Darbeci Ergenekon
| Darbeci Ergenekon | |
![]() |
İsmet BERKAN |
|
– RADİKAL İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın aylardır yürüttüğü Ergenekon terör örgütü soruşturmasında yeni bir aşamaya daha gelindi. Önceki gün sabaha karşı evlerinden alınan 34 kişiyle birlikte halen tutuklu olan 20′ye yakın isimle soruşturma sürüyor. |
|
BM “ETKHU Sözleşmesi” ve başörtüsü
| BM “ETKHU Sözleşmesi” ve başörtüsü | |
![]() |
Abdurrahman Dilipak |
|
Hattı müdafa yok, sathı müdafa var. Satıh bütün insan hakları ve hukuk devletidir. Bunlarla parça parça uğraşmaya gerek yok.. Her adımda aynı kriz tekrar yaşanacak.. Birileri paranoyak hale gelmiş. İKEA’da alışveriş eden herkesi başörtülü görüyorlar.. Öfke gözlerini döndürmüş, herkesi türbanlı görüyorlar.. Kimisi Kürtçe diyince “dilimiz gitti” sanıyor, Türban diyince “Rejim gitti” diye bağırıyor.. “Patrikhane” diyince “Din elden gidiyor”! Ya hu, Habertürk izleyicisinin bile yarıdan çoğu böyle bir sorunun varlığına inanmıyor. Kerhanede anket yapsanız onlar bile “Beyaz Türkler” kadar korkmaz.. Biraz özgüven olur insanda. Kim kendi toplumunun inanç, kültür, kimlik ve geleneğinden bu kadar korkabilir? Bu nasıl bir duygudur!? Bunlar düne kadar sağlıkta “tam gün” istiyorlardı, şimdi bakanlık tam günü sahiplendi, bunlar yine karşı çıkmaya devam ediyorlar. Ya hu, sizin istediğiniz oldu işte! Yok olmaz. Kronik muhalifler.. Bu CHP kafasını ikna etmek öyle kolay bir şey değil.. Kendilerinin başörtülülere yaptıklarını hatırlayıp, “Onlar da bize aynısını yaparsa halimiz nice olur” diye korkuyorlar herhalde.. Bunlara yasa kâr etmez, psikolojik açıdan rehablite edilmeleri gerek.. Asıl sorun bunları vitrine taşıyan mediada, bu şizofrenik paranoyaklara arka çıkan siyasetçilerde, bunları ciddiye alıp rejim müdafası için aba altında sopa gösteren çevrelerde.. Bunlar bir avuç azgın azınlık. Her yerde varlar.. İktidara bir çift sözüm var.. İnsan hakları bir bütündür, parçalanamaz. Bu hakların herkes için olması gerek. Başkalarının refah ve mutluluğuna, güvenliğine hizmet etmeyen bir çözüm önerisi bizim önerimiz olmamalı.. 301’i filan öyle çok da oyalamamalı, ertelememeli, geciktirmemeli, pazarlığa mahal bırakacak şekilde tereddütlere açık kapı bırakmamalı.. Buyurun size bir anayasa maddesi. Gerekçesi aynen, BM Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Hakları Uluslararası Sözleşmesi’nden alınmıştur: “Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda ilan edilen ilkeler uyarınca insanlık ailesinin tüm üyelerinin niteliğinde bulunan onurunu ve eşit ve ayrılmaz haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu gözönünde bulundurarak, bu hakların insan kişiliğinin niteliğindeki onurdan kaynaklandığını bilerek, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi uyarınca korkudan ve yokluktan arınmış özgür insan ülküsüne ancak kişisel ve siyasal hakların yanı sıra, herkesin ekonomik, toplumsal ve kültürel haklardan yararlanabileceği koşullar yaratıldığında ulaşılabileceğinin bilincinde olarak, Birleşmiş Milletler Antlaşması’na göre devletlerin insan hak ve özgürlüklerine karşı evrensel saygıyı geliştirme yükümlülüğü üstlendiklerini dikkate alarak, başkalarına ve üyesi olduğu topluluğa karşı ödevleri olan bireyin, bu sözleşmede tanınan hakların geliştirilip gözetilmesi yolunda çaba gösterme sorumluluğu bulunduğunu kavrayarak, aşağıdaki hükümlerde uzlaşmıştır” Evet, bu anayasanın 90. maddesine göre kanun hükmünde ve esasen mer’i olan bir düzenlemenin girişidir. Ne güzel değil mi? İşde din ve eğitim konuları ile ilgili, 5 ayrı sözleşmeden derleyip oluşturduğum bir anayasa değişikliği teklifi. Tamam, bu derleme bir şey oldu ama, eğri tenceyere eğri kapak misali bir durum bu.. Yani burada pragmatik, rasyonel bir siyasi durum söz konusu. Osmanlı’da buna “Def’i mazarrat, celbi menafiden evladır” denir.. Ortada bir sıkıntı var ve bunun def’i gerekiyor. Onun için nefasetinden önce bu sıkıntının ortadan kaldırılması sözkonusu. Madem bu tartışma başladı, tekrar tekrar bu konuyu gündeme getirmenin alemi yok. Hatta bu vesile ile din ile birlikte dil konusu da çözülmeli.. Zaten şimdi aşağıya alacağım maddeler, anayasanın 90. maddesi delaleti ile mer’i olan hükümler. Bu maddelerin bir kez daha anayasa hükmü haline getirilmesi, malumu ilam olacak ama, birilerinin gözüne insan haklarını sokmak için bu gerekiyor sanırım.. Buyurun, teklif ettiğim madde şu: “Her insan uluslararası sözleşmelerde ifadesini bulan, devletin, anayasa ve yasaların varlık ve meşruiyet temellerini oluşturan bir şekilde, inandığı gibi yaşama ve düşündüğünü özgürce ifade etme, dini gerekleri yerine getirme, öğrenme, öğrenim görme, öğretme, örgütlenme hakkı vardır. Hiçkimse kılık kıyafetinden dolayı öğrenim görme hakkından mahrum bırakılamaz. Bu anlayış çerçevesinde her insanın düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din ya da inanç değiştirme özgürlüğünü, din ya da inancını tek başına ya da topluca, açık veya özel biçimde, öğretme, uygulama, örgütlenme, düşüncelerinden ötürü rahatsız edilmeme, ister tek başına isterse de başkalarıyla birlikte topluluk içinde, aleni ya da gizli olarak, ibadet etmek, öğrenmek, öğretmek, uygulamak ve bunlara uymak şeklinde dinini ya da inancını açıklama özgürlüğünü içerir.. Ülke sınırları söz konusu olmadan bilgi ve düşünceleri, her türlü araç ve yollarla aramak, elde etmek ve yaymayı da kapsar. Ulusal ya da etnik, dinsel topluluklar kendi kültürlerini sürdürme, kendi dinlerini açıkça ifade etme ve uygulamada, özel yaşamlarında ve kamu alanında kendi aralarında özgürce ve hiçbir müdahaleye veya ayrımcılığa maruz kalmaksızın kullanma hakkına sahiptirler. Kamu otoritesi herbiri insan kişiliğinin niteliğindeki onurdan doğan ve bu kişiliğin özgür ve tam gelişmesi için temel olan kişisel, siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel ve öteki hakların etkin biçimde kullanılmasını güdüleyerek özendirir. Bu çerçeve içinde katılan devletler, bireyin, tek başına ya da başkalarıyla birlikte kendi vicdanı uyarınca din ya da inancını her ortamda açıklama ve uygulama özgürlüğünü tanır ve ona saygı gösterir. Bir kimsenin dinini ya da inancını açıklama özgürlüğü ve bu madde kapsamındaki hak ve hürriyetleri ancak, kamu güvenliğinin zorunlu kıldığı hallerde, kamu düzeninin, sağlığın ya da genel ahlakın korunması için, yahut başkalarının haklarının ve özgürlüklerinin korunması için, açık ve yakın bir tehlike oluşması halinde hukukun öngördüğü ve bir demokratik toplumda gerekli olan sınırlamalara tabi tutulacaktır” Uzun ama, efradına cami, ağyarına mani bir tanım bu. Yasa tekniğine ne kadar uygun bilmem. Bu madde aynen böyle düzenlenmeyebilir ama, uluslararası düzende ifadesini bulan, iç hukukta da esasen geçerli olan bir düzenlemenin ikrarı, tekrarı gibi bir durum sözkonusu. Hani bu yaklaşım, uluslararası sözleşmeden bazı maddeleri alıp anayasaya taşımak, bazı çevrelerin itirazının önüne geçmek açısından bir ara çözüm olabilir mi?.. Anayasa tümü ile değiştirilirken tekrar bu madde yeniden ve daha güzel bir şekilde ifadelendirilebilir.. Daha doğrusu maddenin belli bölümleri, belli maddelere taksim edilebilir.. Selam ve dua ile. |
|
Kapüşonunu sevdiğim
| Kapüşonunu sevdiğim | |
![]() |
Ahmet HAKAN |
|
HÜRRİYET BİR zamanlar “İran, Pakistan, Afganistan / Sıra sende Müslüman” diye sloganlar atılırdı. Sonra durup dururken “Sudan’da İslam Devrimi” haberleri gelmesin mi? Bizim buralarda “Büyük İslam aydını” diye selamladığımız, kitaplarını alıp okuduğumuz Hasan El Turabi önderliğindeki Müslüman güçler, Sudan’da yönetimi ele geçirmişti. Hasan Turabi, kardeşi kadar sevdiği Ömer El Beşir’i iş başına getirmişti… Aman ne sevinildi bir bilseniz! Ve fakat… Çok değil kısa bir süre sonra bu sevinç kursaklarda kalıverdi. Çünkü: Devrimi yapanlar birbirlerine girdiler. El Beşir, Turabi’yi zindana attı… Turabi, El Beşir’e karşı ittifak peşine düştü… Bu iktidar kavgası yetmezmiş gibi bir de Darfur katliamı ortaya çıktı… Binlerce ölü, yüz binlerce evsiz, yurtsuz kalmış Sudanlı… Yani acı gerçek ortaya çıkmıştı: “İslam devrimi” falan hikáye idi… Bu Sudan denilen ülke, fazlasıyla karmaşık, fazlasıyla bedevi, fazlasıyla yoksul, fazlasıyla kabileci, fazlasıyla geri bir ülkeydi… Ve böyle bir ülkeden “yeni bir İslami uyanış” beklemek, çok safça bir tutumdu… Tıpkı İran’a bel bağlamak gibi… Tıpkı Afganistan’dan bir şeyler beklemek gibi… Tıpkı Pakistan’ın Batı’ya karşı “Büyük İslam Uygarlığı” meşalesini yükseltecek ülke olacağını ummak gibi… Ben çok şükür çoktandır bu çocuksu beklentilerin etkisinden kurtuldum. Hálá böylesi umutlar içinde olanlar var mı bilmiyorum? Eğer varsa lütfen Sudan heyetinin Ankara’daki o sakil görüntüsüne baksınlar: Heyetteki adamın başından hiç çıkarmadığı o “kapüşon” var ya… İşte o “kapüşon”, bu ülkelerden hiçbir şey çıkmayacağı gerçeğini haykırmaktadır. Ben seni salonda sevdim GAZETECİ yazar Güler Kömürcü, “Ergenekon” adı verilen örgüt operasyonunda gözaltına alındı. Olay yargıda… Heyecanla izliyoruz… Ama nedense Güler Kömürcü, bombalar, saldırı planları, derin ilişkilerle örülü bu öcü masallarına rağmen benim açımdan “korkutucu” bir unsur değil… Çünkü… Onun Sedat Peker’le yaptığı telefon görüşmesinde söylediği “Sedat… Ben seni salonda çok sevdim” şeklindeki sözü, ne zaman Güler Kömürcü dense elimde olmadan aklıma geliyor… Sedat Peker’in “Allah razı olsun” falan diyerek konuyu geçiştirme çabaları, Güler Kömürcü’nün “Ben seni salonda çok sevdim” gibi şahane bir cümleyi “Türk aşk tarihi”ne armağan etmesine neden olmuştur. Kendisine minnettarız… Lütfen elinizi vicdanına koyunuz: Sevda tarihimize böylesi bir cümle bahşetmiş olan bir hanımefendi ne kadar korkutucu olabilir ki? Lisede namaz olayı TAMAM… Matbuatımızın liselerde namaz kılan öğrencilere yönelik operasyon yapmasını hep birlikte yadırgayalım… O öğrencilere “tartışmasız mücrim” muamelesi çekilmesine hep birlikte itiraz edelim… Ama bundan önce şu sorunun yanıtını da arayalım: “Neden liselerin kuytu köşelerinde, sanki çok gizli bir faaliyet yürütülüyormuş tedirginliği ve ürkekliğiyle namaz kılınır?” Çünkü bu konu, meşru zeminde tartışılmıyor da ondan… İktidar “Aman şimdi de böyle bir dert açmayalım başımıza” diyor… Okul yöneticileri “Şuradaki odayı mescit yapalım, çocuklara gizlice namaz kıldırırız” yaklaşımını benimsiyor… Böyle olunca mektepte namaz kılmak, gizli örgüt faaliyetine dönüşüyor… Oysa bu konunun meşru zeminlerde tartışılması ve meşru bir çerçeve kazanması gerekir. İktidar başına dert açmalı, okul yöneticileri düzenleme istemeli, bazı aileler çocukları için mescit talep etmeli, bazı aileler bu durumun çocuklarının namaz kılmaları doğrultusunda baskıya uğramasına neden olabileceğinden endişe duymalı… Ve en sonunda bir karar çıkmalı… Ama bizim memlekette her zaman böyle meşakkatli süreçler yerine, “Sızma hareketleri” tercih edilir… Eh, ne de olsa “idare-i maslahat, esaslı devrimden daha tatlı gelir” |
|
Ergenekon, Orhan Pamuk, TÜSİAD, vs…
| Ergenekon, Orhan Pamuk, TÜSİAD, vs… | |
![]() |
Cengiz ÇANDAR |
|
REFERANS Ergenekon adlı “terör çetesi”nin anlı şanlı mensuplarıyla ve geniş çaplı bir operasyonla gözaltına alınması, eğer “sonuna kadar gidilirse”, Türkiye yakın tarihinin en önemli olayıdır ve hiç değilse ülkemiz ve toplumumuzun “yakın ve orta vadeli” geleceğinin güvence altına alınmasıdır. Öyle bir “çete” ki, dünkü Milliyet’in başlığına bakılırsa “Nobelli yazar Orhan Pamuk’a suikast planlayan Ergenekon çetesi üyeleri bu eylem için 2 milyon YTL ve Glock marka silah arıyordu”… Sorun değil, Hrant Dink’i göstere göstere nasıl öldürdülerse, Orhan Pamuk’u da öyle öldürebilirler ve bu amaç uğruna Glock marka silahı da, 2 milyon YTL’yi de edinebilirlerdi. Nobel ödüllü bir yazarın “ölüm listesi”nde bulunması ve bu listeyi düzenlemiş olanlar arasında, emekli de olsalar general, albay gibi rütbelere sahip olarak “kamu görevi” yapmış kişilerin yer alması “dünya çapında” bir olaydır. Çeteye ilişkin operasyonun ertesi günkü Sabah’ın “Devlet, Derin Devlete Karşı” manşeti, durumu Türkiye yönünden en çarpıcı biçimde özetliyor. Türkiye, “derin devlet”i tasfiye edebilirse, “devlet” olabilecek. Nobel ödüllü bir yazarının, devlet ile bağlantılı kişilerin oluşturduğu “ölüm listesi”nde hedef olduğu bir ülke dünya tarihinde bile yok. Ülkelerinin rejimiyle başı belaya girmiş nice Nobel ödüllü yazar var ama bunların hiçbirini, dünyanın en baskıcı rejimleri bile “cinayet” ile ortadan kaldırmayı düşünmemişti. 1958 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Boris Pasternak, Sovyet komünist rejiminin baskısından çekinerek, ödülünü almaya Stockholm’e gidememişti ama komünist tek parti rejiminin Stalinist etkisinden tümüyle çıkmamış olan ülkesinde “öldürülme tehdidi” altında da yaşamıyordu. 1970 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Aleksandr Soljenitsin ise, hapis yatmış, sürgüne gönderilmiş, çok çile çekmişti. Hatta, o da ödülünü almaya gidememiş ve ancak “vatandaşlıktan çıkarıldıktan sonra” 1974 yılında alabilmişti ama Sovyet rejimi onu da “öldürerek” bertaraf etmeyi hiç düşünmemişti. Yakınlarda bir 1986’nın ödüllüsü Nijeryalı Wole Soyinka var; ülkesinde hapis yatmış ve baskı görmüş olan. İnsan hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğu Nijerya’da bile Soyinka’nın hayatı tehlike altına girmedi. Son yarım yüzyıl içinde Nobel alanlardan, örneğin, Jose Saramago (Portekiz, 1998), Octavio Paz (Meksika, 1990), Gabriel Garcia Marquez (Kolombiya, 1982), Odysseus Elitis (Yunanistan 1979), Heinrich Böll (Almanya, 1972) gibileri ve daha niceleri, ülkelerinde baştacı edilen isimler. Bir Nobelli büyük isim, Jean-Paul Sartre (Fransa, 1964) için, ödülü aldığı vakit, amansızca eleştirdiği Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle, görüşü sorulduğunda, “Sartre, Fransa’dır” diyerek kestirip atmıştı. Bu gibi belirgin farklar, ülkelerin “siyasi kültür” kalitelerini de yansıtır. *** *** *** Orhan Pamuk ise Nobel kazanalı beri Türkiye’de susturuldu. Kendiliğinden sustu gerçi, ama Türkiye’deki “cadı kazanı” nedeniyle, “ulusalcı-saldırgan atmosfer” nedeniyle susturulduğu için sustu. Nobel kazanmış bir ülke aydınının, Nobel alalı beri, kendi ülkesinde hiç konuşmadığı, adeta “yeraltında” bir “örgüt mensubu” gibi ve de polis koruması altında yaşadığı tahayyül edilebilir mi? Orhan Pamuk’un durumu tam da bu ve boşuna da değilmiş, baksanıza “Ergenekon çetesi”nin “öldürülecekler listesi”nde “liste başı”. Böyle bir ülke ortamının “ayıbı” hepimizin üzerine yapışmış duruyor. Bu ortam, özellikle Hrant Dink’in öldürülmesiyle oluştu. Hrant Dink’in öldürülmesinin birinci yıldönümünde inatla, bir kampanya halinde günler boyu boşuna yazmadık. Nitekim, Eyüp Can, “Ergenekon çetesi operasyonu”nun patlak vermesi üzerine, “Bir haftadır yazdın yazdın, en sonunda operasyonu yaptırdın” diyerek şakayla takıldı. Gelgelelim, Ergenekon çetesi operasyonu haberinin geldiği anda, bir başka haber daha geldi: Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi, Orhan Pamuk aleyhinde (ve dikkat: 301’e dayanılarak açılan) tazminat davasının reddedilmesi kararını bozmuştu. Öyle bir bozmuştu ki, isteyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, Orhan Pamuk aleyhinde tazminat davası açabilecekti. (Orhan Pamuk, “zaman aşımı”ndan paçayı kurtarabilecek!) Peki, Orhan Pamuk aleyhindeki o davayı açan kimdi? Kemal Kerinçsiz! O kim? O kim biliniyor gerçi ama şu yönüyle hatırlatalım: Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi’nin kararının ortaya çıktığı gün, gözaltına alınan ve gözaltına alınma nedenleri içinde “Orhan Pamuk’un öldürülmesi”nin de bulunduğu bir “zanlı”. Bu “Türkiye kakafonisi” bile, “Ergenekon terör çetesi” operasyonunun önemini ve Türkiye’de aslında ne durumda bulunduğumuzu anlatıyor. *** *** *** Hal böyle olduğu için, “yoğurdu üfleyerek yemek” durumundayız ve “operasyon”un “sonuna kadar” gidip gitmeyeceğini görmemiz ve beklememiz gerekiyor. Ali Bayramoğlu, operasyonun heyecanıyla “Daha düne kadar bu sütunda, başka sütunlarda endişeli yazılar okuyordunuz… Farklı bir noktada olduğumuzu kavradık, arkada bıraktığımız umuda tekrar kavuştuk. Dink’in öldürülme yıldönümünün iki gün sonrasına denk gelen ‘Ergenekon Terör Çetesi Operasyonu’ bir anlamda bu endişelere siyasi bir panzehir oldu” diye yazdı. Hasan Cemal ise, “ihtiyatı elden bırakmadan”, “Ergenekon operasyonunda sonuna kadar gidilecek mi? Yakın geçmişin kötü örnekleri bu soruyu fazlasıyla haklı kılıyor. Dink davasındaki gelişmelere bakın… Susurluk’u hatırlayın… ‘Vatansever çeteler’den temizlenmedikçe, demokrasi de olmaz, hukuk devleti de” diye yazıyordu. Şu arada gündemi “başörtüsü” konusunda “AKP-MHP uzlaşması ve Anayasa değişikliği” teslim almış gibi. Benim merakım şu: Niçin TÜSİAD gibi kuruluşlar, bu konuda gösterdikleri “duyarlılığı”, Ergenekon operasyonu konusunda ortaya koymuyorlar? Onu, daha acil ve daha önemli bir “rejim sorunu” olarak görmüyorlar mı? “Derin devletin devletten temizlenmesi” onları hiç ilgilendirmiyor mu? Öyleleri ve “sivil toplum” ne ölçüde duyarlı olur ve “siyasi irade” ne ölçüde kararlı davranırsa, “derin devlet”e ağır hasar verilebilir. Türkiye’nin önü açılır ve o takdirde “Ergenekon operasyonu” yakın tarihimizin, gelecek güvencesi sağlayacak “en önemli gelişmesi” haline gerçekten gelir… |
|
‘Başörtüsü derdi herkesi gerdi’
| ‘Başörtüsü derdi herkesi gerdi’ | |
![]() |
Nazlı ILICAK |
|
– SABAH Başörtüsü tartışmalarında, Leylâ Şahin davası, sık sık örnek olarak gösteriliyor. Hatta, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararı orta yerde dururken, anayasa değişikliğiyle de olsa, başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılamayacağı ileri sürülüyor. 23 Şubat 1998′de, İstanbul Üniversitesi, çeşitli yargı organlarının evvelce verdikleri kararlara dayanarak bir genelge yayınladı ve o tarihe kadar göz yumulmasından istifade ederek okumayı başaran kızlara üniversite kapısını tamamen kapadı. Böylece Şahin, Cerrahpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni tamamlamasına bir yıl kala, başörtüsü yasağına çarptı. Şahin, AİHM’ye başvurdu. AİHM, “eğitim hakkına müdahalenin yasal dayanağının” İstanbul Üniversitesi’nin sirküleri olduğunu, dolayısıyla başvuran kişi tarafından yasağın öngörülebileceğini; kamu düzeninin korunması, başı açıkların üzerinde baskı doğmasının engellenmesi, ayrımcılık ve çatışma ortamının oluşmaması şeklinde özetleyebileceğimiz bir meşru amacın varlığını kabul etti; eğitim hakkına müdahale ile meşru amaç arasında orantı bulunduğu, sınırlamanın demokratik toplum gereklerine uygun düştüğü hükmünü verdi. AİHM’ye göre, dinsiyaset ilişkilerindeki hassasiyet göz önüne alındığında, her ülke geniş bir takdir hakkına sahipti. Mahkeme, bütün üye ülkelerde tek tip, yeknesak bir uygulama olmadığına dikkat çekti. Her devletin, kendi siyasi ve sosyal arka planına göre tercihini kullandığını vurguladı. Emsalsiz demokrasi Mahkeme kararından da anlaşılacağı üzere, yasama organı, yeni bir değerlendirmeyle, takdir hakkını kullanarak, özgürlüklerin genişletilmesi yolunda karar alabilir. |
|
Yunan dost olur mu?
| Yunan dost olur mu? | |
![]() |
Taha AKYOL |
|
MİLLİYET BİR Yunan başbakanının Ankara’yı ziyaret etmesi, Yunan kamuoyunda hassas bir konu… O yüzden Türk başbakanları hiç çekinmeden Atina’ya giderler ama Yunan başbakanları Ankara’ya gelmekte zorlanırlar. Savaşanların dostluğu Atatürk’e Nobel t.akyol@milliyet.com.tr |
|
Hem Enverci hem Kemalci olamazsınız!
| Hem Enverci hem Kemalci olamazsınız! | |
![]() |
Engin ARDIÇ |
|
AKŞAM Kafaları bir hayli karışık… Bunların sağ kokanına “milliyetçi”, sol ayağına yatanına “ulusalcı” deniyor, sanki farklı şeylermiş gibi. “Türk büyüğü” olduğu için herkese birden sahip çıkmaya çalışıyorlar: Gözlerinde Alp Er Tunga ile Alparslan Türkeş’in, Fatih Mehmet ile Mehmet Reşat’ın, Enver Paşa ile Mustafa Kemal Paşa’nın bir farkı yok. Akılları mı ermiyor, bilmiyorlar mı, öğretilmemiş mi, çaresiz mi kalmışlar, onu da ben bilmiyorum. Oysa seçmeleri gerekir: Değerli milliyetçi ya da ulusalcı arkadaşlar, Enverci misiniz, Kemalci mi? Çünkü hem biri hem de öteki olamazsınız. Enver uçuk, Kemal gerçekçidir. Enver saldırgan, Kemal savunmacıdır. Enver çağdışı, Kemal çağdaştır. Enver, elleriyle batırdığı imparatorluğun içler acısı durumuna bakmadan yeni bir imparatorluk kurma düşleri besleyecek kadar hayalci, Kemal, bu enkazdan milli bir devlet çıkarmayı planlayacak kadar akılcıdır. Enver emperyalizme dibine kadar teslimiyetçilik, Kemal, “istiklal-i tam” demektir. (Alman emperyalizminden sözediyorum… Siz, her gördüğünüz sakallıyı babanız, her duyduğunuz emperyalizmi ille İngiliz ya da Fransız mı sanıyordunuz?) Enverciler takır takır adam vururlar, Kemal hukuk adamıdır. Ermeni “işine” karışanların yüzlerine karşı Kemal’in “katiller” diye haykırmış olduğunu biliyor muydunuz? Enverciler adam öldürmeye 1908 yılında Manastır’da Şemsi Paşa’yla başladılar, 2007 yılında İstanbul’da Hrant’a kadar geldiler. Bu sene de birini götürürlerse, “yüzüncü cinayet yıldönümlerini idrak etmiş” olacaklar… Atatürk’ü kaç kere vurmaya kalktılar, bilir misiniz? Daha Balkan Savaşı yıllarında vuracaklardı, tetikçi de sonraları Ankara valiliği yapacak olan Abdülkadir Bey… Çünkü Kemal aykırılık ediyor, “asker politikaya karışmasın, batarız” diyordu. Ermeni tehcirinin, Talat Paşa ve Bahaettin Şakir ile birlikte üç örgütleyicisinden biri olan Doktor Nazım’ın aynı rezillik nedeniyle, yani Atatürk’ü İzmir’de vurma planı yüzünden, adı geçen Abdülkadir ile birlikte 1926 yılında asılmış olduğunu duymuş muydunuz? “Aman canım, o Talatçıymış” diyeceksiniz belki de… Aklım almıyor, yani nasıl savunabilirsiniz nasıl, genelkurmayı Alman subaylarının emrine vermiş bir adamı? 1914 yılında savaşa girdiğimizde genelkurmay başkanımız General Bronsart von Schellendorff adında bir Alman subayıydı. Halkın yaktığı türküleri duymuşluğunuz var mıdır, “Oltu’dan girdikte Sarıkamış’a, askeri kırdıran Enveri Paşa” diye gider… Enver Kemal’i nasıl ezmeye çalıştı, sicil ve terfiini vermedi, onu olmayan alaylara komutan atadı, hep önünü kesti, harcamaya kalktı, kulağınıza gelmiş miydi? Memleketi batırıp, yüzbinlerce kişinin ölmesine yol açıp, milyonlarca insanı aç ve sersefil bırakıp, sonra da hesap günü gelince yurt dışına kaçanları mı tutuyorsunuz yoksa? Bu mudur Türk büyüklüğü? Hele önce şu meseleyi bir çözün, “Enverci mi Kemalci mi” olacağınıza bir karar verin, doğru yolu seçerseniz sonra sınavın ikinci aşamasına geçeriz, “Kemalci mi İsmetçi mi” olmanız gerektiğini ben size söylerim. |
|
Çeteler tasfiye edilmedikçe, demokrasi ve hukuk olmaz!
| Çeteler tasfiye edilmedikçe, demokrasi ve hukuk olmaz! | |
![]() |
Hasan CEMAL |
|
- MİLLİYET Türkiye’de devlet ve toplum düzeni çetelerden, belki daha doğru deyişle, ‘vatansever çeteler’den temizlenmedikçe, bu ülkede demokrasi de olmaz, hukuk devleti de. h.cemal@milliyet.com.tr |
|
Sus payı
Sus payıÜlkenin ve dünyanın birçok problemi, insanımızın birçok ortak talebi var. İslami kesim elbette bunlara karşı ilgisiz değil, yeri ve zamanı geldiğinde usulüne uygun olarak görüş ve taleplerini ortaya koyuyorlar. Bazı yazar ve konuşurların iddia ettikleri gibi bu kesimin işi gücü ve tek derdi başörtüsü yasağı değil. İslam’ı hayatlarına uygulamak (insan hakları arasında yer alan din özgürlüğünü yaşamak) isteyen Müslümanların güncel talepleri arasında şunlar vardır:
1. Başörtüsü yasağının bütün alanlarda kalkması. Yalnızca üniversitede başörtüsü yasağının kalkması din özgürlüğünü uygulama, mümine hakkını verme noktasından bakılınca devede kulaktır.
2. İmam Hatip Liselerinden mezun olan gençlerin, diğer liselerden mezun olanlarla eşit muamele görmesi, puanlarının eksiltilmemesi, imtihanını kazandıkları yüksek öğrenim kurumunda yüksek tahsillerini yapma hakkından mahrum edilmemeleri.
3. Genel olarak din ve ahlak konusunda bilgi veren bir dersin zorunlu, İslam din dersinin (tabii başka dinlere ve inanç mezheplerine mensup kişilere de onların din derslerinin) eğitim ve öğretiminin ise isteğe bağlı olarak ilköğretim ve orta öğretim dersleri içinde yer alması.
4. Laikliğin, devletin dine tâbi olmaması şeklinde anlaşılması ve toplumun dinsizleştirilmesi maksadıyla kullanılmaması.
Bu haklı ve meşru talepler yanında, yalnızca üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılması, uğrunda büyük fedakârlıklar yapılacak bir başarı değildir ve İslami kesimi asla tatmin etmez.
Bu böyle olduğu halde sanki çok şey yapılıyormuş gibi, “olmasın, laiklik elden gidiyor” diye gürültü koparanların iki maksat güttüklerini sanıyorum:
a) Mümkün ise bunu da vermeyelim.
b) Eğer vereceksek sus payı olarak verelim, “İstediğinizi aldınız, artık sesinizi çıkarmayın, siz de şunları verin” demeye getirelim.
Elbette nankörlük etmeyip, “yasak şimdilik üniversitelerden de kalksa bu da bir şeydir” derim, ama kaş yapayım derken göz çıkarmamak için de kılı kırk yarmak gerekiyor.
Ben bu kırkın yalnız birine temas etmeyi zaruri görüyorum:
Eğer üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırmak için yapılacak Anayasa değişikliğinde “hizmet verenlerden yasağın kalkmaması” Anayasa maddesi olarak kanunlaşırsa, kanunlaşacaksa o (üniversitedeki) yasak da kalkmasın, şimdilik böyle kalsın daha iyi!
Böyle kimi yerleri delik bir yamalı bohça “anayasa” yapılacağına, yeni anayasa öyle yapılsın ki, birileri kalkıp “laikliğe aykırı” diye din özgürlüğüne ambargo koyamasın!








