Ulusal Köşe Yazarları

Haber tektir, yorum çoktur

ErKenekon!!!

ErKenekon!!!
Nuh Gönültaş

Başlıktaki kelime doğrudur. Lütfen “Ergenekon” diye tashih etmeyin.

Ergenekon değil, Erkenekon!

Yazar E-Posta: ngonultas@bugun.com.trHaber Tarihi: 30 Ocak 2008Bir zamanlar “Erke” vardı. “Erke dönergeci”.

Müthiş bir buluştu, yakıtsız motor. Hiç bir güç ve enerji harcamadan devinim sağlayan bir tür cihaz. Dünyadaki en muhteşem buluş!

Hani medyada emekli generallerin bir araya gelerek açıkladıkları için “General Motor” diye alaya alınmıştı!

Ne oldu bu “Erke”, “Erke dönergeci?”

Böyle bir buluş olabilir miydi?

1. Böyle bir buluş olabilir! Bu konuda çalışmalar var ama şimdiye kadar ortaya çıkan bir şey yok!

2. Muhtemelen bir aklama olayında bu kullanılacaktı. Yani sertifika veya patent diye bir şeyin devri ile para devri olacaktı.

3. En güçlü ihtimal… Erke dönergeci denilen şeyin bir tür organizasyon, bir mekanizma olması ihtimalidir, ki bendeniz bu ihtimali dikkate alıyorum!

Hatırlarsanız Nisan’da kamuoyuna duyurulacağı söylendi.

Gerçekten de 27 Nisan muhtırası ile birlikte iki ay Türkiye’nin gündemini işgal eden gelişmelerin hareket noktası Erke toplantısıydı!

Buluşla ilgili gerekli bütün patent başvuruları yapılmıştı. Test çalışmaları enerji ve güç elde edildiğini ısrarla belirtiyordu. 2007 Nisan’ında cihaz bireysel ve kurumsal kullanımlar için piyasaya sürülecekti!

2007 Nisan’ında ne oldu. Meşhur 27 Nisan Muhtırası!

Tarih 2008 Ocak, Türkiye Ergenekon terör örgütünün derdest edilmesini, amaçlarını konuşuyor.

Erke hâlâ ortada yok.

Erkeci generallerden çıt yok!

Yoksa 22 Temmuz’da AK Parti’nin yüzde 47 oy almasından sonra Erkenegon ertelenmiş olmasın!

Bu kadar emekli paşanın, Vural Savaş gibi isimleri, Tuncay Özkan gibilerin tanıtımında yer aldığı bir şeyin insanlık için faydalı bir icat olduğunu pek düşünemesem de, bu yazıyı yazmak için uzun zaman bekledim.

Bu isimler ulusalcı cepheyi temsil ediyorlardı! Bu isimlerin ortak noktası ideolojidir. Bu gruptan bilimsellik beklemek pek büyük bir iyimserlik olur.

O zaman “Erke” için cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde mi sonrasında mı piyasaya çıkacak sorusu bile soruldu. Ama bu soruya cevap verilmedi!

Çevreye zarar vermeyen….

İstenilen güç ve sürati sağlayabilen…

Doğrudan hareketin elde edilebildiği…

Yakıt gerektirmeyen…

Bir kuvvet makinesi!

“Erke’nin ilkeleri ve kurumsal yapısı, hiçbir şahsın veya kurumun Erke üzerinde etkili olmasına izin vermez…”

“Uygun gördüğümüz zaman bilim dünyasına hediye edilecektir… Kimseyi inandırma gibi bir amacımız da yoktur. Hatta bu buluşa inanılmaması bizi bilhassa mutlu eder…”

Patent başvuruları yapılmış süreç işlemektedir…

Teknik detaylar emniyet ve gizlilik açısından sorun yaratır.

2007 yılı içersinde ürünler halkımızın kullanımına arz edilecektir.

Sırası gelince milletimize siz değerli basın mensupları vasıtasıyla ulaşacağız!

Erkeciler muhtemelen ürünlerine hâlâ patent alamadılar!

Ya da mekanizmayı beceremediler!

31 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

İnsaf…

İnsaf…
Toktamış ATEŞ

Yıllarca önceydi. Türkiye’de yasal olanağı olmamasına karşın; “başbakanın oğlu” olma faslından gelişmeler sonucu, “özel televizyonlar” açılmaya başlanmıştı. (Doğrusunu isterseniz, özel televizyonlardan hiç memnun değildim. Fakat habercilikteki atılımları, Türkiye’nin önünü açmıştı). Evet, özel televizyon kanalları; yeni, yeni açılmaya başlamıştı. Bunlardan birinde; biri hanım iki genç gazeteci, ilginç bir program yapıyorlardı. Nispeten farklı görüşler dile getiren üçer kişilik ekipler karşı karşıya getiriliyor ve bir tür, puansız münazara yaptırıyorlardı.

Daha sonra; bu ikili, salt yazılı basında boy göstermeye başladılar. Erkek olan, daha ziyade köşe yazılarıyla dikkat çekerken; hanım olanı, ilginç söyleşilerle ön plana çıktı. Yakında bu söyleşilerden bir bölümünü, “Hesaplaşma” başlığıyla kitap haline getirdi. Bu “hesaplaşmada” yer alan söyleşilerden biriyle ilgili görüşlerimi dile getirmeden önce; bu tartışma formatı içinde yer aldığım bir tartışmayı, anımsamak istiyorum. Konu, “İkinci Cumhuriyet” idi. Cumhuriyeti, değerli meslektaşlarım; Ergun Aybars, Aydın Aybay’la birlikte ben savunuyordum.

İkinci cumhuriyeti ise; gene değerli meslektaşlarımız; Mete Tuncay, Asaf Savaş Akat,ve Murat Belge savunuyorlardı. İlginç bir tartışma yaşanıyordu ama, tartışmayı yönetmesi gereken erkek gazeteci, sürekli müdahale ediyor ve yönlendirmeye çalışıyordu. Sonunda dayanamadım, “Siz de karşıya geçin de rahatlayın” dedim, “Biz de daha rahat ederiz”… Yıllar geçti aradan. Bugün ikinci cumhuriyeti bambaşka insanlar savunuyor ve bambaşka şeyler dile getiriyorlar…

Söz konusu söyleşi, akademisyen bir tarihçi ile yapılmış. Bu meslektaşımızı anlamakta ve değerlendirmekte, müthiş zorlanıyorum. Kimi zaman, çok doğru saptamalar yapan ve çok çalışkan bir akademisyen olduğunu bildiğim bu genç arkadaş; kimi zaman da, çocukların bile dile getirmeyeceği şeyleri dile getiriyor. Söz konusu söyleşide, şöyle diyor: “…Kazım Karabekir’le Atatürk, Ankara’da sürgün meclisi açıldıktan sonra 1920′lerde ters düşüyorlar. Atatürk’ün çok sıkıştığı anda Meclis’i kapatma gibi bir fikri var. Bunu ancak Karabekir ve İnönü gibi generallerin onayı ile yapabilir. İnönü lastikli bir cevap veriyor. Karabekir ise, ‘Meclis kapatılırsa, ben Ankara’ya gelir Meclis’i açarım’, diyor. Atatürk Meclis’i kapatamıyor. Daha o zamanlardan iki taraf da biliyor ki, biri sivil kanadı temsil ediyor ve Meclis üstünlüğünden yana, diğeri olağanüstü durumlarda Meclis’i kapatmaktan ve otoriter bir rejim kurmaktan yana. Çünkü Atatürk’ün baştan beri görüşü, Meclis üstünlüğü fikrinin arka planda kalabileceği yönünde…”

İnsan, “insaf…” demekten kendini alamıyor. Öncelikle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, “sürgün meclisi” diyen bir bilim insanını, ilk kez görüyorum. Ankara’daki, Türkiye Büyük Millet Meclisi; halkın oylarıyla ve dürüst bir seçim sonrasında oluşan, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin, 18 Mart 1920′de “ertelediği (talik ettiği) toplantılara, Ankara’da devam etmesidir”. Zira, 18 Mart’ta İngiliz askerleri Meclisi basınca, “Böyle yasama yapılmaz.

Uygun bir yerde ve zamanda toplanmak üzere toplantılarımızı talik edelim”, önergesi üzerine, uygun bir yer ve zaman olarak, 23 Nisan 1920′de Ankara’da TBMM kurulmasıyla yaşama geçmiştir. Hele, Atatürk’ün Meclis’i kapatma fikri… Bu görüş için, “insaf …” demek bile çok yetersiz kalıyor. Bu konuda, bir örnek vermek istiyorum. Mebusan Meclisi, toplantılarını (uygun bir yerde ve zamanda toplanmak üzere), ertelemiş ve aynı gün Mustafa Kemal Meclis’i, “yeni seçilenler ve olağanüstü yetkilerle”, Ankara’ya davet etmişti. Fakat toplantı gecikmekte ve Atatürk huzursuz olmaktadır.

Böyle bir ortamda; Atatürk’e, rahatsız olmamasını, her kerametin Meclisten beklenmeyeceğini söyleyen, yakın arkadaşı Yunus Nadi’ye verdiği yanıt çok anlamlıdır. “…Ben bilakis her kerameti Meclis’ten bekleyenlerdenim Nadi Bey. Bir devreye yetiştik ki, onda her iş meşru olmalıdır. Millet işlerinde meşruiyet, ancak milli kararlara dayanmakla, milletin genel eğilimlerine tercüman olmakla elde edilir… Bence meclis nazariye değil, hakikattir ve hakikatlerin en büyüğüdür. Evvela Meclis, sonra ordu Nadi Bey. Orduyu yapacak olan millet ve onun adına meclistir. Çünkü ordu demek yüz binlerce insan, milyonlarca ve milyonlarca servet ve zaman demektir. Buna iki üç şahıs karar veremez…”

Nereden çıktı Atatürk’te, “Meclis’i kapatma fikri?..” Bu arada; 1980 sonrasında, Atatürk’ün bu sözlerini bir yazımda kullandığım için, basın savcılığına çağrılmıştım. Eğer “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” kitabını birlikte götürmesem, dava açılacaktı. O zamanlar öyle bir Türkiye vardı…

31 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Aha… Laiklikten çıktım!

Aha… Laiklikten çıktım!
Ahmet KEKEÇ

STAR

Beni laiklikten, filozof ve inşaat mühendisi Hasan Bülent Kahraman’ın CHP hakkında demiş bulundukları çıkardı.

Bir yoruma göre, ‘CHP demek laiklik demek’ti. Bu partiyi eleştirmek, aynı zamanda laikliği eleştirmek anlamına geliyordu. Dolayısıyla, adı geçen parti hakkında ‘maksatlı’ eleştirilerde bulunan istisnasız herkes laiklikten çıkıyordu.

Ben de bugün, Kahraman’ın söylediklerine kimi küçük ‘ekler’ yaparak ‘maksatlı bir eleştiri’de bulunacağıma göre, otomatikman laiklikten çıkmış olacağım.

Aha da çıkıyorum:

BİR: Baykal ‘başörtüsüne özgürlük’ isteyenleri ‘rejimin geleceğiyle oynamak’ ve ‘laikliği tehlikeye atmak’la suçluyor. CHP, kendisini laikliği korumakla yükümlü kılmış bir parti. CHP’nin abarttığı ölçüde bir tehlike yok. Laiklik Türkiye’de artık toplumsallaştı. Ama CHP, ısrarla laiklik temelinde kutuplaşmış bir politika üretmeye çalışıyor.

İKİ: CHP, Türkiye’de yaşanan toplumsal dönüşümü algılayamadığı için bir ‘çözüm partisi’ olamıyor. Kendi varlığını ortaya koyabilmek için sürekli sorun yaratıyor ve kendisini sadece o ‘sorun’ temelinde ifade ediyor.

ÜÇ: CHP ‘talepler’in ortaya çıkardığı bir oluşum değildir, bir devlet partisidir. Partinin şu anda ordu ve bürokrasinin dışında sözcülüğünü yaptığı bir kitle yok. CHP gitgide o merkezle bütünleşti. Sonunda toplumsal tabanını kaybetti. Şimdi kendisine sadece ‘devletçi ve bürokratik söylem temelinde bir toplumsal kitle’ yaratmaya çalışıyor.

DÖRT: Bugün partinin vitrininde iki isim olarak Öymen’le Baykal’ı görüyoruz. Bu ikili, toplumla hiç bağ kurmayan, politik olarak hiçbir çözümü tartışmayan ‘apolitik bir söylem’ sürdürüyor.

BEŞ: Eğer AB’ye girmek, Türkiye’deki devletçi, merkeziyetçi yapıyı değiştirecekse, CHP bunu istemiyor. AB’ye girmenin temel kriterlerini uygulama noktasında, açık ya da gizli, büyük bir ‘blokaj’ koyuyor.

ALTI: CHP sosyal demokrat bir parti değildir. Türkiye’de sosyal demokrat olduğunu söyleyen hiçbir parti gerçek anlamda sosyal demokrat değildir. Bunlar, ‘antiemperyalist, bağımsızlıkçı, devletçi, milliyetçi, popülist’ bir yapının bir tarihte dönüşmesiyle ve kendisini ‘soldayım’ diye tarif etmesiyle ortaya çıkmış partilerdir. Hem ‘milliyetçi’, hem ‘sol’ olunmaz. CHP’den MHP’ye, DP’den Anavatan’a, hatta ÖDP’ye, bütün partiler çeşitli renklerde sağ partilerdir. Solculuk da, kala kala, AK Parti’ye kalmıştır…

YEDİ: Ordu ve merkez yanlısı politika yapan partiler daima ilk seçimlerde tepetaklak gitti. Gelgelelim, Baykal, Türkiye’de, bu politikaya inanan yüzde 25’lik bir kitlenin olduğunu düşünüyor. Demek ki CHP’nin Türkiye’nin yüzde 75’iyle ilgisi yok. Baykal, yüzde 25’lik kitle için yüzde 75’lik kitleden vazgeçen bir politikacı. Hiçbir zaman toplumu dönüştürmek, büyük ittifaklara dayalı politikalar yapmak gibi bir hırsın içinde olmadı.

SEKİZ: Baykal ortaya üç dört senelik bir vizyon koyamaz; ‘günlük politika’ üretir. Bunun açıklaması kendi makalesinde de var. 1970’lerde yazdığı birkaç makaleden birinde şöyle diyordu: ‘Siyaset, aslında bir gerilim meselesidir. Siyaset, gergin ip üstünde yürüyen cambazın o andaki durumudur.’

DOKUZ: Halkın siyasal bilinci yabana atılmamalı. İnsanlar bir partiyi, kendi ihtiyaçlarına cevap veriyorsa ayakta tutar. Türkiye DYP’yi, ANAP’ı, DSP’yi bitirdi. CHP’yi bitirmemesi için hiçbir neden yok.

ON: CHP bitmiştir.

31 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Ve Atatürk yeni yeni ölüyor!

Ve Atatürk yeni yeni ölüyor!
Ahmet Taşgetiren

Öldüren kim? Usta kalem Ahmet Taşgetiren yazdı…

Atatürk’ü korumak!
“Bir ulus….. yiğidine ihanet ediyor.” Yiğit kim? Atatürk. İhanet eden kim?

Yazar E-Posta: atasgetiren@bugun.com.trHaber Tarihi: 30 Ocak 2008″Bir ulus….. yiğidine ihanet ediyor.” Yiğit kim? Atatürk. İhanet eden kim?Ulus, yani millet, yani Türk milleti! “Ve Atatürk yeni yeni ölüyor” Öldüren kim? Ulus. Yani millet, yani Türk milleti!

Bu ifadelerin altındaki imza Hürriyet yazarı Bekir Coşkun.

Taha Akyol, Hürriyet’in bir başka sayfasında “Ve hangi Atatürk” isimli yeni kitabı ile ilgili olarak yapılan mülakatta, “Herkes kendine göre Atatürk kurguluyor” diyor. “Sağcı, solcu, Batıcı, Batı düşmanı, sosyalist, liberal Atatürkler kurgulanıyor. Hatta AB’ye karşı Atatürk var, AB yanlısı Atatürk var.” Ona göre Atatürk’ün farklı konjonktürde farklı tavırları olmuş, Hilafeti kurtarma söyleminden Bolşevik söylemine kadar uzanan bir insan, “O, ideolog değil, pragmatik!”

“Herkesin kendisine göre Atatürk kurguladığı” bir zamanda, Prof. Dr. Atilla Yayla, Atatürk’e “Bu adam” diye hitap ettiği gerekçesiyle “hakaret” suçundan 18 ay hapse mahkum oluyor. Mahkeme, profesörün iyi hali dolayısıyla cezayı 15 aya indiriyor. Bunun yanında Profesörün “2 yıl süreyle bir uzmanın denetiminde bulunması” kararlaştırılıyor.

Hapsi biliyoruz.

“İki yıl uzman denetiminde bulunmak” yeni bir ceza türü.

Ya da, eski ifadeyle zihinsel özürlü kişilere uygulanan “Hacir altında bulundurulma” cezasının, modern kılıfa büründürülmüş şekli.

Atilla Yayla’nın, ruh halini düşünüyorum da, herhalde buna, hapis cezasından çok üzülmüştür.

Bilmem Mahkeme de onun ruh halini dikkate almış mıdır?

Yani, bu cezanın altında, “Sana öyle bir ceza vereceğiz ki, hapisten çok ezileceksin” gibi bir mantık var mıdır, bilemiyorum.

Bir bilim adamını iki yıl süreyle bir uzmanın denetimi altına vermek!

Bu bana, Sovyetler’de bilim adamlarına uygulanan “Psikolojik tımarhaneleri” hatırlattı. Yani Sovyet ideolojisi istikametinde kafa yapısını düzeltme merkezleri! Hatırlanacağı gibi bu uygulama “General Grigorenko’nun kafa yapısını tedavi” olayıyla simgeleşmişti.

Sovyetler dağıldı, bizler, 20 yıl sonra bile o yöntemleri yeniden icat etmekle meşgulüz.

Mahkeme, Atilla Yayla’nın “Profesörlük unvanının müsaderesi” ne karar verse nasıl olurdu, böyle bir “ceza” var mı bilmiyorum.

Acaba, o mahut uzman, nasıl bir denetleme yapacak Atilla Yayla’nın üzerinde?

Gülmüyorsunuz değil mi?

Daha doğrusu nasıl bir adam olacak?

Taha Akyol’un işaret ettiği hangi “Atatürk kurgulaması”na sahip olmak, Atilla Yayla’yı denetlemeye uygundur acaba?

Aklımdan “Uzman denetmen” lik için isimler geçiyor:

Üniformalı, üniformasız… medyadan, ulusalcı cenahtan… ihtilalci, demokrat…

Acaba hangisi Atilla Yayla için pan-zehirdir?

Evren mi desem, İlhan Selçuk mu, Gürüz mü, Özkasnak mı, Oktay Ekşi mi?

Bekir Coşkun nasıl olur, böyle, Atatürk’le sorunlu kişileri denetlemek için?

Gülmüyorsunuz değil mi?

Güleriz ağlanacak halimize denir böyle durumlar için?

Atilla Yayla onurlu bir bilim adamıdır.

Benim bildiğim, hakareti asla tercih etmez. Eleştirecekse gerekli dozda eleştirir. Bu eleştiri ağır da olabilir. Ama “eleştiri”dir sonunda. Ve eleştirdiğini söylemekten de kaçınmaz. Fikrini savunma haysiyetine sahiptir.

Atilla Yayla’yı “Atatürk’e hakaret” ten mahkum etmek, Atatürk’e hakarettir. Çünkü böyle bir uygulama, en çok böyle bir kanunun hâlâ Türkiye’de var olmasını garabete dönüştürür. Bir sembol ismini kanunla koruyan bir Türkiye manzarası gariptir. “Ulus….. yiğidine ihanet ediyor” demek çılgınlıktır. “Ulus”la “ulusal kahraman”ı “ulus”u feda ederek birbirinden koparmaktır. Bunun da anlamı Atatürk’ü “ulussuz” bırakmaktır. İstenen bu mu?

Garip Türkiye’nin garip işleri!

31 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Halk kimin düşmanıdır?

Halk kimin düşmanıdır?
Ahmet Kekeç

İsmet Paşa, ‘Halk bizim düşmanımızdır’ dermiş. Ben görmedim, okumadım ama böyle bir laftan, dolayısıyla ‘laf’ın İsmet Paşa’ya atfedildiğinden haberdarım.

Paşa ‘biz’ derken neyi kastediyordu?

Muhtemelen, ‘halka rağmen’ci yönetici ve elit sınıfı…

Şimdi ‘devrimler’ ve ‘reformlar’ bahsine girmeyelim… ‘Değişim yukarıdan aşağıya mı olmalı, aşağıdan yukarıya mı?’ konularını hiç kurcalamayalım.

Uzun ve sıkıcı bir iş…

Emre Kongar ‘devrimler’ ve ‘reformlar’ konusunda ne düşünüyorsa, siz tersinin ‘doğru’ olduğunu düşünün ve gidin yatın…

Kaldı ki, devrim adı verilen ‘değiştirme ameliyesi’, biraz da metazori yapılan bir şeydir…

Ne birazı, basbayağı metazoridir.

Halka ‘Sizi değiştiriyoruz, hayatınıza yeni standartlar getiriyoruz. Ne düşünüyorsunuz?’ diye sormazlar.

Değiştirirler…

Halk, bünyeye ve kendi rasyonalitesine uygun bulmuyorsa, ‘mış gibi’ yaparak durumu idare etmeye çalışır ve eline geçen ilk fırsatta da işbu değiştirme ameliyesinin altını boşaltır.

Halk böyle bir şeydir.

Başıboş bırakmaya gelmez.

Başıboş bıraktığın an, ya davulcuya varır, ya zurnacıya…

Nitekim halk ‘demokrasi’ icabı başıboş bırakılmıştır ve geçmişte ‘Serbest Cumhuriyet Fırkası’ ve ‘Demokrat Parti’ye vararak İsmet Paşa’yı, sonraki yıllarda da ‘Adalet Partisi’, ‘ANAP’ ve ‘AK Parti’ye vararak Deniz Baykal’ı üzmüştür.

üzmeye de devam etmektedir.

Maalesef durum budur…

Paşa, ‘Halk bizim düşmanımızdır’ derken, aslında, kara kalabalıkların devrimleri içselleştiremediğini anlatmaya çalışıyordu.

Benzeri şeyleri, bugün, Paşa’nın koltuğunda oturan Deniz Baykal da söylüyor.

Epey de sitemkar…

Laikliğe ve devrimlere sahip çıkmayan halka kızıyor… ‘Laiklik uygulaması toplumun belli kesimleri tarafından benimsenmemiştir. Biz elimizden geleni yaptık. ülkenin bu duruma gelmesinden halk sorumludur. Gönül isterdi ki mücadelemiz toplumda daha çok destek bulsun. Bunun olmamasının sorumlusu hiçbir şekilde CHP değildir’ diyor.

Esasında, ‘ülke hangi durumdan hangi duruma gelmiş ki, bir de şekvada bulunuyorsunuz?’ diye sormak lazım ama, hadi toplumun belli kesimleri tarafından benimsenmediği söylenen ‘laiklik’ten gidelim.

Bir kere Baykal doğruyu söylemiyor.

Kimsenin laiklikle bir alıp veremediği yok.

Halkın benimsemediği şey laiklik değil, belli ideolojik kesimlerin laiklik algısı…

üstelik, oldukça sorunlu bir algı bu…

Baykal’dan, siyaset bilimci olması hasebiyle, laiklik konusunda en azından ‘epistemolojik bir gayret’ beklerdim.

çünkü, öncelikle ‘özgürlük’ paradigmasıyla ilişkili olması gereken laiklik, dar ideolojik grupların da katkılarıyla, giderek dinselleşiyor ve ‘dogma’ haline geliyor. Prof. Tülin Bumin’in söylediği gibi, bugün sekülerleşmenin/modernleşmenin önündeki en büyük engel laiklik; daha doğrusu, mevcut laiklik algısı…

Baykal halka kızacağına, neden işbu ‘laiklik algısı’nı sorgulamıyor ve ortaya çıkan ‘sonuçlar’ üzerinde düşünmüyor.

Kaldı ki, laiklik, başı kapalı olanların hukuku konusunda da güvencedir.

Neden bunu neden kabul etmek istemiyor?

29 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Örtenlerin başörtüsü düşmanlığı

Örtenlerin başörtüsü düşmanlığı
Sami Hocaoğlu

shocaoglu@yenisafak.com.tr

Kur’an’da başörtüsünün orijinali “humur” (tekili “hımar”) olarak geçer.

İkisinin kökü aynıdır. İkisi de isimdir. Tek fark birincisi doğrudan isim, ikincisi mastardan yapma isimdir.

Birincisinin anlamı “başörtüsü”, ikincisinin anlamı “içki”, yani “akıl örtüsü”. Hamr’a aklı örttüğü için “örtü” anlamına gelen bir ad verilmiş.

Kur’an birinci örtüyü cins-i latife farz kılarken, ikincisini her iki cinse de haram kılmış.

İlahi hükmü gerekçe düzeyinde ele alırsak, vahyin aklı örtmeyi haram kıldığı sonucuna varırız.

Başörtüsüne karşı çıkanları bir istatistiğe tabi tutabilseydik, hepsinin aklını alkolle örten cinsinden olduğunu görürdük.

Onlarınki dine karşı bitmek bilmez bir kan davası. Bu yüzden din neyi yasaklıyorsa onu büyük bir şehvetle irtikâp ediyorlar, neyi emrediyorsa ona karşı bitmek bilmez bir hınçla savaşıyorlar.

Peki, bu ülkede başörtüsüne karşı olanların aklını örtenler olması bir sürpriz mi?

Hayır. Zira bu ülkede başörtüsüne karşı savaşın aslında İslam’a karşı verilen savaş olduğunu bilmeyen yok. İrtica İslam’ın kod adı gibi kullanılıyordu bu zümre tarafından. Başörtüsü de İslam’ın simgesi yapıldı. Hayır hayır, başörtülüler tarafından değil. Aksine ona düşman olanlar tarafından.

Yok, onlar başörtüsüne değil türbana karşıymışlar.

Yok, siyasal simgeymiş.

Yok, bu ülkede başörtüsü sorunu yokmuş.

Yok, para alarak başlarını örtüyorlarmış.

Yok, aile baskısıyla baş örtüyorlarmış.

Yok, kadının özgürlüğü için başörtüsüne karşılarmış.

Yok, Arap liderler bile tesettürsüzken bizimkiler tesettürlüymüş.

Yok, başörtüsü 12 Eylül’ün eseriymiş, ondan önce yokmuş.

Sümerler herzesi yiyenlerin beyni hepten alkole kesmiş olmalı.

Evet, şu cümleler ve daha buna benzer onlarcasında siz en ufak bir akıl kırıntısı görebiliyor musunuz?

Yok, çünkü akıllarını çoktan örtmüş bu malum güruh. Bu kafayla neyi tartışacaksınız? Neyi nasıl anlatacaksınız? Neyi konuşacaksınız? Zırva tevil götürmez.

Hâlâ anlamayan varsa anlasın: Bu mütegallibe güruhunun İslam’ın emirlerine ilişkin dayattığı yasaklar, “Ey millet, biz hâlâ buradayız ve tepenizden abdest bozuyoruz!” diyebilmek için icat ettikleri sopalardır. Varlıklarını baskı ve korkuya borçlular. Bunu biliyorlar.

Hepsi bir yana, İslami tesettüre karşı sistematik bir savaşın yapıldığı mahut yıllar boyunca konuya dair yapılan onlarca ‘teolojik’ tartışma neye yaradı peki?

Saza gelenler, gaza gelenler, naza gelenler…

“Başörtüsünün ilahi bir emir olmadığını” Hz. Peygamber’den 1400 yıl sonra keşfeden ehl-i keşfin çoğu ağzından değil “eş durumundan” (bu bazen ilk, bazen de ikinci eş olabiliyor), “kız evlat durumundan”, “kız kardeş durumundan”, “kız torun durumundan” konuşuyordu.

Dinleyenler ne bilsin kimin neresinden konuştuğunu? İşi bilenlere sadece tebessüm etmek ve “hasbünallah” demek düşüyordu. Acınılası bir durumdu tabii. Kur’an’ın “ az bir pahaya satmak” dediği şey bu olsa gerek. Bazılarının hali bundan çok daha da vahimdi.

Ehl-i azimet bu sakil manzarayı “O’nun herkese layık bir tecellisi vardır” diyerek ve dahi yüreği kanayarak izledi. Sel gider kum kalırdı, nitekim öyle de oldu, olacak.

Şimdi, bir delinin attığı bu taşı çıkarmak için kırklarca akıllı uğraşıyor. Hükümet yüksek okullardaki yasağı kaldırmak için düğmeye bastı.

İyi de, bu gerçekleştiği takdirde yasağın sadece üçte biri kalkmış olacak. Üçte ikisi kalacak: Ortaöğretimdeki ve kamudaki yasak. Okurlarım arasından, “ Yahu, bu kadarcığı için bile malum güruhun çıkardığı toz dumanı görmüyor musun?” diyenler çıkacaktır.

Görüyorum. Fakat malumların şirretlikleri, gerçeğin tamamını görmemize engel olamaz ki? Belki bunun malumlara da bir faydası olur. Kaldırılacak olanın, yasağın çoğundan azı olduğunu hatırlamakla biraz olsun sakinleşirler.

Tamam, zaman ve imkân meselesi olduğunu anlarım. Ama yasağın bir kısmına karşı olup bir kısmına sessiz kalmayı, hele de savunmayı anlamam. Asla samimi ve dürüst bulmam.

İnanca yasak koymak firavunluktur. Her firavunun bir Musa’sı vardır.

29 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Kemalist olmama hakkı!

Kemalist olmama hakkı!
Gülay GÖKTÜRK

Ama önce şöyle bir hatırlayalım: Atilla Yayla’nın suçu neydi; ne demişti?

Hatırlarsınız, Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi ve Liberal Düşünce Topluluğu Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Atilla Yayla’nın, 2006 yılında AKP İzmir teşkilatının düzenlediği bir paneldeki sözleri nedeniyle başına gelmedik kalmamıştı.

Yayla bazı gazeteler tarafından “hain” diye suçlanmış, üniversitedeki görevinden el çektirilmiş ve hakkında Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefetten dava açılmıştı. Biz olayı neredeyse unuttuk. Ama Atilla Yayla hala yargılanıyor. Hem de 5 yıl hapis istemiyle. Bir önceki duruşmada yeni bir mütalaa veren savcı, konuşmanın halka açık yerde yapıldığını öne sürerek cezanın arttırılarak 5 yıla kadar hapis talep etti.

Şimdi , 28 Ocak Pazartesi günü, saat 10:25′te İzmir 8. Asliye Ceza Mahkemesi’nde Yayla’nın beşinci duruşması yapılacak. Ve hepimiz, bir ifade hürriyeti sınavı haline gelen bu davada Mahkeme’nin ne tutum alacağını göreceğiz.

Ama önce şöyle bir hatırlayalım: Atilla Yayla’nın suçu neydi; ne demişti? Yayla aslında, yıllardır hepimizin yüzlerce kere tekrarladığı bir düşünceyi dile getirmişti. Bir: Kemalizm ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder, demişti. İki: Atatürk heykellerinin ve fotoğraflarının bu kadar çok oluşu normal değil, bunu Avrupalı da yadırgar, demişti. Doğrusu, bu konuşmadan sonra kopan fırtınayı anlamak zordu. Çünkü Kemalizm bu açılardan ilk defa eleştirilmiyordu Türkiye’de.

“Cumhuriyetin içinin demokrasiyle doldurulması” dendiğinde kastedilenin tam da bu olduğunu, Kemalizm’in totaliter karakterinin yıllardır birçok bilim adamı ve aydın tarafından eleştirildiğini bilmeyen yoktu. Ayrıca, her sokak başına bir Atatürk heykeli dikilmesinin, her duvara Atatürk resmi asılmasının ancak lidere tapınma kültürünü aşamamış 3. Dünya ülkelerine mahsus bir şey olduğu; Türkiye’ye yakışmadığı, kişi putlaştırılmasına bir son vermek gerektiği de az yazılıp çizilmemişti.

Kaldı ki, bu fikirler daha önce hiç söylenmemiş, hiç yazılıp çizilmemiş, dolayısıyla toplumun ilk defa karşılaştığı şok edici fikirler olsaydı da bir şey değişmezdi. Çünkü “İfade özgürlüğü, sadece lehte olduğu kabul edilen ya da zararsız ya da ilgilenmeye değmez görünen ‘bilgi’ ve ‘düşünceler’ için değil, aynı zamanda devletin ya da nüfusun bir bölümünün aleyhine olan, şok eden, rahatsız eden düşününceler için de uygulanır. Bunlar ‘demokratik toplum’un olmazsa olmaz unsurlarından olan; çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir.” (Bir AİHM kararından) Haa, evet, bir de Atatürk için, Avrupalılara atfen kullanmış olsa bile, “adam” demek gafletinde bulunmuştu. Bu da yasakçıların en baş kozu oldu.

Yayla’nın Atatürk’ten “adam” diye bahsetmesinin doğru olmadığını ben de yazdım. Ama bunu yazarken asıl eleştirim onun Atatürk putlaştırmasının had safhada olduğu böyle bir toplumda daha dikkatli olması noktasındaydı.

Yoksa, eğer Türkiye normal bir ülke olsaydı; Atatürk de böyle “yarı-tanrı” konumuna getirilmemiş olsaydı; ulusal bir kahramana “adam” dedi diye bir profesörü beş yıl hapisle yargılamak, basında hain ilan etmek ya da derslerini elinden almaya kalkışmak, resmen delilik olarak görülürdü. Ama artık bu recm geleneğine bir son vermek lazım. Fikir insanlarının böyle “hain” ilan edilerek sindirilmeye çalışılmasına direnmek, fikir namusuna sahip insanları saldırı kampanyaları karşısında yalnız bırakmamak lazım. Bunun bir parçası da Atilla Yayla’nın davasını unutmamak; yargılanma sürecinde onun yanında olmak ve desteğimizi ortaya koymak…

Yayla’ya yönelik linç kampanyasının en ateşli anlarında, zamanın Deniz Kuvvetleri Komutanı “Kemalist olmayanları denizde boğarız” demişti; yani Kemalist olmayanları “denize dökülmesi gereken düşmanlar” olarak gördüğünü apaçık ortaya koymuştu.

O yüzden de bu davaya sahip çıkmak, aynı zamanda bu ülkede “Kemalist olmama hakkını” savunmak anlamını taşıyor. 21. yüzyılda, hala totalitarizmin bu kadar kaba saba bir biçimiyle mücadele etmek zorunda kalışımız gerçekten de acınası bir durum; ama ne yapalım ki bu da bizim gerçeğimiz…

29 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Yeni Osmanlı mı, süper Türkiye mi?

Yeni Osmanlı mı, süper Türkiye mi?
İbrahim Karagül

ibrahimkaragul@gmail.com

Amerikan Yüzyılı’nın altın yılları sona erdi. “Tek Kutuplu Dünya Düzeni” sadece ve sadece on yıl sürebildi. Bu da, Soğuk Savaş’ın sonra ermesinden 11 Eylül saldırılarına kadar olan dönem oldu. ABD için, gerçek bir liderlikten ziyade hayallerle süslenmiş, abartılmış bir kibirle heba edilmiş, açgözlülük ve karşı konulmaz bir ihtirasla tüketilmiş bir dönem yaşandı.

11 Eylül yeni bir milat oldu. Her ne kadar Amerikan gücünü alabildiğine yeryüzüne yaysa da, o günden bu yana ABD’nin gücü sürekli eridi, erimeye devam ediyor. Çünkü bu dönemde ABD, dünyanın lideri olacak siyasi ve ahlaki olgunluğa, ekonomik güce ve askeri yeterliliğe sahip olamadığını gösterdi. En mahrem yanını deşifre etti. En büyük kaybı bu oldu ve Amerikan rüyası ağır darbe aldı.

Şimdi, en büyük tartışma konusu Amerikan ekonomisinin çöküşü… Durgunluk ya da gerileme değil, çöküş tartışılıyor. Sadece biz değil ABD, Avrupa ve Asya’nın ekonomi otoriteleri tartışıyor. Başkalarının kaynaklarıyla refah satın alma döneminin sonuna gelindi. Bu son, ABD’nin de sonunu gösteriyor. Bunun geçici bir sarsıntı olmadığı bilindiği için yeni bir ekonomik sistem, yeni bir finansal sistem ve bunların sonucu olarak da yeni bir siyasi sistem tartışması açıldı. Bütün yeniler içinde artık ABD tek başına öncü değil, olamayacak da. Soğuk Savaş döneminden kalma Amerikan rüyası ile yaşayanların anlaması zor olacak, onlar hala Asya’yı “Üçüncü Dünya” olarak değerlendirdikleri için algılayamayacak ama öğrenmek zorunda kalacaklar.

Birleşmiş Milletlerin yeniden yapılanması, bu yapılanma üzerinden yeni bir güçler dengesinin kurulması, ABD’nin liderliği Rusya, Çin, Almanya, Fransa, İngiltere, Hindistan, Japonya, Brezilya ve birkaç orta ölçekli ülke ile daha paylaşması, siyasi paylaşımın yanında ekonomik ve askeri açıdan da ABD’nin merkez olma özelliğini kaybetmesi konuşuluyor. “Yeni Yatla” paylaşımının adımları atılıyor.

New Yor Times gazetesinin hafta sonu eki bu hafta Amerika’nın çöküşünü sorguladı. Özetle: “2016′da ABD süper güç olma özelliğini yitirecek. Çöküş engellenemeyecek. Çin ve AB yeni süper güçler olarak öne çıkacak. Amerikan rüyasının yerini AB rüyası alacak. Enerji denklemi bazı ülkeleri öne çıkaracak. Batı’da AB, Doğu’da Çin yeni çekim merkezleri olacak. Asya NATO’su kurulacak. Bağımsız Kürdistan kurulacak. Türkiye Süper Avrupa’nın üyesi olarak önemli roller üstlenecek, ABD’den uzaklaşacak. Bir çeşit Osmanlı misyonu ile kendi bölgesinde etkin güç halini alacak….”

Öngörülerin bir çoğu doğru. Ama eksik, bazıları yerine oturmuyor. Evet ABD hegemonyası çökecek. Ekonomi ile başlayacak bu süreç, siyasi ve askeri sonuçlarla ABD’yi bir çok bölgede geriletecek. Belki içe kapanma süreci yaşanacak. Belki dünyadaki Amerikan üslerinin büyük çoğunluğu boşaltılacak. Ama hepsi bu değil. Geçiş dönemin bazı ülkeleri tahmin edilemeyen kapılar açabilecek. Türkiye gibi…

AB için hazırlanan “Europe 2020 Alarm/ Global Systemic Rupture/Iran/USA-Release of global world crisis” adlı çalışmada benzer öngörüler vardı. Ekonomik, güvenlik ve siyasi açıdan dünyanın büyük bir krize doğru sürüklendiği, 1929′daki ekonomik çöküntünün benzerinin yaşanabileceği söyleniyordu. Yine AB otoriteleri bugün bunun tetikçisinin ABD olduğunu vurguluyor. Çöküşün büyük savaşlara yol açabileceği belirtiliyor. ABD ekonomik olarak hegemonyasını kaybederse siyasi olarak da kaybedecektir. Şimdi bunun işaretleri alınıyor.

Pazar sabahı CNN Türk’te Davos’tan yapılan bir yayın vardı. Türkiye’nin “patronları”nın krizi tartışma biçimlerine baktım. Şaşırtıcıydı… ABD’ye güven yerlerdeydi ve hemen hepsi dünyanın ekonomik ağırlığının Doğu’ya kaydığını söylüyordu. Sadece ekonomik değil, siyasi ağrılığı da Doğu’ya kayıyor. Burada yazılanlarla onların ağzından çıkan cümleler, dünya ekonomisini tartışan otoritelerin cümleleri ve krizin siyasal sonuçlarına ilişkin kanaatleri örtüşüyor. O zaman gerçekten de ciddi bir kırılma dönemini yaşamak üzere olduğumuzu iddia etmek abartılı olmayacaktır.

2016 öngörülerinde AB’nin yeri abartılmış gibi geldi bana. Avrupa şu bakış açısıyla, tutucu haliyle o noktaya biraz zor ulaşacaktır. Ve gerçekten Türkiye, o tarihte “Süper Avrupa”’nın yan unsuru olmayı muhtemelen reddedecektir.

“Agresif Osmanlıcılık” demeyelim ama Türkiye’nin çok belirgin biçimde öne çıkacağını not etmek gerekiyor. “Enerjiyi içeride heba etme aptallığı”ndan sıyrılabilirse, kendi bölgesinde bir çekim merkezi oluşturabilecektir. Yeni bir ekonomik çekim alanı, serbest bölge, siyasi ortaklıklar, acil müdahale/kriz gücü gibi somut projelere yönelirse, demokrasi ve özgürlüklere öncülük ederse, bölgesel kriz senaryolarını boşa çıkaracak liderlik rolü üslenebilir. Önümüzdeki on yılda bunu görebiliriz.

Türkiye o zaman ABD’nin ya da AB’nin gücünü bölgeye taşıyan, çıkarlarını güvenceye alan ülke olmaktan çıkacak, kendi bölgesini toparlayacak bir güç olacaktır. Doğu ile Batı arasındaki derin ayrışmanın fırsatlarını görecek, “cephe ülke” yerine “geçiş ülkesi” olacak, bundan ekonomik ve siyasi güç devşirecektir.

AB’den üç kat hızla büyüyen ekonomisi, dinamik nüfusu ve siyasi kültürünün sağladığı zengin tecrübeyle, istenmese de küresel aktörlerin arasında yerini alabilecektir. Türkiye’nin ufkunu AB ile kayıtlamak onu sınırlamaktır. Batı ekonomilerinin krizi ile Doğu ekonomilerindeki yükselişi arasında hızla büyüyen bir güç neden görmeyelim! Gerçi biz bunun için 2023 tarihini esas almıştık ancak her şey o kadar hızlı gelişiyor ki, on yıl böyle bir hedefe ulaşmak için uzun bir zaman artık.

Tabii bütün bunlar, “bu ülkeyi üç kuruşluk hesaplara kurban etmediğimiz zaman” mümkün olacaktır…

29 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok

Türban… Baykal´ın ipiyle kuyuya inilmez

Türban… Baykal´ın ipiyle kuyuya inilmez
Hasan Karakaya

Gazetelerdeki haberleri okuyunca, “Adalet Partisi günleri” geldi aklıma… Hani, Ispartalı Nurlu Süleyman’ın “Allah, Kur’an, Peygamber ve Ezan’ı” dilinden düşürmediği AP’li günleri…
Ve tabiî; kendisine “Allah ve Peygamber’den bahset” diyen parti kurmaylarına, “Allahaısmarladık dedik ya!” diyen İnönü’nün kırılmaz inadı!..
İşte o günlerde, “din düşmanı” imajını silmek için “halkın içine” girip, köy köy dolaşan CHP’liler, Karadeniz’de bir köye gitmişler… O köyde de, “yaşlı bir teyze” varmış ki, “ne derse, o” olurmuş… Anlayacağınız, “sözü dinlenir, hatırı sayılır” biriymiş… “Yaşlı teyze”nin bu saygınlığını bilen her parti, gider “propaganda”sını ona yaparmış…
CHP’liler, “biz CHP’den geliyoruz” deyince, yaşlı teyze sormuş: “CHP ne demek?”
Yaşlı teyzenin “dinî hassasiyet”ini bilen CHP’liler; “CHP demek, Cenab-ı Hakk’ın Partisi demek” demişler!..
Yaşlı teyze, “AP’den gelenleri” hatırlatarak; “çok güzel ama” deyip eklemiş: “Daha dün Allah’ın Partisi’nden geldiler!.. Bu seçim onlara söz verdim!.. Bir dahaki sefere, belki size oy veririz!”
Dedim ya, gazetelerdeki haberleri okuyunca, o günler gelmişti aklıma… 3 Eylül tarihli gazetelerde, “CHP halka karışacak… Baykal’ın Evliya çelebi dönemi” başlıklı haberleri okuyunca; “tamam” demiştim; “CHP, halkın gücünü kavradı!.. Halk Partisi, nihayet halkı hatırladı!”
Siz olsanız böyle düşünmez misiniz?… çünkü efendim; Deniz Baykal, İzmir Enternasyonal Fuarı’nın 76’ncısının açılışı için gittiği İzmir’den oldukça memnun ayrılmış… İzmir’e, “cebinde haritasıyla” gelen Baykal, gideceği yerleri tek tek belirleyip kendisine “yol haritası” çizmiş!..
CHP İzmir İl Başkanı Kemal Karataş, “Baykal, bundan sonra halkın arasında olacak. Evliya çelebi gibi yollara düşecek” demiş!..

BAYKAL’A PEK GüVENİM YOK!
Aslında iyi bir gelişmeydi… 1940’lardan bu yana, “halka rağmen halkçılık” gibi bir strateji güden, halkı “cahil ve sersem” yerine koyan, “Profesörle çoban’ın oyu aynı olamaz” deyip, “halka tepeden bakan” bir CHP’nin “halka karışacak” ve onunla “barışacak” olması, çok iyi bir gelişmeydi!..
Ne var ki, bunu yapacak olanın Deniz Baykal olması; ne yalan söyleyeyim, pek güven vermemişti bana!..
çünkü, Bay Baykal; Bosna-Hersek’e giderken götürdüğü “beyaz başörtüleri” için “Bunlar temizliğin, bunlar güzelliğin, bunlar iffet ve namusun sembolüdür” demiş ama Ankara’ya dönünce, aynı “örtü”lerin “irtica sembolü” olduğunu iddia etmişti!..
Dolayısıyla, “Baykal’ın ipiyle kuyuya inmek”ten hep çekinmişimdir!..

TüRBAN’A DAİR 14 KONUŞMA!
Nitekim, şu son günlerde meydana gelen gelişmeler, maalesef beni bir defa daha haklı çıkardı.
Eylül ayında, “halka karışmaya, halk ile barışmaya” karar veren Bay Baykal, bugün, halkı yine “karşısına” aldı!..
AK Parti ve MHP kurmaylarının “başörtüsü sorununa çözüm” girişimleri üzerine, Bay Baykal’dan gelen tepkiler, bir defa daha gösterdi ki; “katran”ı ne kadar eritirsen erit, asla “şeker” olmaz!..
üşenmedim, saydım… Bay Baykal, bugüne kadar, içinde “türban” geçen tam “14 konuşma” yapmış!..
Kimi “toplantı”larda yaptığı konşumalar, kimi de gazetelere verdiği “özel demeç”ler!..
özetle demiş ki;

- BAŞöRTüSü SORUNU YOK: Bu konuları konuşmaktan hoşlanmıyorum ama Başbakan gündeme getiriyor. önce adını doğru koyalım, çünkü iş oradan başlıyor. Türkiye’de bir başörtüsü sorunu yoktur. Kim sorunun adını başörtüsü olarak koyuyorsa bilin ki gizlemek için yapıyor. Başörtüsü tarihi, kültürel, geleneksel bir örtü olarak doğal şekilde hayatımızdaki yerini alıyor. Sorun türban sorunudur. Maskelemesinler, türban desinler. Olay bu, herkes de buna siyasi simge diyor.
(16.1.2008)

- TSK’YA GİRER- “Hem dini hem siyasi simgelerin bir anayasal yaptırıma, bir kamu düzeni uygulamasına yol açacak şekilde kullanılması, kabul edilemez. Bu yola girince, kamu hizmeti gören ve veren kişilerin; öğretmenlerin, yargı mensuplarının, sağlık çalışanlarının, emniyet güçlerinin ve giderek askerlerin dini siyasi simge kullanma arayışına giden yolun kapısını açmış oluyoruz.”
(18.1.2008)

- BU SEVDADAN VAZGEç- “Gel bu türban sevdasından vazgeç. Yargıtay ve Danıştay’ın uyarılarını dikkate al. ülkeyi germe. Yaşanan olaylar açıkça göstermiştir ki, bu yaklaşım, bu zamanlama ve bu dayatma ülkenin siyasi istikrarını, siyasi dengesini sarsmadan gerçekleştirilemeyecektir. Artık bu noktada Başbakan, yeni ve soğukkanlı bir değerlendirme yapmalıdır. Başbakan gelişmeleri dikkate almalı, bu sevdadan vazgeçmelidir.”
(20.1.2008)

- YASAKLANMALI- “Türbanın Türkiye’deki laik ve demokratik rejimi ortadan kaldırmak isteyen siyasi görüşün simgesi haline geldiği açık, yasaklanması gerekir.”
(23.1.2008)

- LAİKLİK SüRECEK Mİ- Tartışılan konu türban konusu değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nde laiklik anlayışı var olmaya devam edecek midir, etmeyecek midir? Konu budur. Birileri artık kendilerini yeterince güçlenmiş, meydanı yeterince boşaltmış, istediklerini istedikleri gibi yapabilir hale geldiklerini düşünüyor olmalılar. Zamanının geldiği anlayışı artık onların içinde şekillenmeye başlamıştır. Tartışılan budur. Türkiye’de bundan sonra laik bir Cumhuriyet devam edip etmeyeceği konusudur.
(27.1.2008)

- ONLAR FARKETMEDİ Mİ?- “Herkesin inancı, kimliği saygıdeğerdir. Hepsinin başımızın üzerinde yeri var. Bu devlet hepimizin devletidir. Devlet o mezhebin de, bu mezhebin de devletidir. O nedenle devlete üniforma giydirmek, devleti o inancın simgesi haline getirmek yanlıştır. Herkesin inancına ve yaşayışına saygımız var. Kimsenin kılığına-kıyafetine karışma hakkı hiçbirimizde yoktur. Herkesin kılık ve kıyafetine saygı duyuyoruz, ama devleti belli bir kılık-kıyafet içerisine sokmanın yanlış olduğunu söylüyoruz. (…) Hak ve özgürlüklerdeki kısıtlamayı gelmiş geçmiş devlet adamları fark etmedi de, şimdi birileri mi fark ediyor? Atatürk’ü, İnönü’sü, Bayar’ı, Menderes’i, özal’ı bu meseleden habersiz miydi?”
(28.1.2008)

BAYKAL, HANGİ SöZüNDE SAMİMİ?
Bunlar, Bay Baykal’ın sözleri… Mümkün olduğunca “tam metin” vermeye çalıştım ki; yarın ortaya çıkıp da, “sözlerim çarpıtıldı” veya “makaslandı” demesin!..
Görüyorsunuz ya;
1993′lerde Bosna’ya “örtü” götürürken, bunların birer “temizlik, iffet, güzellik ve namus sembolü” olduğunu söyleyen Bay Baykal; 15 yıl sonra bugün aynı “başörtüsü” için ağzına geleni söylüyor!..
“Dini simge” diyor, “siyasi simge” diyor, “laikliği tehdit sembolü” diyor!..
Diyor oğlu diyor!..
Peki, ama adama sormazlar mı;
“15 yıl önce Bosna’ya giderken yaptığın mı doğrudur, yoksa bugün söylediklerin mi?”
Bilmem dikkatinizi çekti mi?..
Bay Baykal’ın, “iki lafından birisi, diğerine uymuyor!”
Meselâ, diyor ki;
“Herkesin inancına ve yaşayışına saygımız var… Kimsenin kılığına-kıyafetine karışma hakkımız yok!”
Ama, “öteki cümle”de söylediği şu:
“Tartışılan konu türban konusu değildir, tartıştığımız konu Türkiye Cumhuriyeti’nde laiklik anlayışı var olmaya devam edecek midir, etmeyecek midir? Konu budur.”
Ya hu, bu ne “perhiz”dir, bu ne “turşu?”
Bir karar ver birader;
Hem “Kimsenin kılığına-kıyafetine karışmaya hakkımız yok” diyeceksin, üstelik “inanç ve yaşayışa saygılı” olduğunu söyleyeceksin, ama hemen “aba altından sopa”yı göstereceksin;
“Türban laikliğe aykırıdır!”
Evet, Bay Baykal karar vermelidir;
“Kılık-kıyafette özgürlük” konusunda mı samimidir, yoksa “laiklik” konusunda mı?
Laiklik konusunda samimi ise, tekrar sormak gerekir:
“Laiklik, bir din düşmanlığı mıdır ki; başörtüsüne özgürlük tanımak, laikliğe aykırı olsun?”
öğrenciler, açıkça söylüyor işte:
“Biz, başörtüsünü inancımız gereği örtüyoruz… Başka bir amaçla değil!”
Böyle olduğunu bile bile “başörtüsü” sorununun çözümünü bir “rejim sorunu”na dönüştürmeye çalışmak; bana göre “samimiyet” değil, bir “acziyet”tir!..
üstelik de, “istismar”dır!..

O öRTü DE “TüRBAN”(!) DEĞİL Mİ?
Şu yukarıdaki fotoğrafa, lütfen dikkatlice bakın…
Bu, “CHP’nin seçim afişi”dir!.. Gördüğünüz gibi, “CHP seçim otobüsü”nün önünde, bir “Türkiye fotoğrafı” var!
Gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine!..
Peki, ya şu “başörtülü kadın”a ne dersiniz?..
Sahi, soralım mı Bay Baykal’a:
Bu hanımın başındaki örtü; “türban” mıdır, yoksa “başörtüsü” mü?..
Siz diyorsunuz ya; “Türkiye’de başörtüsü sorunu değil, türban sorunu var!”
Demek oluyor ki;
Bu hanımın başındaki örtü “türban” değil, “başörtüsü”dür!.. Yani, CHP buna “razı”dır!..
O halde; gayet net, gayet açık ve dobra dobra söylüyorum ki;
“CHP’nin teklif ettiği örtünme biçimi eğer buysa, aha buraya yazıyorum, buna ben de razıyım!”
Madem ki “CHP’nin razı olduğu” örtünme şekli budur… Madem ki, bu örtünme biçimi “türban” değil, “başörtüsü”dür, o halde daha neyi tartışıyoruz ki?..
Bence; AK Parti ve MHP kurmayları bu fotoğrafı alıp, “CHP’lilerin gözüne” sokmalıdır!..
Demelidirler ki; “Bu hanım, bizim için de modeldir!..
O halde, buyrun birlikte çözelim şu sorunu!”
Ama hayır… Gerek Baykal’ın, gerek CHP’lilerin genlerinde “sorun çözmek” yoktur!.. Onların genlerinde “sorunun bir tarafı” olmak ve onu “istismar” etmek vardır!..
İşte, bunun için diyorum ya;
“Baykal’ın ipiyle kuyuya inilmez!”

—————

Cumhuriyet mitingçileri!!!
Şimdi size, 30 Nisan 2007 tarihli Cumhuriyet gazetesinden bir haber sunmak istiyorum… Cumhuriyet, çağlayan Mitingi’ni şöyle duyurmuş:
“Cumhuriyet Mitingi için alana gidenler Cumhuriyet gazetesinin önündeki Prof. Dr. Nurettin Mazhar öktel Sokağı’ndan geçerken “Satılmamış medya işte burada”, “Bu halk sizinle gurur duyuyor”, “Cumhuriyet’e uzanan eller kırılsın”, “Yaşasın Cumhuriyet”, “İyi ki varsınız” sloganları atıp tempo tuttu.
Mitinge ilahiyat profesörü Zekeriya Beyaz, ressam Bedri Baykam, adı Hrant Dink suikastına karışan emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Danıştay saldırıları kapsamında gözaltına alınan eski subay Muzaffer Tekin de katıldı.
Evler, arabalar bayraklarla donatılıp halk, Cumhuriyete sahip çıkmanın bayramını yaşadı.”
Ne garip değil mi; o zaman “Cumhuriyet’e sahip çıkmak” için yürüyenler, şimdi “Cumhuriyet gazetesine bomba attırmak”la suçlanıyor!..
O günün “Cumhuriyetçi”leri de, bugün “Ergenekoncu” çıktı iyi mi?..
Hani, her zaman derim ya; “At izinin, it izine karıştığı” bir ülkede yaşıyoruz… Gerçekten de öyle; “Cumhuriyet”çiler ile “Ergenekon”cular, birbirine karıştı!..
“Kim, kimdir” anlayan beri gelsin!..

29 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | 1 Yorum

Yeni parti safsatası

Yeni parti safsatası
Engin Ardıç

İktidara karşı yeni bir parti kurulması gerektiğini düşünenler artıyor… Kimi köşe yazarlarına göre de, bu işin “tam sırasıymış”… Haydi muhalefet haydi muhalefet haydiiii, tam zamanı tam zamanı şimdiiii… Yaklaşım bu düzeyde.

öyle ya, Deniz Baykal’ın koltuğundan kıpırdamaya niyeti yokmuş, Devlet Bahçeli de herkesi hayal kırıklığına uğratmış, Tayyip Erdoğan’a “stepnelik” ediyormuş, hay ona oy veren bazı “tatlı su faşistlerinin” elleri kırılsaymış, falan filan.

Hatta, siyasi kerameti kendinden menkul Tuncay özkan kardeşimiz de CHP kurultayını bekleyecekmiş de, bir değişiklik olmazsa (ki olmayacak) kendisi yeni bir parti kuracakmış, falan fişmekân.

Bu arada laikliği korumak için yeni bir gazete çıkarma hazırlığı içinde olanlar da var, nasıl olsa Emin çölaşan boşta geziyor, eh, Bekir Coşkun ile Hıncal Uluç’a da uygun bir para teklif edersen, iş tamamdır. Beş yüz bin satış çantada keklik, hem Hürriyet’i yedin hem Sabah’ı, işi bitirdin.

Vaziyet ve manzara-i umumiye, şimdilik bu merkezde…

Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın lafı mıydı o (yeni kuşaklar doktoru nereden bilecekler?), hani “parti kurmak turşu kurmaya benzemez” demişti…

Bunu, “hem benzer hem benzemez” şeklinde düzeltmek gerekir.

Verirsin dilekçeyi, kurarsın. Cebinde ya da arkadaşlarında para varsa, iş kolay.

Olmadı, kongre yapmak üzere olan başka bir partinin delegelerine cep telefonu dağıtırsın, seni zırt diye başkan yaparlar.

Parti kurmak kolaydır, parti olmak zordur.

Yeni bir partiye kimsenin itirazı yok, başbakanın bile!

Fakat ortada ne kadro var, ne de lider… Program? Ara ki bulasın! Toplumda bunu “itecek” bir güç? Nanay.

Bu yeni parti, köşe yazarı arkadaşların arzuları ve hayalleri doğrultusunda “solculuk oynamaya” kalkacaksa, daha başından çekiverin kuyruğunu…

Bu parti, hem liberal hem de yerli olmak zorundadır.

AKP de öyle olduğuna göre, yeni parti oylarını uzaylı seçmenlerden mi toplayacaktır da iktidar alternatifi olacaktır?

Hayır, AKP’nin “çuvallamasını” bekleyecektir, bu da, ya yeni bir ekonomik kriz, ya da savaş çıkarsa mümkündür. O zaman bile zordur ya, hadi “imkânsız değildir” diyelim.

Zaten onun için muhalif köşe yazarları, özellikle iktisat yazarları ikide bir “krizin eli kulağında” deyip duruyorlar da ne hikmetse patlamıyor bir türlü mübarek!…

Başbakan hepsinden daha akıllı olduğu için onu “Amerika’yı dinlemeden Kuzey Irak’a gir, çanına ot tıkansın” gazına da getiremediler, tuzağa düşüremediler. öte yandan darbeciler de soluğu kodeste almaya başladılar…

çünkü arkadaşlar samimi olarak bu oyların “göbeğini kaşıyan ayılara kömür dağıtarak” toplandığını sanıyorlar, halkın “Osmanlı refleksini” okuyamıyorlar.

Fethi Okyar-Adnan Menderes-Süleyman Demirel-Turgut özal-Tayyip Erdoğan “çizgisi” kafalarının içinde bulunan “kara kaplıya” uymadığından, halkın bürokrasiye karşı duyduğu derin ve köklü tepkiyi de çözemiyorlar.

Niçin bir daha asla iktidar yüzü göremeyeceklerini, görseler de bunun ancak “sopayla” ve fakat geçici olabileceğini de anlamak istemiyorlar.

Türkiye’de bugüne kadar neler olup bittiğini doğru çözümleyemedikleri için, yarın neler olabilip neler olamayacağını da çakamıyorlar. Onları bilmedikleri için değil, öğrenmekten ve düşünmekten kaçındıkları için kınıyorum.

Yeni partinin meni partinin kurulacağı murulacağı yoktur.

Okunmayan gazetelerle seyredilmeyen televizyonlarda tepişmeye de ancak “yara kaşımak” denir, siyasete atılmak değil…

29 Ocak, 2008 Yazan: Emir Öztürk | Köşe Yazarları | | Henüz Yorum Yok