an-ı kerim) ve önlerinde, Allah tarafından eğitilerek ümmete örnek olarak gönderilmiş peygamberleri (onun söyledikleri ve yaptıkları) var. Müslümanların dini, kendiliklerinden din uydurmuş veya ilahi olan dini bozmuş ataların yaşadığı ve miras bıraktığı din değildir. Müslümanların dini (İslam) Kur’an’a ve Peygamberimizin örnekliğine dayanmaktadır. Müslümanların ataları da dinlerini bu iki kaynaktan alarak öğrenmiş ve öğretmişlerdir. “Dini kaynaktan alarak öğrenme” işine ictihad denir. Kendileri ictihad edecek kadar alim olmayanlar elbette alim olan atalarının söylediklerine bakacaklar, hatta onlara değil (çünkü bunu da yapamazlar), kendi zamanlarında yaşayan hocalara soracaklardır. Hocalar “Biz Kur’an’a, sünnete bakmayız, bizim için yol gösterici olan müctehid atalarımızın söyledikleridir” derlerse hata etmiş olurlar. Doğrusu hem onların nasıl anladıklarına bakmak, hem de asıl bağlayıcı olan kaynaklara (Kur’a ve sünnete) bakmaktır. Ama bu da ilim ister, ilimsiz olmaz. Bu genel kaide (usul) açısından meselemize; yani başörtüsünün, daha doğrusu örtünmenin dindeki yerine ve hükmüne gelelim. “Ama atalarımızın yaptığının bugün artık iyiliği kalmadıysa, aleyhimize sonuçlar ortaya koyuyorsa, onlar hakkında kendimiz düşünmeliyiz.” Deniyor. Atalarımız Kur’an’a ve sünnete bakmışlar, kadınların başlarını da örtmelerinin farz, açmalarının haram olduğu sonucuna varmışlar. Bu konuda ihtilaf da etmemişler; bütün asırlarda “başörtüsünün Kur’an’da ve sünnette var, örtmenin farz olduğunu” söylemişler. Profesöre göre “bu anlayışın iyiliği kalmamış ve aleyhimize sonuçlar doğuruyormuş”. Tabii bu iki hükme de katılmamız mümkün değildir. Başörtüsünün farz olduğuna inanan milyardan fazla müslümana göre baş dahil örtünmek kötü değil, iyidir. Dar görüşlü, dindarlaşma düşmanı, laikçi, hak ve özgürlükleri yalnız kendileri için isteyen bir zümre, ellerindeki gücü kötüye kullanarak başörtüsünü yasaklamasa bundan kimsenin zarar gördüğü de yok. Dinimize göre eğer hayat zorunlu kılıyorsa, zorunluluk ölçüsüne göre haramlar ortadan kalkar. İşi, durumu, imkanları bir yerini açmasını gerekli kılan erkek ve kadın o yerlerini -gerekli olduğu sürece ve miktarda- açar. Şu halde örtünme emri hayatı güç, çekilemez hale getirmez. Ama okuyan bir kızımız başını örttüğü zaman “aklını örtmediği için” bundan bir zarar görmez, sıkıntı da çekmez. Sıkıntı örtmeden değil, bunu yasaklamaktan geliyor. Biz ilahiyatçılara düşen, zalimlerin yanında değil, mazlumların yanında yer almaktır. Her zaman söylüyorum, bir daha tekrar edeceğim: İslam’da başörtüsü yok diyenler bu düşünce ve inançlarını uyguluyorlar, izin versinler de var diyenler de kendi inanç ve görüşlerini uygulasınlar. Bir yerde dayatma varsa bunun atalara, babalara, analara, devlete ait olması neyi değiştirir? |
|
MHP’nin kimlik sınavı
| MHP’nin kimlik sınavı
28.02.2008
|
|
![]() |
Fehmi Koru |
|
f.koru@hotmail.com Açın, herhangi bir siyaset bilimi sözlüğüne bakın, ‘kaos’ sözcüğünün kimler tarafından hangi amaçla kullanıldığını göreceksiniz. ‘Kaos’ sözcüğü toplumda gerginlik yaratma projesinin bir aracıdır ve Hitler’in propaganda nazırı Goebbels’den beri de ‘psikolojik savaş’ aracı olarak sıkça kullanılmaktadır. Meclis’in anayasa değişikliğini “411 el kaosa kalktı” biçiminde değerlendirenler YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan’ın “Anayasa değişikliğiyle türban/başörtüsü yasağı kalktı, üniversite kapılarını başörtülü öğrencilere açın” talimatı sonrası için de aynı sözcüğü kullanıyorlar: Kaos. Bu işlerin ustası iki kalem, dün, birbirlerini tekrarı göze alarak, yazılarını baştan sona bu konuya ayırmışlardı. Neden ‘kaos’ olsun ki? Meclis’in gerçekleştirdiği anayasa değişikliği yürürlüğe girdi ve YÖK Başkanı Prof. Özcan’ın talimatı bazı üniversitelerde derhal uygulanmaya başladı. Uygulamayanlar var ve onlar ‘kaos’ teorisinden yararlanma yarışındalar; ancak bu ülkede yasalara karşı çıkanları cezalandıran, anayasayı tanımama suçunu ciddiye alan yargıçlar da bulunuyor. Yaygaralar yine de etkili; özellikle de MHP üzerinde… MHP lideri Devlet Bahçeli ve parti sözcüleri, ısrarla, YÖK Yasası’nın 17. maddesinde de değişiklik yapılması gerektiğini vurgulayıp duruyorlar. CHP lideri Deniz Baykal’ın Ak Parti için kullanageldiği “Ortaklarını sattılar” söylemini de ciddiye aldığı anlaşılıyor MHP yönetiminin; Ak Parti’yi mutabakatı bozmakla suçluyorlar. MHP’nin şu ana kadar başörtüsü konusunda izlediği çizgide ’samimi’ olduğunu sorgulamak için hiçbir sebebimiz bulunmuyor. Yalnız ülkenin önünü kesen, ciddi mağduriyetlere yol açan bir yasağın sona erdirilmesinde aktif rol üstlenmiş olmadı MHP, aynı zamanda kendi tabanına da güçlü bir mesaj verdi. Yasağın kalkmasının tek bir partinin kâr hanesine yazılmasını engellemek bile akıllı bir siyasi manevraydı. Ancak bu noktadan itibaren MHP hızla farklı bir zemine doğru kayıyor. CHP’nin ve “Başörtüsüne özgürlük istemeyiz” diye gırtlakları yırtılırcasına bağıranların bulunduğu zemin o. Herhalde MHP sözcüleri de dikkat ediyorlardır; kendi argümanlarını en çok kullananlar CHP sözcüleri. Onlar da “YÖK Yasası 17. madde değişsin” diyorlar, tıpkı değişikliğe rağmen yasak uygulamasını sürdüren rektörler gibi… Galiba bu noktada durup bir durum değerlendirmesi yapması gerekiyor MHP’nin… Yola çıkılırken Ak Parti de MHP gibi düşünüyordu. Yasada da değişiklik yalnız MHP’nin formülü değildi yani, Ak Parti’nin hukukçuları da -tereddütle birlikte- YÖK Yasası’na el atılması gerektiğine inanıyorlardı. Bu görüşten vazgeçmeleri iki sebepledir: Güvendikleri kalemlerin ve yansız olduğunu bildikleri hukukçuların uyarısıyla yasada yeni bir düzenlemeye gerek olmadığını anlamaları… AK Parti tabanının “Oyuna geliyorsunuz” uyarısı… Aynı görüşlerin ve uyarıların MHP’yi etkilememesi gerçekten garip… Hadi, daha ilk günden dillendirdiğimiz “Yasak yok ki, yeni yasal düzenlemeye ihtiyaç olsun” tezini ciddiye almak ters geliyor, Yargıtay’ın en itibarlı başkanlarından Prof. Sami Selçuk’un ‘hukuk bilgesi’ otoritesiyle yazdığı mütalaalar da mı dikkatlerinden kaçıyor? Prof. Selçuk, “Bu kadar çabaya gerek yok, sanal bir yasak bu, YÖK Başkanının talimatı kalkması için yeterli” görüşünü kaç kez seslendirdi, kimbilir… Bu teze sahip çıkan MHP’ye yakın hukukçular da var. O halde MHP kendisini yeniden CHP ile aynı zemine doğru iten yanlış tavırda neden ısrar ediyor? Bu tavrının her olaya ‘tuzak’ ve ‘oyun’ olarak yaklaşanları haklı çıkardığını ve MHP’ye farklı bir gözle bakılmasını getirdiğini nasıl fark etmiyor Devlet Bahçeli? Yoksa MHP içerisindeki ideolojik olarak MHP’den çok CHP’ye yakın bazı tiplerin mi baskısı söz konusu? Neyse ve hangi sebepse, MHP, şu andaki çalkantıdan olumsuz etkileniyor ve bu da ‘kaos’ görüntüsünden çıkar umanların ekmeğine yağ sürüyor… Titreyip kendine dönmek için bundan daha uygun zaman olamaz. |
|
“Post-modern darbenin yıldönümü…
| “Post-modern darbenin yıldönümü…
28.02.2008
|
|
![]() |
Davut Dursun |
|
ddursun@yenisafak.com.tr Belli tarihlerin toplumsal hafızamız için özel bir anlam ve önem ifade ettiğinden olacaktır ki bu tarihlerin her sene bir biçimde hatırlanması için belli programların icra edilmesi söz konusudur. Toplum hafızamızda yer eden bazı tarihlerin herkes için aynı anlam ve önemde olduğunu söylemek elbette zor. Zira herhangi bir olay ve gelişmenin bütün toplum bireylerince aynı şekilde algılanması, aynı önem ve değerde görülmesi mümkün değil. Neticede olayın büyüklüğü ve önemi ne kadar yüksek olursa olsun bunun algılanması kişisel tercihler ve değerlerce belirlenmektedir. Bugün takvimler 28 Şubat’ı gösteriyor. Bu günün Türkiye’de yaşayanlar için özel bir anlamı ve önemi olduğunda şüphe yok. Biz Türkiye’de yaşayan insanlar olarak takvimde 28 Şubat’ı gördüğümüzde ülkemizin son on yılına damgasını vuran pek çok siyasi gelişmeyi, birtakım olumsuzlukları, demokrasi dışı yöntemleri hatırlarız. Aslında bizim kolektif hafızamızda pek çok önemli tarih var. Mesela 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat gibi. Bu tarihleri değerlendirirken hepsinin ortak paydasına işaret etmekte yarar var. Buraya bir 14 Mayıs tarihini dahil etmiyoruz. Çünkü bunun anlamıyla öncekilerin hiçbir ortak paydası yoktur. Bu dört tarihin ortak paydası demokratik yöntemlerle ve meşru şekilde seçilmiş işbaşındaki hükümetlerin demokrasi dışı yöntemlerle ve birtakım zorlamalarla iktidardan uzaklaştırılmalarıdır. En basit ifade ile bu eylemlerin her biri birer darbedir. Eylemlerin şekli ve icra ediliş biçimleri arasında önemli farklılıklar var. Bu eylemler üzerinde durulurken aralarındaki farklılıkların gözden uzak tutulması gerektiği unutulmamalı. Mesela bir 27 Mayıs darbesi ile bir 28 Şubat aynı değildir. Hem sebepleri, eylemin niteliği, hem de icra ediliş şekli ve sonuçları açısından aynı değildir. Ama her ikisinde de ortak olan önemli bir özellik var ki o da her iki eylemin de meşru demokratik yöntemlerle seçilerek işbaşına gelmiş demokratik hükümetlerin silahlı güçlerin zorlamalarıyla görevden uzaklaştırılmış olmalarıdır. Hep tekrarlanan bir ifade vardır: Demokrasi bir kulalar rejimidir… Evet demokrasinin en bariz vasfı hukuk devletini mümkün kılması ve bunu temel ilke olarak hayata geçirmesidir. İktidar ilişkilerinin önceden konulmuş hukuk kurallarına göre cereyan etmesi, hem bireyler, hem de kurumlar açısından büyük faydalar sağlar. Bu çerçevede kimin nasıl iktidara geleceği, nasıl iktidardan gideceği, mevcut hükümetin nasıl düşürüleceği, yenisinin nasıl kurulacağı önceden belirlenmiş kurallara göre cereyan etmektedir. Mesela Meclis’te güven oyu alamayan bir hükümetin ülkeyi yönetmesi söz konusu olamaz, yine aynı şekilde Meclis çoğunluğu hükümete güvensizlik oyu vermişse o hükümetin devam etmesi düşünülemez. Bu durumda hükümetin istifa edip yerine güvenoyu alacak bir hükümetin kurulması gerekir… 28 Şubat’ta ne olmuştu sorusuna verilecek cevaplar birbirinden farklı olabilir. Herkesin 28 Şubat’ı biraz farklıdır. Aslında şekli olarak bakılırsa 28 Şubat’ta olan olağanüstü bir şey yoktur bile denebilir. Milli Güvenlik Kurulu normal toplantılardan birini yapmış. Gündemindeki konuları görüşmüş, aldığı kararları uzun bir bildiriyle kamuoyuna duyurmuştur. Ancak işin özüne inilip gelişmelerin oluş biçimine bakıldığında o günkü Milli Güvenlik Kurulu toplantısının olağan bir toplantı olmanın ötesinde olağanüstü bir nitelik gösterdiği, yapılan görüşmelerin ve alınan kararların bir dönüm noktası olduğu görülmektedir. Bir bakıma askeri kanadın gündeme ağırlığını koymaları ve tartışmaları yönlendirmeleriyle alınan kararların demokratik teamüllere ve ilişkilere uygun olmadığı ortadadır. Bir tür sivil üyelere dayatma şeklinde ortaya konulan kararların imzalanması, hükümete tavsiye edilmesi ve bunların icrası için önerilen takip mekanizması gibi uygulamalar bir yandan iktidardaki sivil hükümeti istifaya zorlarken diğer yandan normal demokratik mekanizmalar dışında hükümetin ve iktidar ilişkilerin tesisini gündeme getirmiştir. Tarihe “post-modern darbe” olarak geçen 28 Şubat sürecinin ülkeye, topluma ve belli kesimlere ödettiği ağır faturanın muhasebesi hala yapılmış değildir. Olağanüstülüklerin en bariz vasfı olan hukuksuzluklar, kayırmalar, karalamalar, adaletsizlikler, hırsızlıklar, talanlar ve haksızlıkların ne muhasebesi, ne de eleştirisi yapılabilmiştir. Unutmamak gerekir ki bu sürecin yol açtığı derin travmaların genellikle siyasi değerlendirmesi yapılmışsa da toplumun katlandığı banka hortumlamaları, çalıp çırpmalar, yolsuzluklar ve talanlar da bunun ayrılmaz bir parçası olmuştur. Ne yazık ki Türkiye 27 Mayıs’ın, 12 Mart’ın ve 12 Eylül’ün muhasebesini yapıp demokratik süreci rafa kaldıranları mahkeme önüne çıkaramadığı gibi 28 Şubat’ın muhasebesini de yapamamıştır. Bugün “28 Şubat iyi oldu, Türkiye’nin ödediği faturaya değdi. Milletimiz bu süreçle şu önemli kazanımlar elde etti” diyebilen biri var mıdır acaba? |
|
Duygusal kalite meselesi
| Duygusal kalite meselesi
28.02.2008
|
|
![]() |
Gökhan Özcan |
|
İnsanlar duygularını sulandırarak yaşamaya başladığında işin tadı kaçıyor. Benim uzun zamandır sıklıkla düşündüğüm ve epeyce rahatsızlık hissettiğim bir tespit bu… Başka bir ülkede hiç yaşamadım, Türkiye sınırları dışına da çıkmadım, halleri kavramak bakımından bu bir eksiklik olabilir. Ama Türkiye’nin birkaç kuşağıyla ayrı ayrı yaşadım. Bu zaman zarfında Türkiye çok ciddi ve aslında birçok yönden normal kabul edilemeyecek değişimler yaşadı. Bütün bunları göz önüne aldığımda, bırakın başka başka ülkelerde yaşamayı, ömrümün her on yılını bir başka gezegende geçirmiş gibi hissediyorum kendimi. Yaşamayanların asla anlayamayacağı, işi hemen basit bir eskiler-yeniler çatışmasına taşıyacağı zor bir vaziyet bu. Dünyanın son yüzyılı baş döndürücü bir hızda yaşadığı, belki de insanlığın daha önceki yüzyıllarına eş yeniliklerin ve değişimlerin yaşandığı doğru… Bu değişimi Türkiye’nin kendine özgü kimlik ve rejim sakarlıklarıyla daha da anlaşılmaz hale getirdiği de doğru… Ama yine de doğal kabul edemediğim, edilmesine de inanamadığım bir şey var ki, zihnim döne döne geliyor ve hep bu engele takılıyor. İnsani çözülmeden, insani eksilmeden, ruhsal yoksullaşmadan, medeni yoksunlaşmadan sözediyorum. Hayatın her yanını ahtapot gibi kıskıvrak yakalayıp sıkan bu çözülmeyi asla içime sindiremiyorum. Böyle bir şey olmuyormuş gibi, hayatın çoraklaşmasının hiç farkında değilmişim gibi yaşamayı da beceremiyorum. Tıpkı bu öğütücü döngüyü durdurmayı ya da hiç değilse bir parçası olmamayı beceremediğim gibi… Bir insan kalabilmek noktasında görebildiğim kadarıyla tek güvencem zihnimdeki bu isyan!.. Bu satırları yazarken de aslında tedirginlik yaşıyorum. “Sen neden bahsediyorsun be adam!” diyenler de, “Ne zannediyorsun kardeşim sen kendini, hem insanlara tepeden bakıyorsun, hem de kendini sütten çıkmış ak kaşık zannediyorsun” diye düşünenler mutlaka çıkacaktır. Çünkü artık “yazı” yazanların “insan”a ait “mesele”leri kendi üzerinden anlatarak vurgulamasının sadece üslupla ilgili olduğu, kişisel olmadığı inceliğine daha az rastlanıyor. Yine yazı yazanların bu işe azimle ve sabırla devam etmelerinin nedeni giderek o “az”la ilgili hale geliyor zaten, “çok”la değil. Lafı uzattım, aslında o insanî çözülmenin, o ruhsal yoksullaşmanın, o yaygınlaşan yüzeyselleşmenin önemli bir tezahürüne, duygusal kalite azalmasına yakından bakmaktı amacım. Gazeteler, televizyonlar, hayatın her yanını dolduran konuşmalar, insanların birbirine gönderdiği dijital mesajlar, selamlaşmalar, vedalar, dilekler, hayatın ifadelendirildiği her şey can sıkacak yoğunlukta bir duygusal klişeleşmenin, neredeyse ucuzlaşmanın izlerini taşıyor. Her akşam televizyonlarda “bir konu açın da ağlaşalım!” ahvalindeki medyatik kümeleşmeleri görüyoruz. Bu milletin en önemli hasletlerinden biri olan kanaatkârlığımızın, maddiyata tamah etmezliğimizin, para dağıtan ekran tezgâhlarında nasıl eriyip gittiğini, insanlarımızın üç kuruş para için ne hallere geldiğini görüyoruz. Bu toplumun yiğitlik/kahramanlık kültürünün tiraj/rating kurgularında nasıl ucuzlatıldığını görüyoruz. Görüyor muyuz? Sahiden görüyor muyuz? |
|
Kaosa kalkan eller kimin?
| Kaosa kalkan eller kimin?
28.02.2008
|
|
![]() |
Ali Bayramoğlu |
|
alibayramoglu@tnn.net Üniversite kapılarında sıkıntı yaşanıyor ve daha bir süre yaşanacağa benziyor. MHP, CHP ve AK Parti arasındaki başörtüsü gerginliği sürüyor. YÖK Yasası’nda değişiklik yapılıp yapılmayacağı henüz belli değil. CHP Anayasa Mahkemesi’ne ilk başvurusunu yaptı. Durum bu… Bu durum ne şaşırtıcı, ne de beklenmedik… Kimse üniversitelerdeki örtü yasağının bir çırpıda kalkacağı ve uygulamanın sorunsuz bir şekilde eşitlikçi olacağını düşünmüyordu. Bir direnç söz konusu olacaktı ve oldu. Anayasal yargı sayfası olacaktı ve açıldı. Önümüzdeki günlerde anayasal değişikliğin mahkeme marifetiyle tıkanmasına bile tanıklık edebilir Türkiye. İş köklü bir tartışma ve çatışmayla birlikte anayasa paketine ve halkoyuna kadar uzayabilir. Evet güzergahlar muhtelif… Ama varılacak nokta tek: Bu sorun eninde sonunda çözülecek, bu yasak eninde sonunda kalkacaktır. Şu an yaşanan ise bir kaos değil, bir “değişim, yüzleşme ve olgunlaşma süreci”dir, daha doğrusu bu sürecin bir fasılasıdır. Söz konusu olan bu süreç, temel özgürlüğün önünün açılmasına, bir yasağın kaldırılmasına yönelik, uzun sürme ihtimali olan, çatışmalı, ama her safhasında etkileşim, uzlaşma ve siyasal olgunluk üretecek bir süreçdir. Ve siyasal rejimde, demokraside ani kopuşlar olmadığı sürece tersine çalışma ihtimali yoktur… Türkiye’nin parlamentosu ve toplumsal iradesiyle bir yasağın, üstelik, kritik, sembolik, ülkeyi hasta eden bir yasağın kaldırılmasına yönelik ilk ve keskin adımı atmış olması önemlidir. Bugün tartışılan belki işin kaos kısmı, direnç ve gerginlik yönü… Ancak bu kısma dikkat kesilmekte fayda var. Zira yaşanan kaos sadece bir karışıklığa, tıkanmışlığa işaret etmiyor, “siyasi güç kavgalarının, onlar etrafında konumlanmış medya gruplarının güç gösterileri”ne de gönderme yapıyor. Nitekim bugünlerde birçok yazar ve gazeteci son gelişmelere bakarak ne doğru tahminde bulunduk, ne doğru manşetler attık tarzı yazılar kaleme alıyor. Ertuğrul Özkök’ün üniversitelerin farklı uygulamalarına bakarak, “yasağın kalktığı gün ‘Kaosa kalkan eller’ manşeti atarak ne kadar doğru yaptık” diyen yazısı buna sadece bir örnek… Peki gerçekten öyle mi? Burada bir kaosun (tutturulması pek zor olmayan) bir öngörüden çok, arzulanan, “hedeflenen bir amaç” haline dönüştüğünü sezmiyor mu insan? Tesettür gibi çetrefil, zihniyet yaralarına işaret eden, sistemin sembolik dokusunda tahribat yaratan, yaşam biçimi tekelini korumaya yönelik siyasi tepkiler üreten bir meselede kaosun kimileri için arzulanan bir amaç olabilmesi şaşırtıcı değildir. Onlar bu konuda ve birçok fasılda, 28 Şubat’tan tutun 27 Nisan’a kadar, sıkı performans sergilenmiş profesyonellerdir. Parlamentodaki anayasal değişiklik prosedürünü ve alınan sonucu, yani yasağın kalkmasını adeta gayri meşru ilan ederek, kimi üniversite rektörlerinin dirençlerine zemin hazırlayan, yasağa karşı olanlara prestij kırıcı bir dil tutturan, bununla yetinmeyip bir tür dindar ve diğer, örtülü ve örtüsüz kutuplarının içinden konuşan, kutuplaşmayı tersten tahrik eden bir “merkez medya anlayışı” kaosta taraf olmaktan öte bir anlam ifade etmez… Ancak bu kez mayanın tutacağını sanmıyoruz… 27 Nisan’da da tutmadı bu maya… Unutmadan ekleyelim: 57 ülkede 1,3 milyar Müslüman arasında araştırma yapan dünyanın önde gelen kamuoyu şirketi Gallup, başörtüsü, şeriat ve laiklik konularında Müslümanların ne düşündüğüne dair, 6 yıl süren dev bir araştırmanın sonuçlarını açıkladı. Buna göre “Türk vatandaşlarının yüzde 73′ü dinin hayatlarının önemli bir parçası olduğunu düşünüyor. Ancak konu şeriata geldiğinde sadece yüzde 7’si şeriat yasalarıyla yönetilmek istediğini söylüyor…” Gidiş budur… Ve bu gidiş Özkökgiller’e rağmen tersine dönmeyecektir… |
|
BU GENELGEYE GÖRE NAMAZ ODASI AÇIYORLAR
![]() |
|
Son dönemde gazetelerde, televizyonlarda okullarda açılan “namaz odaları” haberleri yayımlanıyor. Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri bu gelişmeleri tebessümle izliyor, “Bizim yapacak bir şeyimiz yok” diyorlar.
Lise de namaz odası olur mu? İşte oluyor. 1980 askeri harekatı yapılmış, 28 Şubat gibi önemli bir süreç yaşanmış, kısa süre öncesine kadar sorun olmayan, hatta belki parmakla gösterilebilecek kadar az olan okullardaki namaz odası, son dönemde çığ gibi büyüyor.
Bunun öncülüğünü özel okullar yapmaya başladı. Milli Eğitim Bakanlığı müfettişlerine ihbarlar yapıldı. Müfettişler okullara gönderildi. Araştırma-soruşturma derken, “namaz odası”nın da yasal bir dayanağı bulunduğu ortaya çıktı…
UYGULAMALI EĞİTİM GENELGESİ
Uzun yıllar TBMM Milli Eğitim Komisyonu Başkanlığı görevinde de bulunan ve 22 Temmuz seçimlerinde listeye alınmayan Tayyar Altıkulaç’ın, Milli Eğitim Bakanlığı Din Eğitimi Genel Müdürü olarak, “Din Bilgisi dersinin uygulanışı” konusunda Talim ve Terbiye Kurulu’ndan görüş istedi.
Kuruldan önerisi doğrultusunda “uygun görüş” görüş alan Altıkulaç, 23 Kasım 1976 tarihinde Valiliklere gönderdiği genelgede “Din Bilgisi Dersinin Uygulanışı”nı şöyle tanımladı:
“Dinin pratik kısmını teorik kısmından ayırmanın mümkün olamıyacağı cihetle, namaz,abdest gibi konular işlenirken öğretmen ve öğrenciler okulun müsait bir yerinde veya sınıfta uygulama çalışmaları yapabilirler.”
MÜSTEŞARIN GENELGESİ
Okullarda namaz kılmak isteyen öğrencilere kolaylık sağlanması için de 13 Aralık 1977 tarihinde Milli Eğitim Bakanı adına Müsteşar Abdurrahman Demirtaş tarafından valiliklere genelge gönderildi. Genelge, Tebliğler Dergisi’nde de yayımlandı. O genelgeyi Milli Eğitim Bakanlığı’nda buldum. O genelgede şöyle deniliyor:
“Bazı öğrenci velileri, Bakanlığımıza zaman zaman yaptıkları müracaatlarda ibadet etmek isteyen çocukları içir okul müdürlüklerince gereken kolaylıkların gösterilmesini talep etmektedirler.
Bakanlığımıza bağlı okullarda ders saatleri dışında ibadetini yerine getirmek isteyen öğrencilere okul idarelerince mümkün olan kolaylıkların gösterilmesi gerekmektedir.”
NAMAZ ODASI YÜRÜRLÜKTE
12 Eylül 1980 harekatından sonra Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu oldu, sınıflarda uygulamalı namaz kılınmasını öngören Altıkulaç’ın genelgesi yürürlükten kaldırıldı. Ancak, okullarda namaz odası açılmasına olanak sağlayan Müsteşar Abdurrahman Demirtaş’ın 30 yıl önceki genelgesinin ise halen yürürlükte bulunduğu ortaya çıktı. Bir yetkili, “bu durumda okullarda okul yönetiminin namaz odası açması, onlara her türlü kolaylığı göstermesi zorunlu” dedi.
Bu genelgenin yürürlükte olduğunu öğrenen özellikle cemaatlerle ilişkili olduğu öne sürülen özel okullarda genelge dayanak gösterilerek “namaz odası” açılırken, Devlet okullarında da öğrencilerin istekleri doğrultusunda namaz odası oluşturulmaya başlandı. Bir okul müdürü, “bazı veliler, bizim elimizde bile bulunmayan 30 yıl önceki genelgeyle geliyor, bunun gereğinin yerine getirilmesini istiyor. Bakanlık, bu konuda mutlaka yeni bir düzenleme yapmalı. Aksi halde yakın bir gelecekte namaz odası olmayan okul kalmaz” diyor.
Milli Eğitim Bakanlığı, yeni bir karar aldı. Artık okullarda “namaz odası” haberleri yayımlandığı zaman bunun için müfettiş göndermeyecek. Çünkü, yapılan işlemin yasaya aykırı bir durumu olmadığı, hatta bırakın namaz odası açılmasını, açılmamasının neredeyse suç olduğu değerlendiriliyor.
—–
ÖZEL OKULLARIN DA İSTEĞİ VAR
Anktara Özel Okul Sahipleri Derneği Başkanı Yücel Kalınyazgan, kendini eğitime adamış emekli bir asker. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın da devre arkadaşı.
Küçük bir okulla başlayan eğitim serüveni, bugün farklı boyutlara ulaşmış durumda. Ana okulundan, fen lisesine kadar Yüce okulları da hızla büyüyor.
Öğrencilerle sohbet için gittiğim Yüce Okullarında, okulun kurucusu Yücel Kalınyazgan’la sohbet ederken, özel okulların içinde bulunduğu durumu da öğreniyorum. Türkiye’de özel okulların kapasitesi 500 bin civarında olmasına rağmen, bunun ancak 250 bininin kullanılabildiğini vurguluyor, “Milli Eğitim Bakanlığı’nın özel okullardan hizmet satın alması doğru olur” diyor. Bunun için alınması gerekli önlemleri de anlatıyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın gündeminde de özel okullardan hizmet satın alınması önümüzdeki günlerde gündeme getirilecek konuların başında olacak…
—–
MAKEDONYA’YA BİLKENT DAMGASI
Makedonya’da Türkçe eğitim yapılan okullar bulunuyor. Bu okullarda 230 civarında öğretmen görev yapıyor. İşte, bu öğretmenlerin daha yaygın ve etkili çalışma yapabilmesi için TİKA ile Bilkent Üniversitesi’nin işbirliğiyle önemli hizmetler götürülüyor.
Bilkent Üniversitesi Bölge Ülkeler Direktörü Prof.Dr. Rasim Özyürek başkanlığında bir grup öğretmen, Makedonya’da bulunan öğretmenlerle birlikteydi. Onlara ders işlemede yeni yaklaşımları, yeni teknikleri anlatıyor, öğretmenler arasında işbirliği artırılıyor.
İşte, bir hafta süren Bilkent Üniversitesi’nin koordinesinde yürütülen çalışmadan dönen Prof.Dr. Rasim Özyürek, yapılan çalışmaları “Çalıkuşu” Romanındaki Feride’ye benzetiyor, yapılan çalışmaların artarak devam edeceğini vurguluyor.
Eğitimde işte bunlar da oluyor…
Ha terörist, ha rektörist!.. Onlar “sınır içi”nde!
| Ha terörist, ha rektörist!.. Onlar “sınır içi”nde!
26.02.2008
|
|
![]() |
Hasan Karakaya |
|
Askerlerimiz niye “sınır ötesi”ne geçti?.. Uçaklar, helikopterler ve toplarla, niye “dağ”ları bombalıyoruz?.. Askerlerimiz; gece-gündüz ve kar-kış demeden “kimler”in peşinde?.. Niçin “şehit” veriyoruz?.. Binlerce asker, kışlalarda rahat rahat talim etmek varken, şu karda-kışta kime karşı “operasyon” yapıyor?.. |
|
Işte tam teşekküllü ‘darbe’ senaryosu
| şte tam teşekküllü ‘darbe’ senaryosu
26.02.2008
|
|
![]() |
Adnan Öksüz |
|
Ankara’dan arayan dostum, “Okudun mu, satır aralarında çok önemli mesajlar var..” dediğinde uyandım… Dostumun ‘Okudun mu?’ dediği yazı Radikal Gazetesinin dünkü ekinde yeralan bir yazı.. Bedrettin Dalan’ın kurduğu ve yönettiği Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Erdal Yavuz’un anıları… 1969′lu yıllar… Erdal Yavuz o dönem sol’un kalesi olarak bilinen mekteplerden nam-ı diğer Mülkiye’de (Siyasal Bilgiler Fakültesi) öğrenci ve Talebe Cemiyeti Başkanı.. Öğrenciler üzerinde etkili bir konumda… 1 Mayıs 1969 tarihinde bir haber ortalığı karıştırır; Yargıtay Başkanı İmran Öktem ölmüş, Maltepe Camii imamı da “dinsiz” olduğu gerekçesiyle Öktem’in cenaze namazını kıldırmayacağını açıklamıştır… Hava kelimenin tam anlamıyla ‘kurşun’ gibi ağırdır… Öktem’in cenaze namazına İsmet Paşa da katılır.. Milli Şef bu duruma sert tepki gösterir, kalabalık provoke edilir ve orada bulunan bir general silahına davranır… Olay ‘birileri’nin istediği şekilde cereyan etmektedir.. İşte tam bu aşamada Talebe Cemiyeti Başkanı’nın kapısını bir arkadaşı çalar. Babası subay olan bu kişi bazı subayların kendisiyle görüşmek istediğini iletir, Erdal Yavuz’a.. SBF öğrencisi Erdal Yavuz bu randevuyu kabul eder.. Gerisini Yavuz’un ağzından dinleyelim; “4 Mayıs 1969 akşamı SBF Yurdunun önüne gelen bir araba beni alır ve bilmediğim bir yerlere götürür. Karşımda üç kişi kendilerini “albay” olarak tanıttılar. Bana beklemediğim kadar çok açık ve cesurane söyledikleri şudur: İmran Öktem’in cenaze namazı olayından sonra 7 Mayıs günü cübbelerini giymiş yargı ve üniversite mensupları Kızılay’da toplanıp Anıtkabir’e yürüyeceklerdir. Bu yürüyüş hepimizin beklediği değişimi gerçekleştirmek için önceden planlanmıştır. Ordunun yönetime el koyması için gereken fırsat bu fevkalade “ciddi” bu yürüyüşe yöneltilecek bir saldırıdan yaratılacaktır. Bana açıkça ve kısaca söylenen şudur: “Bu yürüyüşte ateş açılacak, ölenler olacak ve bunun üzerine biz duruma el koyacağız. Eğer öğrenciler bu yürüyüşe katılacak olursa bu tepkinin ….ini bozacaktır. Siz Ankara’daki öğrenciler üzerinde etkilisiniz, bu yürüyüşe öğrencilerin katılmasını engelleyin. Bana “tebliğ edilen” bu senaryoyu, parça parça olmuş ve her türlü provokasyona açık ama demokrasiye de aç bir solun ve de sonuçta ülkemin menfaatine olabileceği düşüncesiyle o sırada kabul ettim ve yürütmeye çalıştım. İlk görüştüğüm kişi teoride ve pratikte saygınlığı ve tanınırlığı olan bir kişi, o sırada Ankara Hukuk Fakültesi asistanı olan Uğur Mumcu oldu. Uğur bu senaryoyu onayladı ve elinden geleni yapacağını söyledi. İkinci muhatabım yine aynı fakülteden Doğu Perinçek idi ve onunla da mutabık kaldık. Mihri Bellici ve “Doktorcu” (Hikmet Kıvılcımlı yandaşı) ve Türkiye İşçi Partili gruplardan arkadaşlarla da anlaştıktan sonra sıra Mahir Çayan ve, yandaşlarına gelmişti. Üniversite gençliğinin en atılgan gubunun lideri olarak Mahir de beni dinledikten sonra “tamam” dedi. Yine de bunlar yetmedi ve öğrenciler arasında bir tartışma süreci başladı. Ertesi gün bütün grupların tartışma ve çekişmelerinden sonra bir “ortak karar” çıktı: “Yürüyüşe öğrenciler katılacak”. O yürüyüşte dağıtılan ve orduyu göreve çağıran dört satırlık bir bildiri de başka çare kalmadığı için bu anıları anlatan kişinin kaleminden çıktı ama bu yazıyı hazırlarken eski defterleri ve kutuları kurcalayıp o bildiri metnini arayıp bulmaya yeltenmedi. O biraz yorgun çünkü şu andaki gelişmeler hiç de eskileri de aratmıyor.” Ordu’da bazı subayların ‘karmaşadan istifade ederek yönetime el koyma’ senaryosu öğencilerin aldığı kararla uygulamaya konulamadı… Yazıdan çıkan çok önemli bir sonuç; Evinin önünde arabasına konan bombayla katledilen, o sırada Ankara Hukuk Fakültesi asistanı olan gazeteci-yazar Uğur Mumcu, İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek ve anılan dönemin solda yeralan öğrenci liderlerinden Mahir Çayan’ın ‘darbe senaryosu’nun içinde olmayı ve yardım etmeyi kabul ettikleri… Prof. Erdal Yavuz bu anılarını dile getirdikten sonra esasen çok önemli bir analiz, değerlendirme yaptı; Hürriyet’ten Sefa Kaplan’ın sorularını yanıtlarken; “Abdi İpekçi’nin 12 Mart muhtırasını haklı çıkartmak için öldürüldüğünü belirterek Necip Hablemitoğlu cinayeti ve Danıştay baskınıyla da yeni bir darbenin tezgáhlandığını iddia etti. Prof. Yavuz, Hrant Dink’in katledilmesinin ve PKK’nın yeniden eyleme geçmesinin de bununla bağlantılı olduğunu savundu. Yavuz, Ergenekon’un bu durumun somut bir göstergesi olduğunu söyledi.” Başka söze hacet var mı? Adnan Öksüz |
|
Türkiye Terörle, CHP Örtüyle
| Türkiye Terörle, CHP Örtüyle
26.02.2008
|
|
![]() |
Hüseyin Öztürk |
|
Zihniyet farkı apaçık ortada değil mi? CHP’nin halkımızla arasındaki bağı görmek bakımından bundan daha büyük bir fotoğraf olabilir mi? |
|
Başörtülüleri en başta solcular sahiplenmeliydi
| Başörtülüleri en başta solcular sahiplenmeliydi
26.02.2008
|
|
![]() |
Ufuk COŞKUN |
|
Sınıflar arası antagonizmi/uzlaşmazlığı ortadan kaldırmak, burjuvazinin varlığıyla toplum varlığının birbirleriyle bağdaşmadığı(Komünist Parti Manifestosu) gerçeğinden yola çıkarak ekonomik, sosyal ve siyasal eşitsizlikleri yok etmek, en zor koşullarda varlığını sürdürmeye mahkûm bırakılmış proletaryanın üzerinden zenginlik elde etmeye şiddetle karşı, ekmeğin adil paylaşımını savunan, barış, kardeşlik, eşitlik ve adalet gibi kavramları içselleştiren anti-kapitalist, anti-emperyalist bir ideolojinin günümüz Türkiye’sinde bulduğu karşılığı yeniden tartışmaya ihtiyaç vardır. Sartre’nin “çağımızın aşılamayan felsefi ufku” olarak nitelediği bu ideolojinin özellikle Türkiye’de bulduğu karşılığı tahlil etmekte yarar olduğunu düşünüyorum. Burada solun tarihsel serüvenini uzun uzadıya anlatmak gereği duymuyorum. Birlikte yaşadığımız bu topraklarda bizimle ilgili olanı, solun son zamanlarda bizi doğrudan etkileyen,yanıltan, çelişik söylemlerini kısaca eleştireceğiz.. Ülkemizde solun anlaşılmaz bir biçimde karakter değiştirdiğine şahit olmaktayız. Solun ekmekten, halktan, garibandan, köylüden, ezilmişten, emekten, hakkı elinden alınandan yana bir politik söylem geliştirmesi beklenirken, elit bir kesimin çıkarlarına alet olması, laiklik mitinglerinde başörtüsü karşıtı sloganlarıyla boy göstermesi gerçekten anlaşılır değildir. Aynı zamanda milliyetçi ve ulusalcı bir çizgide işlev görmeye başlaması, laiklik adına seçkinci bir kesime dâhil olup genel görüntü itibariyle mitinglerde ortaya koyduğu tabloyla da ülkemiz solcuları adına hiçte umut verici bir aşamada olmadığı ortadadır. Hatırlarsanız mitinglere katılanlar gayet şık giyimli, makyajlı, dışarıdan bakan birisi için gayet zengin görünümlü bir tabakadan oluşmaktadır. İçlerinde hadisenin vahametine binaen tarlasında çapalama işini yarım bırakıp gelmiş eli yüzü toprak içinde köylü bir tane amca ya da teyze yoktu! Ülkemizde sol adına gerek CHP gerekse ona bağlı sol sendikaların gerçek anlamda solculuk yapmadıkları ortadadır. İktidara karşı gerçek bir “sol” muhalefet dilini daha henüz geliştiremediler. Örneğin CHP ve KESK yıllardır sol muhalefet adına İmam Hatip Liselerini ve başörtülü kızları dillerine dolamaktadır. Hâlbuki İmam Hatip Lisesinde okuyan çocukların yüzde 90’nı; tarlasında çift süren, dağda zeytin toplayan, fakir, emekçi, ezilen köylü anne ve babaların çocuklarıdır. Diğer taraftan laiklik adına karşı çıktıkları başörtülü kızlar ise öğrenimlerini yurtdışında yapamayacak kadar yoksul kız çocuklarıdır. Onlarında babaları ağır koşullar altında çalışan, yoksul, emekçi, köylü ve işçilerden oluşmaktadır. Bir solcu hiç değilse bu yönünü açığa çıkartarak bu tür haksızlıklara ve olumsuzluklara dur diyebilmelidir. Fakirliğin, yoksulluğun, emeğin dini imanı mı olur? Türkiye’de üniversiteye giremeyen başörtülü bir kızın demek ki yurtdışında okuyacak kadar parası yok ve bu kız bu ülkede okuyarak fakir ve yoksulluk içinde kıvranan üstelik hiçbir sağlık sigortası bulunmayan ailesine yardımcı olmak istiyor. Ülkemiz solu bu kızları sahipleneceğine, öğrenim haklarını sonuna kadar savunacağına “laiklik elden gidiyor!” diye bağırıyor. Cumhuriyetin elden gideceğine inanıyor! Bu fakir, yoksul ailelerin başörtülü çocuklarının arkasında “dış mihraklar” var diyor! Bunun için meydanlarda TV patronlarıyla birlikte eylem yapıyorlar! Halkı bilinçsiz buluyorlar ama yoksul bulmuyorlar çünkü kendileri yoksul değil.. Sol bu tutumunu ve zihniyetini değiştirip gerçek solculuk yapmak zorundadır. Bugün başörtüsü haksızlığı, solun gerçek muhalefetiyle şimdiye kadar ortadan kalkmış olmalıydı.Ama bu seçkin kimliklerinden vazgeçmeye niyetleri yok gibi.. UFUK COŞKUN |
|









