Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

AMERİKA DA ÜZERLERİNİ ÇİZMİŞ OLABİLİR Mİ?

AMERİKA DA ÜZERLERİNİ ÇİZMİŞ OLABİLİR Mİ?
Fehmi KORU

Dikkatten kaçması imkânsız bir ilk yaşanıyor Türkiye’de şu sıralarda:

Başörtüsü yasağını kaldırmak üzere iki parti işbirliğine gidiyor ve ne bir kitle eylemi, ne de bir siyasi suikast yapılıyor. Aman nazar değmesin…

“Hangi siyasî suikast ne tür bir girişim sonrasında işlenmişti?” sorusuna cevap teşkil edecek verileri bir tarihe kadar toplayıp burada okurlarla paylaşmıştım. Muammer Aksoy’un, Bahriye Üçok’un, Uğur Mumcu’nun, Ahmet Taner Kışlalı’nın uğradıkları suikastlar, hep başörtüsüyle ilgili toplumsal baskıların arttığı, siyasilerin bir şeyler yapma ihtiyacı hissetmeye başladığı dönemlerde işlendi. Suikastların her biri işlendiğinde, öncesinde neyi tartıştığımızı unuttuk, ‘İslâmcı terör’ genel başlığı altına giren bir yeni tartışma ortamında kendimizi savunmaya geçmek zorunda kaldık.

Bugün yakın tarihimizin en ciddi yasak kaldırma girişimi sürdürülüyor ve kitleye dönük bir eylem de yok, siyasî bir suikast da işlenmiş değil. Bu gerçekten bir ilk…

Dün de değindim, bu gelişmede, Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP’nin halkın talepleri istikametinde tavır almasının rolü merkezî önemde. Karanlık işlerle adının bir arada anılmamasına yarayacak en keskin tavrı bu olayla benimsedi MHP; onun tavrı eylemcilere moral zemin bırakmamış oldu. Şer odaklarının hiddet ve öfkelerini MHP’ye döndürmesi bile tavrın ‘tarihî’ özelliğine işaret ediyor.

Acaba bir sebep de, kitlesel eylem yapacak örgütün dağılmaya yüz tutması, siyasî suikast işlemek üzere bir kenarda tutulan tetikçilerin kendi başlarına kalınca ne yapacaklarını şaşırmaları olmasın?

Türkiye’de hiçbir çizgi-dışı eylem ve davranış kendiliğinden olmadı, olmuyor, olmayacak… Kendilerinin korunduğuna inanması gerekiyor uğursuz eylemleri hayata geçirenlerin… Son 30 yılın siyasi cinayetler tarihine yakından baktığımızda o inancın hiç de yanlış olmadığını görüyoruz. Eylemciler ve onları eyleme yönlendirenler sürekli korundular. Çoğu ‘fâili meçhul’ bir dosya olarak rafa kaldırıldı siyasî cinayetlerin; ‘fâil’ diye yakalanıp mahkûm edilenler ise suikastlara kurban gidenlerin en yakınlarını bile tatmin etmeyecek kadar dandik figürlerdi. Tek bir dâvâda birkaç siyasî suikastın hesabı kapatıldı.

Suikastları planlayan odağı zora düşüren ilk eylemin Danıştay baskını olduğuna hiç kuşku yok. Çok ince planlanmış bir eylemdi Danıştay baskını. Öncesinde Cumhuriyet gazetesinin bahçesine üç gün üst üste el bombası atılmış, ardından Danıştay gibi koca bir kurum suikast için paralize hale getirilmişti. Güvenlik kameraları çalışmıyordu. Kâtil binanın içinde deli danalar gibi koştuğu halde sanki bir görünmez adama dönüşmüştü. Tek bir güvenlik görevlisi tarihin akışını değiştirdi: Binadan elini kolunu sallayarak çıkmak üzere olan tetikçiyi durdurarak…

‘Fâili meçhul’ kalmak üzere planlanan eylemlerin sonuncusudur Danıştay baskını…

Bütün ‘millî’ veya ‘ulusalcı’ görüntüsüne rağmen, karşımıza çıkan örgüt tablosunda yer alanlar, daha 1950′lerde NATO bünyesinde oluşturulan bir özel birimin günümüzdeki kalıntılarıdır. Örgütü NATO adına ABD -daha doğrusu CIA- kurmuştu. Bütün kayıtlarının bir nüshası CIA’de vardır. 5 Kasım’da Beyaz Saray’da gerçekleşen Bush-Erdoğan görüşmesinde varılan mutabakat sadece PKK’nın tasfiyesini mi içermektedir, yoksa Türkiye’de demokratik düzeni tehdit eden bütün ‘militer’ unsurları mı? PKK yanında uzaktan kumandalı gizli örgütün tasfiyesini de göze almış olabilir mi ABD?

MHP’nin duruşu, teknolojik imkânların sıkıştırması, hatta ABD’nin arkasından çekilmesi, gizli örgütün çöküşü için elbette önemlidir; ama en önemlisi, işbaşındaki iktidarın kararlılığı… Bunu unutmayalım. Bugüne gelebilmemizi, usta manevralara dönüşen o kararlılığa borçluyuz.

Bugünler geçtiğinde daha yaşanası bir ülkenin vatandaşları olduğumuzu fark edeceğiz.

28 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Çete değil terör Örgütü!

Çete değil terör Örgütü!
Mustafa Ünal

Ve Veli Küçük tutuklandı. Ergenekon operasyonu çeteleri tekrar ülkenin gündemine getirdi.

Acı gerçek şu ki; Türkiye çetelerin tehdidi altında, tehlike büyük ve ciddi. Ergenekon en az Susurluk kadar derin ve karmaşık. Yumağın ucu yakalandı, yan yollarda kaybolmadan sonuna kadar gidilebilirse yakın tarih yeniden yazılır. İlişkiler ağı kimi siyasi cinayetlerin üstündeki sis perdesini kaldırabilecek nitelikte çünkü.

Soruşturmadan dışarıya sızan bilgi kırıntıları durumun ciddiyetini ve vahametini ortaya koyuyor. Emekli bir Tuğgeneral, emekli bir Kurmay Albay ile emekli bir Binbaşı’nın tutuklanma gerekçesi ‘Halkı silahlı isyana teşvik’… ‘Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek’…Suçlama ağır. Birileri anayasal düzene karşı silahlı isyan hazırlığı yapıyor? Demokratik sürece karşı. Bu gerekçe medyaya yansıyan iddiaların doğruluğuna işaret ediyor. Susurluk’ta ismi geçenlerin bir kısmı Ergenekon’da da karşımızda…

Belli ki her iki oluşum arasında akrabalık var. Başbakanlık ve Meclis’in hazırladığı Susurluk raporlarına bu gözle bakmakta yarar var. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Susurluk’ta da kilit isimlerdendi. Adı devletin resmi raporlarına girdi. Küçük, Meclis Komisyonu’na çağrıldı, ancak diğer meslektaşları gibi gelmedi. Birçok yönü araştırıldı, soruşturuldu; ancak Susurluk’un bir boyutu hep eksik kaldı.

Ergenekon oluşumunun deşifre edilmesi Susurluk’un karanlıkta kalan bölümlerini aydınlatabilir. Hatırlayacaksınız ‘Ay Işığı ve Sarı Kız’ kod adlı darbe senaryolarını tartıştık geçen yıl. Kamuoyunun konuştuğuyla kaldı. İddiaların üzerine gidilmedi. Ergenekon’un çözülmesi darbe senaryolarının gerçekliğine de ışık tutabilir. Son operasyonla çeteler tekrar hayatımıza girdi. Sağda solda sohbetler hep çeteler üzerine. Sadece belli kesimlerde değil toplumun bütün katmanlarında sokakta, kahvelerde ‘çeteler’ konuşuluyor. Bir iki gündür ‘Acaba Türkiye’de kaç tane çete var?’ sorusuna sık muhatap oluyorum. Ardı arkası kesilmiyor çünkü. Her operasyon aysberg gibi devasa bir çete oluşumunu ülkenin gündemine taşıyor. Çetelerin sayısını bilmek kolay değil.

Onlarca mı yoksa yüzlerce mi? Bir ara devlet görevlisine sormuş ve ‘Yüzlerce’ cevabını almıştım. Binlerce de çete üyesi. Çeteden murat; kendini devlet yerine koyan, tehlike gördüklerini bertaraf etmek için silaha davranan, suikastlar düzenleyen, ülkenin gidişatına yön vermek için planlar yapan, stratejiler üreten, ortalığı karıştıracak eylem peşinde koşanlar…

Eğer bunların sayısı yüzlerce ise durum vahim demektir. Bir yandan bunların üzerine kararlılıkla giderken, diğer yandan bu toprakların neden bu kadar çok çete doğurduğunu araştırmak lazım. Çetelerle mücadelede bataklığı kurutmak temel politika olmalı. Ankara’nın bozkırından Anadolu’nun kıraç topraklarına kadar her yerden çete fışkırıyor. Her biri vatan kurtarmak için çıkıyor yola. Birçoklarının isimleri, kullandıkları kavramlar Kurtuluş Savaşı’ndan esinlenme. Kuva-yi Milliye gibi. Diğer çetelerde ele geçen fırsatlar iyi kullanılamadı. Susurluk’ta, Sauna’da, Küre’de sonuna kadar gidilemedi. Sonuç kamuoyunu tatminden uzaktı.

‘Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ sözü Susurluk’un sloganıydı, umarım Ergenekon soruşturmasından sonra gerçeğe dönüşür. Türkiye bu kadar çok çetenin tehdidi altında zor yaşar. Karşımızdaki ise artık bir çete değil, terör örgütü. Bunlar var oldukça demokrasi ve istikrarın üzerinde hep kara bulutlar dolaşacak. Ve Türkiye, geleceği öngörülemeyen bir ülke olarak kalacak.

28 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Sus, sus, sus: Kimseler duymasın!

Sus, sus, sus: Kimseler duymasın!
Tamer Korkmaz

İlhan Selçuk’un Cumhuriyet’e atılan bombalar karşısında susmasını yazdı. “Eh, “Gizli Amerikancı” İlhan Selçuk da “eski tüfek” darbecilerden…”

Cumhuriyet gazetesinin patronu İlhan Selçuk “Ulusalcı Çete”ye yapılan büyük operasyon hakkında dün de tek kelime edemedi!

Cumhuriyetçiler, iki kez manşet yapmış olsalar da operasyon haberini ilk gün gazetelerinin bombalanması hadisesi ile hiç irtibatlandırmadılar…

Olan bitene hayli mesafeli yaklaşmayı sürdürüyor, Cumhuriyet…

Şu ana kadar sadece bir kez; o da ikinci gün ilk sayfasındaki tek sütunluk “Ergenekon” haberinin spotunda “gazetelerine atılan bombalardan” lütfen söz edebildiler…

Yasak savma kabilinden! Hepsi o kadar…

‘Ergenekon Operasyonu’ Cumhuriyet’e atılan bombalarla son dönemdeki büyük provokasyonların zincirleme ilişkisini ortaya koymuşken, “büyük gözaltı” hadisesinde en fazla Cumhuriyet’in duyarlı olması gerekirdi, değil mi?

Elbette; ama olmadı…

“Operasyon”dan memnuniyetsizliği her halinden belli, Cumhuriyet’in…

Ümraniye cephaneliğinde ele geçirilen bombaların Cumhuriyet’e atılanlarla aynı olduğu saptandığında da “İlhan Selçuk’un gazetesi” sessiz kalmıştı…

Bombaların “Ordu malı” olduğu açığa çıktığında da Cumhuriyet’ten çıt çıkmamıştı!

“Doktor Strangelove İlhan Selçuk” Ordu malı bombalardan endişe etmeyi bırakıp, onları sevmeye mi başladı, acaba?

Cumhuriyet, Danıştay tetikçisi Alparslan Arslan’ı okuyucularına “dinci saldırgan” olarak sunmuştu…

Zaten, senaryo da Arslan’ın “saldırıyı türban için düzenlediği” yalanı üzerine kuruluydu: Ancak, bu numara çok çabuk tükendi…

Arslan’ı o saldırıya yönlendirenlerin “Ulusalcı Çete” olduğunu artık herkes biliyor. Arslan, Cumhuriyet’e “Ordu Malı” üç bomba atan kadroda da yer almıştı!

Hal böyle iken, İlhan Selçuk’un sıkıntısını anlamak hiç de zor değil…

İlhan Bey, Kasım 2006′da Bush’a köşesinden “estetik bir açık mektup” yazmak suretiyle “AKP iktidarının durdurulmasını” istemişti!

Şu meşhur “Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyası “laik duyarlılıkla ilgili” gibi görünüyordu!

Acaba öyle miydi?

Emin olunuz, 2006 Mayıs’ında Cumhuriyet’in manşetinden pimi çekilen o kampanyanın gizli mesajı aynen şuydu: “ABD Türkiye’yi kaybetti: Tehlikenin farkında mısınız?”

***

“Ulusalcı” ama “gayrı milli” Ergenekon Çetesi’nin temel özelliği “darbeci” oluşları…

Eh, “Gizli Amerikancı” İlhan Selçuk da “eski tüfek” darbecilerden…

Hasan Cemal, “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” adlı kitabında, “12 Mart döneminde 9 Mart Cuntası mensuplarının beraat etmiş olması nereden kaynaklanmıştı?” diye sormuştu!

Cevabı da şuydu: “Askerle iş tutmamızdan! Örgütlenmemiz derine, Ordu’nun tepelerine doğru gidiyordu…”

Olan “devrimci gençlere” olmuş; cunta liderlerinden Doğan Avcıoğlu Çamlıca Tepesi’ndeki teras katına, İlhan Selçuk da Cumhuriyet’teki yazılarına dönmüştü!

Selçuk’un Ziverbey’de “işkence”den geçmiş olması şu neticeyi değiştirmiyor: 12 Mart döneminin askeri mahkemesi nasıl oldu da, darbe planlayanları fazla geçmeden serbest bıraktı? (Türkçesi, “Ziverbey” sorgulamalarını bir tür “kamuflaj” olarak düşünmeyi dener misiniz?)

12 Mart askeri mahkemesi, MİT’in 9 Mart’çı ekibi takip etmesini yasal bulmamış; böylelikle İlhan Selçuk gibi cuntacıların serbest kalmasını sağlamıştı!

Dikkat ediniz: Cuntayı kurdurtan da, o cuntayı 12 Mart darbesine yedirten de; cuntacıları MİT’e takip ettiren de, sonra askeri mahkemede onları serbest bıraktıran da aynı eldi: “Amerikancı Gizli İktidar”ın “hünerli derin elinden” söz ediyoruz!

FİNAL NOTU: 12 Mart’ta askeri mahkemece uzun süreli bir ceza almaktan kurtarılarak tahliyesi sağlanan kişi Abdullah Öcalan’dan başkası değildi. Uğur Mumcu işbu hadiseyi çözdüğü günlerde suikasta kurban gitmişti!

28 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Kuruyan Nehir!!

Kuruyan Nehir!!
Mahir KAYNAK

Dünyadaki ekonomik dalgalanma sistemin sık rastlanan bir arızası olarak görülüyor ve düzeltileceği umuluyor.

Seyahate çıktığınızda arabanız arıza yapmış ve siz onu yolun kenarına çekip tamir ediyormuşsunuz gibi algılanıyor. Eğer sistemde bir değişme olacaksa bile bunun doğal bir evrim olacağı ve ekonomik ilişkilerde köklü bir değişimin olmayacağı düşünülüyor. Çünkü var olan sistem bir doğa kanunu gibidir ve herkes onun kurallarına uymak zorundadır. Değişmeler rüzgarın savurmasına, suların oymasına benzer değişiklikler yapar ama ana yapı aynen devam eder.

Dünyadaki finans sistemini şöyle özetleyebiliriz: Çin, Japonya ve benzeri ülkelerle petrol zenginlerinin tasarrufları özellikle ABD ve İngiltere’deki finans kurumlarında toplanıyor ve bunlar tasarruf açığı olan ülkelere yönlendiriliyor. Bu tasarrufların en büyük kısmını ABD kullanıyor ve sürekli olarak artan dış ticaret açığı bunlarla finanse ediliyor. Ülkemiz de bu kategoride yer alıyor.

Bu tasarruflar bir nehir gibi tek yönlü akıyor ve denize karışıyor. Nehrin geriye akması mümkün görünmüyor yani borç alan ülkelerin bunu geri ödemesi beklenmiyor. Nehir yağmurlarla besleniyor. Yani tasarruf fazlası olan ülkelerin insanları her gün bu fonlara eklemeler yapıyor. Üstelik bu durum değiştirilemiyor çünkü borç veren ülkelerin bundan vazgeçmesi ekonomilerini büyük bir daralmaya sürüklüyor.

Genel eğilim sistemi sorgulamamak ve görülen dalgalanmaları geçici bir arıza saymak yönündedir. Bazen hava şartları kötü gidebilir ve nehrin akışında düzensizlikler olabilir ama bir başka bahar her şeyin eski haline dönmesini sağlar deniyor.

Bir süredir şu sorulara cevap arıyorum: Tek taraflı fon akımına dayanan bu sistem devam edemez. Yerine nasıl bir sistem ikame edilecektir? Yeni yapı nasıl olacaktır ve bu insan iradesi dışında, gelişmelerin doğal sonucu mu olacaktır yoksa öngörülen ve her aşaması önceden planlanan bir sonuçla mı karşılaşacağız?

Gerçekte bu soru her konuda ve her zaman sorulan sorulara benziyor. Terörü teröristler mi yapıyor yoksa sistem içi aktörlerin uygulamaları mı? Savaşlar Hitler ve benzeri kötü adamların eseri mi yoksa bunları kaçınılmaz kılan sebepler var mı? Yani sosyal hayat doğal kanunlar gibi sadece kuralları belirlenmiş olarak ve kendi iç dinamikleriyle mi sürüyor yoksa onu yönlendiren bir irade var mı?

Yıllardır bu sorulara cevap aradım ve şu sonuçlara vardım: Borçlar ödenmeyecek ama değersiz kılınarak tasfiye edilecektir. Eğer birinden bir kilo ödünç buğday aldıysanız ya aynen iade edersiniz ya da bir gramın adını bir kilo ile değiştirirsiniz. İkinci olarak size sürekli kaynak sağlayan nehrin artık kuruyacağını hesaplar ve yeni bir sulama sistemi geliştirirsiniz. Yani tasarruf yaratan ülkelerden ithalatı keser ya kendi ülkenizde ya da kuracağınız yeni bir blok içinde denge oluşturursunuz. Petrolü kaynak yaratan konumda çıkarıp, enerji kaynağı olmak yerine, sadece bir hammadde olmasını sağlarsınız. Gelişmeler akışına bırakılmış değil insan iradesinin ürünüdür.

28 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok