ErKenekon!!!
| ErKenekon!!! | |
![]() |
Nuh Gönültaş |
|
Başlıktaki kelime doğrudur. Lütfen “Ergenekon” diye tashih etmeyin. Ergenekon değil, Erkenekon! Yazar E-Posta: ngonultas@bugun.com.trHaber Tarihi: 30 Ocak 2008Bir zamanlar “Erke” vardı. “Erke dönergeci”. Müthiş bir buluştu, yakıtsız motor. Hiç bir güç ve enerji harcamadan devinim sağlayan bir tür cihaz. Dünyadaki en muhteşem buluş! Hani medyada emekli generallerin bir araya gelerek açıkladıkları için “General Motor” diye alaya alınmıştı! Ne oldu bu “Erke”, “Erke dönergeci?” Böyle bir buluş olabilir miydi? 1. Böyle bir buluş olabilir! Bu konuda çalışmalar var ama şimdiye kadar ortaya çıkan bir şey yok! 2. Muhtemelen bir aklama olayında bu kullanılacaktı. Yani sertifika veya patent diye bir şeyin devri ile para devri olacaktı. 3. En güçlü ihtimal… Erke dönergeci denilen şeyin bir tür organizasyon, bir mekanizma olması ihtimalidir, ki bendeniz bu ihtimali dikkate alıyorum! Hatırlarsanız Nisan’da kamuoyuna duyurulacağı söylendi. Gerçekten de 27 Nisan muhtırası ile birlikte iki ay Türkiye’nin gündemini işgal eden gelişmelerin hareket noktası Erke toplantısıydı! Buluşla ilgili gerekli bütün patent başvuruları yapılmıştı. Test çalışmaları enerji ve güç elde edildiğini ısrarla belirtiyordu. 2007 Nisan’ında cihaz bireysel ve kurumsal kullanımlar için piyasaya sürülecekti! 2007 Nisan’ında ne oldu. Meşhur 27 Nisan Muhtırası! Tarih 2008 Ocak, Türkiye Ergenekon terör örgütünün derdest edilmesini, amaçlarını konuşuyor. Erke hâlâ ortada yok. Erkeci generallerden çıt yok! Yoksa 22 Temmuz’da AK Parti’nin yüzde 47 oy almasından sonra Erkenegon ertelenmiş olmasın! Bu kadar emekli paşanın, Vural Savaş gibi isimleri, Tuncay Özkan gibilerin tanıtımında yer aldığı bir şeyin insanlık için faydalı bir icat olduğunu pek düşünemesem de, bu yazıyı yazmak için uzun zaman bekledim. Bu isimler ulusalcı cepheyi temsil ediyorlardı! Bu isimlerin ortak noktası ideolojidir. Bu gruptan bilimsellik beklemek pek büyük bir iyimserlik olur. O zaman “Erke” için cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde mi sonrasında mı piyasaya çıkacak sorusu bile soruldu. Ama bu soruya cevap verilmedi! Çevreye zarar vermeyen…. İstenilen güç ve sürati sağlayabilen… Doğrudan hareketin elde edilebildiği… Yakıt gerektirmeyen… Bir kuvvet makinesi! “Erke’nin ilkeleri ve kurumsal yapısı, hiçbir şahsın veya kurumun Erke üzerinde etkili olmasına izin vermez…” “Uygun gördüğümüz zaman bilim dünyasına hediye edilecektir… Kimseyi inandırma gibi bir amacımız da yoktur. Hatta bu buluşa inanılmaması bizi bilhassa mutlu eder…” Patent başvuruları yapılmış süreç işlemektedir… Teknik detaylar emniyet ve gizlilik açısından sorun yaratır. 2007 yılı içersinde ürünler halkımızın kullanımına arz edilecektir. Sırası gelince milletimize siz değerli basın mensupları vasıtasıyla ulaşacağız! Erkeciler muhtemelen ürünlerine hâlâ patent alamadılar! Ya da mekanizmayı beceremediler! |
|
İnsaf…
| İnsaf… | |
![]() |
Toktamış ATEŞ |
|
Yıllarca önceydi. Türkiye’de yasal olanağı olmamasına karşın; “başbakanın oğlu” olma faslından gelişmeler sonucu, “özel televizyonlar” açılmaya başlanmıştı. (Doğrusunu isterseniz, özel televizyonlardan hiç memnun değildim. Fakat habercilikteki atılımları, Türkiye’nin önünü açmıştı). Evet, özel televizyon kanalları; yeni, yeni açılmaya başlamıştı. Bunlardan birinde; biri hanım iki genç gazeteci, ilginç bir program yapıyorlardı. Nispeten farklı görüşler dile getiren üçer kişilik ekipler karşı karşıya getiriliyor ve bir tür, puansız münazara yaptırıyorlardı. Daha sonra; bu ikili, salt yazılı basında boy göstermeye başladılar. Erkek olan, daha ziyade köşe yazılarıyla dikkat çekerken; hanım olanı, ilginç söyleşilerle ön plana çıktı. Yakında bu söyleşilerden bir bölümünü, “Hesaplaşma” başlığıyla kitap haline getirdi. Bu “hesaplaşmada” yer alan söyleşilerden biriyle ilgili görüşlerimi dile getirmeden önce; bu tartışma formatı içinde yer aldığım bir tartışmayı, anımsamak istiyorum. Konu, “İkinci Cumhuriyet” idi. Cumhuriyeti, değerli meslektaşlarım; Ergun Aybars, Aydın Aybay’la birlikte ben savunuyordum. İkinci cumhuriyeti ise; gene değerli meslektaşlarımız; Mete Tuncay, Asaf Savaş Akat,ve Murat Belge savunuyorlardı. İlginç bir tartışma yaşanıyordu ama, tartışmayı yönetmesi gereken erkek gazeteci, sürekli müdahale ediyor ve yönlendirmeye çalışıyordu. Sonunda dayanamadım, “Siz de karşıya geçin de rahatlayın” dedim, “Biz de daha rahat ederiz”… Yıllar geçti aradan. Bugün ikinci cumhuriyeti bambaşka insanlar savunuyor ve bambaşka şeyler dile getiriyorlar… Söz konusu söyleşi, akademisyen bir tarihçi ile yapılmış. Bu meslektaşımızı anlamakta ve değerlendirmekte, müthiş zorlanıyorum. Kimi zaman, çok doğru saptamalar yapan ve çok çalışkan bir akademisyen olduğunu bildiğim bu genç arkadaş; kimi zaman da, çocukların bile dile getirmeyeceği şeyleri dile getiriyor. Söz konusu söyleşide, şöyle diyor: “…Kazım Karabekir’le Atatürk, Ankara’da sürgün meclisi açıldıktan sonra 1920′lerde ters düşüyorlar. Atatürk’ün çok sıkıştığı anda Meclis’i kapatma gibi bir fikri var. Bunu ancak Karabekir ve İnönü gibi generallerin onayı ile yapabilir. İnönü lastikli bir cevap veriyor. Karabekir ise, ‘Meclis kapatılırsa, ben Ankara’ya gelir Meclis’i açarım’, diyor. Atatürk Meclis’i kapatamıyor. Daha o zamanlardan iki taraf da biliyor ki, biri sivil kanadı temsil ediyor ve Meclis üstünlüğünden yana, diğeri olağanüstü durumlarda Meclis’i kapatmaktan ve otoriter bir rejim kurmaktan yana. Çünkü Atatürk’ün baştan beri görüşü, Meclis üstünlüğü fikrinin arka planda kalabileceği yönünde…” İnsan, “insaf…” demekten kendini alamıyor. Öncelikle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, “sürgün meclisi” diyen bir bilim insanını, ilk kez görüyorum. Ankara’daki, Türkiye Büyük Millet Meclisi; halkın oylarıyla ve dürüst bir seçim sonrasında oluşan, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin, 18 Mart 1920′de “ertelediği (talik ettiği) toplantılara, Ankara’da devam etmesidir”. Zira, 18 Mart’ta İngiliz askerleri Meclisi basınca, “Böyle yasama yapılmaz. Uygun bir yerde ve zamanda toplanmak üzere toplantılarımızı talik edelim”, önergesi üzerine, uygun bir yer ve zaman olarak, 23 Nisan 1920′de Ankara’da TBMM kurulmasıyla yaşama geçmiştir. Hele, Atatürk’ün Meclis’i kapatma fikri… Bu görüş için, “insaf …” demek bile çok yetersiz kalıyor. Bu konuda, bir örnek vermek istiyorum. Mebusan Meclisi, toplantılarını (uygun bir yerde ve zamanda toplanmak üzere), ertelemiş ve aynı gün Mustafa Kemal Meclis’i, “yeni seçilenler ve olağanüstü yetkilerle”, Ankara’ya davet etmişti. Fakat toplantı gecikmekte ve Atatürk huzursuz olmaktadır. Böyle bir ortamda; Atatürk’e, rahatsız olmamasını, her kerametin Meclisten beklenmeyeceğini söyleyen, yakın arkadaşı Yunus Nadi’ye verdiği yanıt çok anlamlıdır. “…Ben bilakis her kerameti Meclis’ten bekleyenlerdenim Nadi Bey. Bir devreye yetiştik ki, onda her iş meşru olmalıdır. Millet işlerinde meşruiyet, ancak milli kararlara dayanmakla, milletin genel eğilimlerine tercüman olmakla elde edilir… Bence meclis nazariye değil, hakikattir ve hakikatlerin en büyüğüdür. Evvela Meclis, sonra ordu Nadi Bey. Orduyu yapacak olan millet ve onun adına meclistir. Çünkü ordu demek yüz binlerce insan, milyonlarca ve milyonlarca servet ve zaman demektir. Buna iki üç şahıs karar veremez…” Nereden çıktı Atatürk’te, “Meclis’i kapatma fikri?..” Bu arada; 1980 sonrasında, Atatürk’ün bu sözlerini bir yazımda kullandığım için, basın savcılığına çağrılmıştım. Eğer “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” kitabını birlikte götürmesem, dava açılacaktı. O zamanlar öyle bir Türkiye vardı… |
|
Aha… Laiklikten çıktım!
| Aha… Laiklikten çıktım! | |
![]() |
Ahmet KEKEÇ |
|
STAR Beni laiklikten, filozof ve inşaat mühendisi Hasan Bülent Kahraman’ın CHP hakkında demiş bulundukları çıkardı. Bir yoruma göre, ‘CHP demek laiklik demek’ti. Bu partiyi eleştirmek, aynı zamanda laikliği eleştirmek anlamına geliyordu. Dolayısıyla, adı geçen parti hakkında ‘maksatlı’ eleştirilerde bulunan istisnasız herkes laiklikten çıkıyordu. Ben de bugün, Kahraman’ın söylediklerine kimi küçük ‘ekler’ yaparak ‘maksatlı bir eleştiri’de bulunacağıma göre, otomatikman laiklikten çıkmış olacağım. Aha da çıkıyorum: BİR: Baykal ‘başörtüsüne özgürlük’ isteyenleri ‘rejimin geleceğiyle oynamak’ ve ‘laikliği tehlikeye atmak’la suçluyor. CHP, kendisini laikliği korumakla yükümlü kılmış bir parti. CHP’nin abarttığı ölçüde bir tehlike yok. Laiklik Türkiye’de artık toplumsallaştı. Ama CHP, ısrarla laiklik temelinde kutuplaşmış bir politika üretmeye çalışıyor. İKİ: CHP, Türkiye’de yaşanan toplumsal dönüşümü algılayamadığı için bir ‘çözüm partisi’ olamıyor. Kendi varlığını ortaya koyabilmek için sürekli sorun yaratıyor ve kendisini sadece o ‘sorun’ temelinde ifade ediyor. ÜÇ: CHP ‘talepler’in ortaya çıkardığı bir oluşum değildir, bir devlet partisidir. Partinin şu anda ordu ve bürokrasinin dışında sözcülüğünü yaptığı bir kitle yok. CHP gitgide o merkezle bütünleşti. Sonunda toplumsal tabanını kaybetti. Şimdi kendisine sadece ‘devletçi ve bürokratik söylem temelinde bir toplumsal kitle’ yaratmaya çalışıyor. DÖRT: Bugün partinin vitrininde iki isim olarak Öymen’le Baykal’ı görüyoruz. Bu ikili, toplumla hiç bağ kurmayan, politik olarak hiçbir çözümü tartışmayan ‘apolitik bir söylem’ sürdürüyor. BEŞ: Eğer AB’ye girmek, Türkiye’deki devletçi, merkeziyetçi yapıyı değiştirecekse, CHP bunu istemiyor. AB’ye girmenin temel kriterlerini uygulama noktasında, açık ya da gizli, büyük bir ‘blokaj’ koyuyor. ALTI: CHP sosyal demokrat bir parti değildir. Türkiye’de sosyal demokrat olduğunu söyleyen hiçbir parti gerçek anlamda sosyal demokrat değildir. Bunlar, ‘antiemperyalist, bağımsızlıkçı, devletçi, milliyetçi, popülist’ bir yapının bir tarihte dönüşmesiyle ve kendisini ‘soldayım’ diye tarif etmesiyle ortaya çıkmış partilerdir. Hem ‘milliyetçi’, hem ‘sol’ olunmaz. CHP’den MHP’ye, DP’den Anavatan’a, hatta ÖDP’ye, bütün partiler çeşitli renklerde sağ partilerdir. Solculuk da, kala kala, AK Parti’ye kalmıştır… YEDİ: Ordu ve merkez yanlısı politika yapan partiler daima ilk seçimlerde tepetaklak gitti. Gelgelelim, Baykal, Türkiye’de, bu politikaya inanan yüzde 25’lik bir kitlenin olduğunu düşünüyor. Demek ki CHP’nin Türkiye’nin yüzde 75’iyle ilgisi yok. Baykal, yüzde 25’lik kitle için yüzde 75’lik kitleden vazgeçen bir politikacı. Hiçbir zaman toplumu dönüştürmek, büyük ittifaklara dayalı politikalar yapmak gibi bir hırsın içinde olmadı. SEKİZ: Baykal ortaya üç dört senelik bir vizyon koyamaz; ‘günlük politika’ üretir. Bunun açıklaması kendi makalesinde de var. 1970’lerde yazdığı birkaç makaleden birinde şöyle diyordu: ‘Siyaset, aslında bir gerilim meselesidir. Siyaset, gergin ip üstünde yürüyen cambazın o andaki durumudur.’ DOKUZ: Halkın siyasal bilinci yabana atılmamalı. İnsanlar bir partiyi, kendi ihtiyaçlarına cevap veriyorsa ayakta tutar. Türkiye DYP’yi, ANAP’ı, DSP’yi bitirdi. CHP’yi bitirmemesi için hiçbir neden yok. ON: CHP bitmiştir. |
|
Ve Atatürk yeni yeni ölüyor!
| Ve Atatürk yeni yeni ölüyor! | |
![]() |
Ahmet Taşgetiren |
|
Öldüren kim? Usta kalem Ahmet Taşgetiren yazdı… Atatürk’ü korumak! Yazar E-Posta: atasgetiren@bugun.com.trHaber Tarihi: 30 Ocak 2008″Bir ulus….. yiğidine ihanet ediyor.” Yiğit kim? Atatürk. İhanet eden kim?Ulus, yani millet, yani Türk milleti! “Ve Atatürk yeni yeni ölüyor” Öldüren kim? Ulus. Yani millet, yani Türk milleti! Bu ifadelerin altındaki imza Hürriyet yazarı Bekir Coşkun. Taha Akyol, Hürriyet’in bir başka sayfasında “Ve hangi Atatürk” isimli yeni kitabı ile ilgili olarak yapılan mülakatta, “Herkes kendine göre Atatürk kurguluyor” diyor. “Sağcı, solcu, Batıcı, Batı düşmanı, sosyalist, liberal Atatürkler kurgulanıyor. Hatta AB’ye karşı Atatürk var, AB yanlısı Atatürk var.” Ona göre Atatürk’ün farklı konjonktürde farklı tavırları olmuş, Hilafeti kurtarma söyleminden Bolşevik söylemine kadar uzanan bir insan, “O, ideolog değil, pragmatik!” “Herkesin kendisine göre Atatürk kurguladığı” bir zamanda, Prof. Dr. Atilla Yayla, Atatürk’e “Bu adam” diye hitap ettiği gerekçesiyle “hakaret” suçundan 18 ay hapse mahkum oluyor. Mahkeme, profesörün iyi hali dolayısıyla cezayı 15 aya indiriyor. Bunun yanında Profesörün “2 yıl süreyle bir uzmanın denetiminde bulunması” kararlaştırılıyor. Hapsi biliyoruz. “İki yıl uzman denetiminde bulunmak” yeni bir ceza türü. Ya da, eski ifadeyle zihinsel özürlü kişilere uygulanan “Hacir altında bulundurulma” cezasının, modern kılıfa büründürülmüş şekli. Atilla Yayla’nın, ruh halini düşünüyorum da, herhalde buna, hapis cezasından çok üzülmüştür. Bilmem Mahkeme de onun ruh halini dikkate almış mıdır? Yani, bu cezanın altında, “Sana öyle bir ceza vereceğiz ki, hapisten çok ezileceksin” gibi bir mantık var mıdır, bilemiyorum. Bir bilim adamını iki yıl süreyle bir uzmanın denetimi altına vermek! Bu bana, Sovyetler’de bilim adamlarına uygulanan “Psikolojik tımarhaneleri” hatırlattı. Yani Sovyet ideolojisi istikametinde kafa yapısını düzeltme merkezleri! Hatırlanacağı gibi bu uygulama “General Grigorenko’nun kafa yapısını tedavi” olayıyla simgeleşmişti. Sovyetler dağıldı, bizler, 20 yıl sonra bile o yöntemleri yeniden icat etmekle meşgulüz. Mahkeme, Atilla Yayla’nın “Profesörlük unvanının müsaderesi” ne karar verse nasıl olurdu, böyle bir “ceza” var mı bilmiyorum. Acaba, o mahut uzman, nasıl bir denetleme yapacak Atilla Yayla’nın üzerinde? Gülmüyorsunuz değil mi? Daha doğrusu nasıl bir adam olacak? Taha Akyol’un işaret ettiği hangi “Atatürk kurgulaması”na sahip olmak, Atilla Yayla’yı denetlemeye uygundur acaba? Aklımdan “Uzman denetmen” lik için isimler geçiyor: Üniformalı, üniformasız… medyadan, ulusalcı cenahtan… ihtilalci, demokrat… Acaba hangisi Atilla Yayla için pan-zehirdir? Evren mi desem, İlhan Selçuk mu, Gürüz mü, Özkasnak mı, Oktay Ekşi mi? Bekir Coşkun nasıl olur, böyle, Atatürk’le sorunlu kişileri denetlemek için? Gülmüyorsunuz değil mi? Güleriz ağlanacak halimize denir böyle durumlar için? Atilla Yayla onurlu bir bilim adamıdır. Benim bildiğim, hakareti asla tercih etmez. Eleştirecekse gerekli dozda eleştirir. Bu eleştiri ağır da olabilir. Ama “eleştiri”dir sonunda. Ve eleştirdiğini söylemekten de kaçınmaz. Fikrini savunma haysiyetine sahiptir. Atilla Yayla’yı “Atatürk’e hakaret” ten mahkum etmek, Atatürk’e hakarettir. Çünkü böyle bir uygulama, en çok böyle bir kanunun hâlâ Türkiye’de var olmasını garabete dönüştürür. Bir sembol ismini kanunla koruyan bir Türkiye manzarası gariptir. “Ulus….. yiğidine ihanet ediyor” demek çılgınlıktır. “Ulus”la “ulusal kahraman”ı “ulus”u feda ederek birbirinden koparmaktır. Bunun da anlamı Atatürk’ü “ulussuz” bırakmaktır. İstenen bu mu? Garip Türkiye’nin garip işleri! |
|



