Vatan’ın derdi hangi vatan?
Vatan’ın derdi hangi vatan?
5/23/2008 Karakter Boyutu:
Şamil Tayyar
/Star
Vatan Gazetesi’nin dünkü manşetinde Yargıtay Başkanlar Kurulu Bildirisi şöyle yer aldı: ‘Dilediğin her şeyi yapamazsın uyarısı.’ Bir süredir muhalefetin dozunu arttıran ve Fikri Sağlar’ın Dolmabahçe iddiasıyla tavan yapan Vatan’ın bu son başlığı, nedense zihnimde başka çağrışımlara yol açtı.
‘Dilediğin her şeyi yapamazsın…’ Yargıtay bildirisi üzerinden hükümete bir mesaj olabilir miydi? Ya da abartı? Olabilir, belki ben yanlış anlamışımdır. Bildiklerimizi anlatalım da kararı okuyucularımız versin.
Biliyorsunuz, Vatan Gazetesi Doğan Grubu’na satıldı. Ama borçlarıyla birlikte. Rekabet Kurulu, bu satış sözleşmesi üzerinde titiz bir çalışma yaptıktan sonra ‘2 yıl içinde üçüncü şahsa satılması’ şartıyla onay verdi.
Fakat, ortalık karıştı. Çünkü, Doğan Yayıncılık, aynı zamanda halka açık bir şirket. Bir şirketin (Vatan) zararıyla birlikte satın alınması, Doğan hisseleriyle borsada işlem yapan küçük yatırımcı için ağır fatura demek.
Bazı yatırımcılar, şikayetçi oldu: ‘Vatan Gazetesi zararıyla birlikte satın alınınca biz mağdur olduk.’
Şimdi top, Sermaye Piyasası Kurulu’nda. Şikayetler doğrultusunda yeniden değer tespiti yapılıyor. Haliyle bu yeni süreç, Vatan’ı bir hayli gerdi. Zarar hanesi kabardıkça, gazeteyi çıkaran Mutlu ailesi mutsuz oldu. Mutsuzlukları, gazete manşetlerine böyle yansıyor.
Hatta geçenlerde Vatan’ın devlet görmüş bir yazarı, SPK Başkanı Turan Erol’la telefonda görüşmüş. Sormuş: ‘Bizim iş neden uzuyor? Şu işi bir an önce bitirin. Yoksa büyük sıkıntı olabilir.’
Dahası var. Aynı yazar, ‘aba altından sopa gösterir’ gibi şöyle demiş: ‘Aynı durumda bir özel TV kanalı (ismini vererek) ile ilgili dosya var elimizde ama biz bu dosyayı yayınlamıyoruz. Bir an önce kararınızı verin.’
Yoksa ne olur?
Dolmabahçe olur…
Kürt sorunu ne olacak?
Kürt sorunu ne olacak?
5/24/2008
Ali Bayramoğlu
alibayramoglu@tnn.net
Toplumsal ve siyasal sorunlar dinamiktir. Zaman içinde, yeni koşullarda, yeni iç ve dış girdilerle biçim değiştirirler.
Kürt sorunu da bunlardan birisi, belki de en önde geleni…
Bu sorun siyasi açıdan bugün Türkiye’nin gündemine kah terör eylemleriyle geliyor, kah Susurluk ve Şemdinli’de olduğu gibi devletin asayiş tedbirlerinin sistematik bir baskı ve imha mekanizmasına dönmesiyle…
Yine bugün itibariyle bu iki yön adeta birbirini besler hale gelmiş durumdalar.
Şemdinli vari kimi olaylar ya da sivil siyasete bile nefes aldırmayan tutumlar resmi Kürt politikacılarının dilinde şiddeti yükseltmek için bahane haline gelirken, terör hadiselerinin artması, Kürt aydınlarının Le Monde ve diğer batı gazetelerinde yayınladıkları son bildiride olduğu gibi uzlaşmaz tavırları devletin elinde ya da şahin sivillerin dilinde sert asayiş politikalarını doğrulama gerekçesine dönüşüyor.
Demokrasi ve hukuk zemininden ayrılmamaya çalışan, sorunun, özellikle Kürt sorununun her safhasında bu titizlikle demokrasiyi önde tutmaya çalışan kesimlere sivil şahinlerden “Ektiğinizi biçiyorsunuz” gibi eleştiriler gelirken, diğer taraftan ve eşanlı olarak “Devletin ajanı” oldukları suçlaması yöneltiliyor…
Tartışma, Kürt sorununun tanımı, çözümü ne yazık ki ve biraz da kaçınılmaz olarak güncel siyaset ve şiddete hapsoluyor…
Demokrasi, kimlik, haklar, çok-kültürlülük. Bölgede yaşanan sosyolojik ve siyasi kırılmalar bu hapisten nasibini alıyor.
Bu sorunun ekonomiden kültüre, siyasetten teröre ve güvenliğe uzanan çok yönlü, derin ve çok eski bir sorun olduğu açık…
Kürtlerin arayışları ya da isyanları, nasıl tanımlarsanız tanımlayın, 150 yıl öncesine gider…
İlk Kürt isyanı 1834 yılında baş göstermiş, bu ayaklanmalar fasılalarla bugüne kadar sürmüştür. Malum Osmanlı İmparatorluğu’nda doğu vilayetlerinin geleneksel düzeni, doğrudan padişaha bağlı olan ağalar, beyler ve emirler tarafından belirleniyor ve yürütülüyordu. II. Mahmut döneminde modernleşme hareketinin başlamasıyla, yani 1830′lu ve 1840′lı yıllarda Osmanlı Devleti merkezi hâkimiyetini tesis etmek için doğrudan padişaha bağlı Kürt Beyliklerini ortadan kaldırmış, idari-siyasi egemenliklerine son vermişti
İsyanlar serisi işte bu reform girişimlerine tepki olarak başladı.
Özerkliği peşinde koşan Botan Emiri Bedir Han’ın isyanı bunlardan birincisi oldu. 1834′te patlayan isyan 1838′e kadar sürdü. Ardından 1877-80 Ubeydullah ayaklanması baş gösterdi. Osmanlının son döneminde Kürt İttihat ve Terakki Cemiyeti (1908), Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti (1908), Kürt Heyvi Talebe Cemiyeti (1912) gibi milliyetçi dernekler kurulmuş, Kurtuluş Savaşı sırasında Ali Batı, Şeyh Eşref ve Koçkiri isyanları yaşanmış, 1925 Şeyh Said, 1930 Ağrı, 1935 Dersim ayaklanmaları bunu izlemişti.
Son olarak 1980′lerde PKK hareketi ortaya çıktı.
Bu ayaklanmalar dönemlerine göre aşiretçi, dinci, milliyetçi, hatta modern özellikler göstermekle birlikte Kürt karakterlidir ve Kürt ayaklanmaları olarak karşımızdadır.
Sadece bu tarihî akış bile sorunun ne denli derin olduğunu, her yönüyle 1980′lerin öncesine uzandığını göstermektedir. Osmanlı ve Türk siyasal sistemi bu sorunu sadece asayiş tedbirleriyle alt etmeye çalışmış, siyasi, ekonomik, sosyal adımlardan kaçındıkça sorun derinleşmiştir.
Bu, bugün de devam ediyor…
Ne var ki mazlumun ve zalimin sıkça yer değiştirdiği, haklılığın ve haksızlığın sıkça iç içe geçtiği bir süreçten söz ediyoruz.
Amaçlar, yöntemler, tanımlar sıkça değişiyor. Demokrat ve liberallerin devlet ve örgüt arasındaki sıkışması yoğunlaşıyor.
Buna karşılık demokrasiye her açıdan, her anlamda, her yerde olan ihtiyaç daha keskin hale geliyor.
Dolayısıyla bugünü anlamak için tarihe ve geleneksel devlet politikalarına, PKK’nın tutumu ve durumuna bakmak yetmiyor.
Madalyonun bir de diğer yüzü var, insanlar var, Kürtler var…
Bu, hareketli, değişken, kendi içinde sorun üzerine sorun üreten bir yüz…
Sorun bunu yakalayacak bir siyasi mantığın üretilmesinde…
Aksi halde daha çok canımız yanacaktır…
Bildiri
Ahmet Turan Alkan – Zaman
t.alkan@zaman.com.tr
2008-05-24
Bildiri
Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisi, beni aldı, yıllar öncesine götürdü. Genciz, kanımızın deli zamanı. Türkiye’yi şaak diye kurtaracak formüller ezberimizde, hattâ o kadar ki, “bu kadar basit gerçekleri, profesyonel devrimci Leninist arkadaşlarımız nasıl bilmiyor yahu” diye şaşırıyor, ondan sonra veriyoruz bildirinin gözüne.
Allah taksiratımı affetsin, hayli bildiri yazmışlığım vardır benim vaktiyle. önceleri teksirde çoğaltmak için daktiloda mumlu kâğıda (Gestetner marka!) yazardık, sonra mertlik bozuldu off-set çıktı. Sadece sopayla, zincirle, bıçakla değil, bildiriyle de mücadele verirdi o devrin gençleri. Bazı arkadaşlar, posta pulu, kelebek biriktirir gibi bildiri toplar koleksiyon yaparlardı. “N’apacaksın oğlum bunca bildiriyi” sorusuna, “sizin aklınız ermez, ilerde çok para edecek bunlar” derlerdi.
Para ediyor mu bilmem; fakat içlerinden bazıları tarihçi oldu.
Geçelim; bu bildiri meselesi ile ilgili çok güzel bir fıkram var ama çekiniyorum, anlatsam mı, geçiştirsem mi düşünüyorum. çarşamba günü yayınlanan “Dinci” başlıklı yazıya bazı okuyucular kızmışlar, “sen dinsizliği matah bir şey gibi övüyorsun; çoluk-çocuğun aklını bozacaksın” demeye getiriyorlar. Hafif tertip hakları yok değil fakat sirkeyi sarmısağı hesap edeceğim derken meselenin râyhası kaçıyor.
Anlatmıyorum, vazgeçtim!
Aynen böyle oluyordu; kafamızı bozan hadiselere birer bildiri yazınca sâkinleşiyor, ne bileyim, kendimizi ifade imkânı buluyor, rahatlıyorduk. Neticede fikri faaliyet; sonuna doğru klasik bir “kahrolsun-yaşasın” faslı açıyor, orada beynelmilel komünizm ve yerli işbirlikleri başta gelmek üzere verip veriştiriyorduk, bir iç huzuru, bir rahatlama ki, sormayınız.
Şimdi taş gediğine geldi, orada duruyor; yazmazsam dilim şişecek. Anlatmasına anlatacağım ama şu hassas okuyucu takımıyla bir mukavele yapsam iyi olacak: “Vaay, seni bizim kutsal değerlerimizle dalga geçiyorsun, hafife alıyorsun” demece yok. Adı üstünde fıkra. Biraz baharatlı olmazsa, kahrı çekilmez.
Köylünün biri, vaktiyle hayvancılıkla ekmeğini kazanmaktaymış. Gel zaman git zaman, sürüye bir hastalık bulaşmış, hayvanlar birer ikişer ölmeye başlamışlar.
Köylü, “vay yandım”a düşmüş, bilenlere danışmış, tavsiyeleri yerine getirmiş. Nerdee? Sürü gün be gün, birer ikişer eksilmekte.
Yakın ahbabından biri demiş ki, “Yav arkadaş, sakın şeyden olmasın; mâlum senin namazda niyazda pek gözün yok; bayram namazlarına bile tahterevalli ile gelirsin. Ondan olmasın?..”
Köylü düşünmüş taşınmış; arkadaşı haklı. Olur mu olur! “Bir de” demiş, “köyün hocasına danışayım; okumuş adam, o bilir!”
“Ooo” demiş hoca, “demek sende abdest-namaz öyle kırk yılda bir öyle mi?..” Düşünceli düşünceli başını kaşımış, “Pek yazık, pek fenâ; senin gidişatın gidişat değil. Senin sürünün bereketi kesilmez de ne olur?”
Heyecanla, “Ondan mı” demiş köylü. Hoca gayet kendinden emin, “Kesinlikle” demiş. “şimdiden tezi yok, derhal namaza başlayacak, tövbe-istiğfar edeceksin; haydi bakalım!”
Köylü o iştahla namaza başlamış fakat ertesi gün ölen hayvan sayısı iki misline çıkmış. Ertesi gün daha fazlası; sürü giderek kırılıyor fakat bizim köylü azimle hocanın tavsiyesine riayet etmekte.
Uzatmayalım, haftasına kalmadan hayvanlar sekizer-onar ölmeye başlayınca, köylünün elinde kala kala bir tane keçi kalmış.
Bizimki, fena halde kafası karışık, “nedir bu başıma gelenler” deyu kendi kendine alıp vermekte ve bir yandan da abdest için musluğa yürümekteyken bir bakmış, keçi eve girmiş, köşedeki son kuru ekmek parçasını gevelemekte? Bizimki dayanamamış,
- çekil git rezil, gözüme görünme; iki rekât da sana dayanırsam, görürsün gününü!
…
Bildiriyle ne alâkası var diyeceksiniz. Hiiç, öylesine işte!
Abdullah Cevdet, büyük adammış…
Yazı Boyutu: 12 14 16
Atilla Özdür – Vakit
2008-05-24
Abdullah Cevdet, büyük adammış…
Bir gazete ilanı, “Aranıyor” ile başlamış ve devam ediyor. ‘Ottomanors’ta yaşamak üzere göl kıyısında çay içecek komşu arıyoruz’la karar perdesini noktalıyor…
Erken Amerika’nın başına ödül konulan Smith Wesson’lu katilleri için yapılan gazete ve duvar ilanları wanted ile başlardı. Banka soymuş, posta arabasını gasbetmiş ve aralarında kasaba şerifinin de bulunduğu birkaç kişiyi gözünü kırpmadan öldürmüş katilin başına genellikle de on bin dolarlık değer biçilirdi…
Erken Amerika o günlerde ne idiyse günümüzün Bush Amerikası da aynen öyle. Adam öldürülecek, köy basılacak, kasa muhtevasına el konulacaksa, “Onu biz yaparız” diyen Amerika, tek başına kendi şahsi çıkarı için aynı fiilleri irtikap edenleri Wanted’larla yakalayıp, gaz odasında canını alıyor.
Şehir eşkiyalarını kendisi gaz odasına gönderen Amerika, Türkiye’ye geldiğinde hümanizm süsüyle süslenip buyuruyor… “İdam yok…” Medeni olun.
Bizler de Batılı dostlarımızın telkin, teklif ve rica minnet dayatmalarını kaale alarak idamı kaldırıp medeniyet parkurunda yerimizi garantiliyoruz.
-
Orta gençlik yıllarımızdaydı, Salacak Canavarı diye adlandırılan bir ırz düşmanı, eğer yanılmıyorsak üç dört kişiyi haklamış… İdamı Meclis tarafından onaylandı ve ipe çekilme hazırlıkları da tamamlanmıştı. Tam üç gece sabahlara kadar Sultanahmet’te bekleşip durmuştuk… Gerisin geriye Bursa’ya döndüğümüz günün ertesinde ipe çektiler… Seyredemedik infazını…
Salacak Canavarı neticede birkaç kişinin ırzına geçerek boğup öldürmüş. Adamı sallandırıverdiler… Yazık oldu, pisi pisine gitti garibim… O günler Türkiye sanayi kapitalizmiyle henüz yenilerde tanışıyordu. Şimdilerin Beyoğlu Adliyesi’nin bulunduğu Hasköy-Halıcıoğlu kıyılarından Haliç’in sularına girebiliyorduk. Namazlı namazsız, kıbleli kıblesiz sanayiciler yavaştan yavaşa başladılar Haliç’i Haliç olmaktan çıkarmaya…
Aşağı mahallenin halkı, önlerine atılan seçim sandıklarıyla avutulurken; yukarının, aşağıdakilerce kendilerine umud bağlanan politikacılarıyla potansiyel burjuva adayları elbirliğiyle darbelerin altyapısındaki iktisadi krizlerin ateşini körüklüyordular.
Gün geldi üç banka birden battı… Tansu hanımın kocasının genel müdürlüğünü yaptığı İstanbul Bankası bunlardan birisiydi… Devlet Hazinesi, altmış milyon vatandaşın günde bir dilimlik ekmek istihkakını gaspederek bu bankaların bataklarını ödedi… Şehirlerin etrafında mantar misali biten yoksul varoşlarının da, varsıl siteleri tarafından çevresinden kuşatma altına alınmaya başlandığı günlere geldik…
Zavallı Salacak Canavarı, boku bokuna ipe çekildi. Burjuva kapitalizminin medenileştirdiği Türkiye’de idam cezası kaldırıldı, Salacak Canavarı’nın aşağı mahalledeki simertileri müebbed ağır hapisle tecziye edilirken; yukarı mahallenin organize, meşru, saygın, iyi eğitimli varsıl soyguncularıysa, ellerindeki Sultanhamam üniversitesi mezuniyet belgelerinin hatırına, netice vermeyeceği peşinen belli ödeme planları ve zaman aşımlarıyla taltif edildiler…
Ve denildi ki, “Dinin yeri sokak değil, hane içlerinin yatak odalarıdır. Başörtüsünü kimse görmemeli…”
-
Geçen gün Eyüp-Kemerburgaz-Kısırmandra taraflarına gittik… Yol üzerinde Kemercountry… Eskinin küçük ve yoksul bir köyünün etrafında özel güvenlikli, iki üç katlı modern villalardan müteşekkil yüze yakın site… Dinin yerinin sokak olmayışı, sitelerin müşterek sınırları dahilinde bir tek olsun minarenin görülmemesinden anlaşılıyor…
-
Türkiye dünyanın en borçlu ülkesi konumuna gelmiş bulunuyor. Yukarı mahalle halkları, dünya kapitalistleri ve merkez ülkelerin burjuvalarıyla sidik yarışında epeyi mesafe almış bulunurken; bağımlılığını yitimiş Türkiye’nin aşağı mahalle vatandaşlarıyla dünyanın en yoksul insanları olmaya doğru hızla ilerliyor…
-
İster misiniz “göl kıyısında çay içecek komşu arayan” Ottomanors’lulara mülaki olalım…
Büyük kulüp var. Wellness (ne demek ise, oralı olduğumuzda öğreneceğiz), bowling var, sineması, mini golf sahası var, pasta evi ile kuaförü var… Büfeler, plaj var, yelken sörf, yüzme havuzuyla vitamin barı var… Basketbol, voleybol sahaları ve daha neler neler var.
Şeftali cenneti Bursa’nın mümbit ovasında 26 dönümlük kocaman bir de suni gölü var…
Haydi camisine mescidine boş verelim… Ottomanors’lular düşünsün. Amma yeri de yok…
Geçenlerde beşyüzü aşkın işçisine yol veren Cavit çağlar’ın muhterem Demirel babalarının uğurlu elleriyle temelini attığı meşhur Yeşil Şehir’in hemen yanı başında…
-
Türkiye’nin yoksulları, dünyanın en beceriksiz, en aptal ve en hiçbir boka yaramaz insanlarıdır… Belediyelerden erzak poşeti bekleyecekleri yerde, niye akıllarını kullanıp da kefeni yırtmaya çalışmıyorlar, anlamakta zorlanıyorum…
Abdullah Cevdet için “Türk bayrağındaki ay-yıldızın yanına bir de haç eklenmesini” istediği söylenir. Gidişat, eklemeye değil, ikâmeye doğru… Hayırlısı olsun!…
Faks: (0212) 632 83 06
Egemenlik mücadelesi
Yazı Boyutu: 12 14 16
Emre Aköz – Sabah
emreakoz@sabah.com.tr
2008-05-24
Egemenlik mücadelesi
Millet, egemenliğini nasıl kullanır? Bu ilginç bir meseledir.
Milyonlarca vatandaş yönetime katılarak egemen olduklarını gösteremeyeceklerine göre, ‘ aracıya’ ihtiyaç vardır.
1924 Anayasası, bu aracıyı şöyle tanımlamıştı:
“Madde 3: Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.
Madde 4: Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.”
Dikkat ederseniz burada egemenliği kullanan bir tek kurum var: Meclis !
1950 ile 1960 arasında hükümet eden Demokrat Parti, bürokratik elitin çizdiği sınırların dışına çıkınca, önce darbe yapıldı, ardından yeni bir Anayasa ( 1961 ) hazırlandı.
Bakın ” egemenlik kullanımı ” bu kez nasıl bir hal almıştı:
“MADDE 4: Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir. Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.”
‘Halk-dostu’ olduğu iddia edilen 1961 Anayasası’nın yaptığı buydu işte: Millet egemenliğini, “yetkili organlar” gibi, sınırları muğlak bir kurumlar toplamı arasında paylaştırmak…
Niçin böyle yapıldığı gayet açıktı: Bir yandan sivil siyasetin gücünü kırarken, diğer yandan bürokrasinin nüfuz alanını artırmak!
Sonuçta ne oldu biliyor musunuz? Anayasa’da bir biçimde adı geçen hemen her devlet kurumu, görevini millet adına yaptığını iddia etti.
Bu tuhaflık 1982 Anayasası’ndan sonra da devam etti:
“MADDE 6: Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.”
Niye “yetkili organlar” gibi belirsiz bir tabirde ısrar edildi?
çünkü amaç aynıydı: Siyaseti dar bir alana sıkıştırırken, bürokratik hâkimiyeti pekiştirmek.
Prof. Ergun özbudun başkanlığındaki heyet, yeni bir anayasa önerisi hazırlarken, bu noktayı önemsedi ve ilgili maddeyi şöyle değiştirdi:
“Madde 5: Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır.”
Bu öneride “yetkili organlar” tabiri yerine “Yasama, Yürütme, Yargı” (yani: Meclis, Hükümet, Mahkemeler) gelmişti.
Ben bunu da yanlış buluyorum.
çünkü: Milletle ilişkisi olan sadece ve sadece Meclis’tir. Yürütme yani Hükümet, Meclis’in bir fonksiyonudur. Hükümet gücünü Milletten değil, Meclis’ten alır.
Yargının ise Milletle hiçbir alakası yoktur. Yargıçlar, halk tarafından seçilerek değil, atanarak bir makama gelirler. Millete hesap vermezler.
Yargıcın, yargılama esnasında kullandığı tüm kanunları Meclis yapar. Yani Yargının iş görebilmesi için, ondan önce Meclis’in ve Anayasa’nın olması gerekir.
O halde doğrusu, tutarlısı 1924 Anayasası’ndaki ifadedir: “Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.”
Dolayısıyla, 1982 Anayasası’nda yer alan, ” Madde 9: Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır ” ibaresini de kaldırmak gerekir.
Gündemdeki tartışmalara bakarsanız, bazı kurumların “Biz Millet adına yargılıyoruz” dediğini görürsünüz. Anayasa’ya göre haklılar elbette.
Halbuki atanarak iş başına gelen bu yargı mensupları, yetkilerini Milletten değil, Meclis’in hazırladığı ve gerektiğinde değiştirdiği Anayasa’dan alıyor. Nasıl olur da Millet adına yargılarlar?
özetle: Bu teorik bir tartışma. Birçok kişi sıkıcı bulabilir. Ama güncel meselelerle çok ilişkili: Bugün Yargıtay ve Danıştay egemenlik mücadelesi vermiyor da, ne yapıyor?
Türkiye Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkeyse…
Nuh Gönültaş – Bugün
2008-05-24
Türkiye Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkeyse…
27 Nisan bildirisi ne kadar yersiz, içeriksiz ve komik ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın AK Parti’yi kapatma iddianamesi de o şekilde yersiz ve içeriksizdi.
Yazar E-Posta
: ngonultas@bugun.com.tr
Haber Tarihi
: 24 Mayıs 2008
Aynı şekilde Yargıtay ve Danıştay’ın bildirileri de öyledir.
Bütün dünya Türkiye’de yaşanan komediyi gülerek seyrediyor olmalı.
Herkes bu gelişmelerin Türkiye’nin kendi ayağına çelme takmak olduğunu, kendi gelişmesinin önüne takoz koyduğunu, geleceğini kararttığını görüyor, izliyor!
Avrupa Birliği ve ABD yetkilileri yaşanan komediye tepki gösteriyor.
Beylerimiz ise bu tepkileri Türkiye’nin iç işlerine müdahale olarak algılıyorlar.
Böylece batılıların “Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir” sözünü adeta doğruluyorlar.
Yargının bu kadar taraf olduğu bir ülkede yaşamak zorunda olmak gerçekten büyük sıkıntı. Yargıya da güvenemeyeceksek…
Aslında ideolojik bir devlette yargı her zaman taraflıdır!
İdeolojik devlette adalet her zaman sorunludur!
Yaşadığımız bütün absürtlükler ideolojik devlet olmamızdan kaynaklanıyor.
Yaşadığımız bu komedi devlet aygıtımızın kuruluşundan bu yana dünyadaki gelişmelere kapalı olmasından, değişime direnmesinden, değişim adına atılan adımları kuruluş ideolojisine aykırı bulmasından kaynaklanıyor!
Ve en son Yargıtay ve Danıştay bildirileri ile anladık ki, devletin temel yargının Avrupa Birliği’ne girmeye, Avrupa Birliği’ne girmek için yapmamız gereken değişikliklere karşı…
Kopenhag Kriterlerine karşı…
Venedik Kriterlerine karşı…
Dünyada artık böyle fazla ülke kalmadı…
Değişimin bu kadar hızlı olduğu bir dünyada değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddeleri olan bir anayasamız var. Bütün yasakçılar ve direnişçiler de yasakçı ve direnişçi olma gerekçelerini bu değiştirilemez hükümlere dayandırıyorlar. Böyle olunca da söz bitiyor tabi ki.
Aslında nasıl din devleti olmazsa aynı şekilde ideolojik devlette olmaz!
Bir din devletinde o dinin mensuplarının dışındaki herkes kendini pek de emniyette hissetmezse aynı şekilde ideolojik bir devlette o ideolojiyi benimsemeyenler ve değişimden yana olanlar kendilerini emniyette hissetmez.
Bir parti her iki seçmenden birinin oyunu alarak iktidara geliyor, ama ona ideolojik devletin ideolojik aygıtları direnç gösteriyor.
Daha önce ordunun yaptığı müdahaleler bu sefer yargının eliyle yapmaya kalkıyor.
Müdahale bağlamında ordu ile yargının eli arasında fark var mıdır?
Olmalıdır, ama AK Parti’nin kapatılma davası bağlamında bu konuda pek bir fark yok.
çünkü dava açılırken karar verilmiştir.
Yargı, AK Parti’nin kapatılma davası konusunda taraf olduğunu çok açık biçimde beyan etmiş, devam eden bir dava hakkında kalemini daha baştan kırmıştır.
Ben, ‘AK Parti kapatılmayacak’ diyenlerin, devletin ideolojik aygıtları hakkında gereksiz bir iyimserlik sergilediklerini düşünüyorum.
Oysa, bu konuda iyimser olmaya gerek olmadığı yakın tarihimiz şöyle bir gözden geçirince anlaşılacaktır.
Bırakın parti kapatmayı, bu ülkede halkın seçtiği başbakan hiç bir adil gerekçe olmaksızın asılmıştır.
Dolayısıyla, bu konuda iyimser olmaya gerek yok. TBMM’nin çalıştırılıp gerekli yasal ve anayasal kararların alınması gerekirdi!
AK Parti yöneticileri AB ve ABD’nin “Kapatmayın” tepkilerine güveniyor ne yazık ki.
Ve yine iyimser bir şekilde sanıyorlar ki, yargıçlarımız Türkiye’yi ekonomik ve siyasal istikrarsızlığa itecek, siyasi kargaşaya yol açacak bir karara imza atmazlar.
Bu sadece iyi niyetli bir temennidir. Türkiye’nin tarihi ise bu tip konularda hep sükut-u hayal ile doludur.
AK Parti’nin hatası Avrupa Birliği’nin gerektirdiği müktesebatı hızla yerine getirmek yerine detaylar üzerine yoğunlaşmasıdır.
Tayyip Erdoğan’ın “Kopenhag Kriterleri olmazsa Ankara kriterleri ile yolumuza devam ederiz” demesidir.
Ne diyor Mehmet Barlas, “Madem öyle, işte Kopenhag kriterleri, İşte Ankara kriterleri…”
Aslında ödleri patlıyor
Engin Ardıç – Sabah
2008-05-24
Aslında ödleri patlıyor
Korkuyorlar. “Söktüremeyeceklerini” görüyorlar, fakat en iyi savunma saldırıdır düşüncesiyle, edepsizleniyorlar.
örneğin Ergenekon çetesinin bazı üyeleri, “uzun süre içeriden çıkamayacaklarını” anladılar…
Bazı yöneticileri de “ya bana kadar ulaşırlarsa” korkusu içinde…
Bazı medya grupları, umdukları ihalelerin verilmeyeceğini gördüler. Hükümeti devirip güçsüz bir koalisyon kurdurabilirlerse belki bir umut… Türkiye’nin yerinde sayması, hatta geri gitmesi hiç önemli değil…
Batakta olan bazı gazeteler ve gazeteciler de, bir yandan yalan yazmaya hız verip bir yandan “yavuz hırsızı” oynuyorlar…
Zeytinyağı politikası… “Haklı olan değil sesi daha çok çıkan kazanır” umudu…
Bazı yayın grupları da “ya bize de el koyarlarsa” paniği içinde hükümete “yaklaşmaya” çalışıyorlar: Vallahi billahi biz muhalif değil tarafsız takılıyoruz, aslında ne çok icraatınızı övdük ama siz görmediniz, ne olur bize dokunmayın!
Bir darbe onlar için kurtarıcı olabilirdi, fakat o darbe de yapılamayınca, “sonuç alamayan muhtıralarla” yetinmek zorunda kalıyorlar, pantolon uyduramayınca gömlek…
Bu kavga çıkar kavgasıdır, ayrıcalık kavgasıdır, sınıf ve zümre kavgasıdır, laiklik maiklik işin kılıfıdır.
örneğin, “kapatılan parti daha da güçleniyor” gerçeğini hem görüyorlar, hem de “yok canım, bu sefer öyle olmayabilir” diye içlerini serinletmeye çalışıyorlar…
İşlerine gelen kamuoyu araştırmalarına inanıyorlar, işlerine gelmeyene inanmıyorlar. Huylarıdır.
İktidar partisinin oy oranını yüzde 54′e çıkmış gösteren araştırmaya aldırmıyorlar, “artık ortada bir yüzde 47 falan yok” diyorlar… Haklılar, yüzde 54 varsa yüzde 47 yoktur.
Bakalım yeni bir seçimde gene madara olup “ay ben ne özür dileyecekmişim ayol, hiç de bile dilemem kardeş” aşamasına gene gelecekler mi? Yoksa “gene morardım” itirafının ardından bir süre ortalıktan kaybolmayı mı tercih ederler?
Fakat korkuyorlar, hem de çok.
Kurtarıcı olarak “ekonomik kriz” bekliyorlar ama bir türlü patlamıyor namert!
“Türkiye’yi daha özgürlükçü, daha adil, daha dünyalı bir politikayla yönetecek” bir alternatif istiyorlar.
Elbette bunda da haklılar. Yerden göğe kadar haklılar. Fakat öyle bir alternatifin olmadığını ve görünür bir gelecekte oluşmayacağını da biliyorlar.
Ve baklayı ağızlarından çıkarmak zorunda kalıyorlar: “Bu çıkmazsa, evet, AKP’nin devamı olan hareket tekrar güçlenerek gelir!”
öyle olacak ama zaman alacak.
“Ara dönemde” mutlu olabilecekler mi? Patronları olur da, meslektaşlar olabilecekler mi?
Her ara dönem 196061 saadetini getirmeyebilir, 198083 cehennemi de var hesapta.
Altı ay ya da bir sene “kazanmanın” ne yararı var?
Maaş nasıl olsa işliyor, muhalif de olsan muvafık da olsan… Bu hırçınlık, bu saldırganlık neden? Patron ihale alırsa sana zam mı yapacak sanıyorsun?
Ya da, bir yandan “aman ne iyi oldu da kapatma davası açıldı” deyip bir yandan da “yönetim yok efendim, kapatma davasına odaklandılar” demek mertlik mi?
Birand, Özkök, Coşkun Fıkrası
![]() |
|
||
|
|
|||
| Birand, Özkök, Coşkun Fıkrası | |||
|
Hürriyetten Ahmet Hakan Coşkun ve Ertuğrul özkök ve Posta’dam M.Ali Birand Aydın Doğan tesislerinde vefat etmişler… Daha sonra dünyada iken ne hikmetse unuttukları Allah’a yalvarmaya başlamışlar;”Ne olur Allah’ım!Bizi dünyaya geri gönder,yaptıklarımızdan pişmanız,sana ibadet edelim”diye… Fıkra bu ya onlara bir anlaşma sunulmuş;”Her biriniz bir milyon lira verirseniz dünyaya geri gönderileceksiniz!” Ertuğrul özkök yıllarca ihale takipçiliği yaptığı için parayı çıkarıp hemen vermiş, dünyaya geri dönmüş! M.Ali Birand TRT’ de çalıştığı yıllarda hayali faturalarla cebini doldurduğu için o da parayı hemen çıkarıp vermiş, dünyaya geri dönmüş! Ahmet Hakan Coşkun ise bir türlü parayı vermiyormuş! “Neden demişler? O da “benimkini Aydın Doğan ödesin!”diyormuş… Aydın Doğan’a sormuşlar;”verecek misin”diye… Aydın Doğan da;”Be adam!..Daha tam olarak Salman Rüşdi olmadan niye para vereyim ki! Sözleşmemiz böyle değildi!.. önce Parayı hak et!” |
|||
Doğu Perinçek korkunç bir yalancı
![]() |
|
||
|
|
|||
| Doğu Perinçek korkunç bir yalancı | |||
|
Kendi militanlarının okuduğu marjinal birtakım parti yayın organlarını izlemediğim için farkında değildim… Sayın Hüseyin Kıvrıkoğlu uyarınca uyandım… |
|||
Üzmez kimi bağlar?
![]() |
|
||
|
|
|||
| Üzmez kimi bağlar? | |||
| 78yaşındaki (ya da herhangi bir yaştaki) bir insan, 14 yaşındaki bir kıza cinsel tacizde bulunmuşsa, bu hiç şüphesiz çirkinliğine sınır konamaz bir fiildir. Yaş farkı çirkinliğin boyutunu büyüten bir unsurdur. Söz konusu kişinin, manevi değerler üzerine yazı yazan veya Mukaddes Emanetler bölümünde Kur’an okuyan birisi olması çirkinliği katlayan bir başka unsurdur.
çünkü bu durumda, manevi bağları da lekelemek ve benzeri hassasiyetlere sahip kişilere çamur sıçramasına yol açmak gibi başka suçlar oluşmaktadır. Adı Hüseyin üzmez veya filan feşmekan… Neyi değiştirir? çirkinlik, çirkinliktir, fuhuş fuhuştur, tecavüz tecavüzdür. Bunların İslam’daki hükmü isimlere veya unvanlara göre değişmiyor ki herhangi bir insan üzerine koruyucu şemsiye tutulabilsin. Hüseyin üzmez’in suçu sabit görülürse en büyük tepkiyi, içinde yürüyegeldiği camiadan alacağı kuşkusuzdur. Aynı camianın, içinde böyle insanlar barındırmaktan dolayı büyük azap duyacağı da kuşkusuzdur. Belki burada, “islami camia” içinde yeterli oto – kontrol sistemi var mı yok mu, bu tür yanlışlar neden yıllarca sürüyor da dışlanmıyor, sorusu sorulabilir. Bunun da cevabı, belki, islami camia denen dünyanın, mono – blok olmaması, dolayısıyla etkin kontrol sisteminin işletilememesi gerçeği olabilir. İlginç olacak ama, son zamanlarda “Din de bizim” söylemiyle CHP lideri Baykal bile, “islami camia” bünyesinde yer almaya başlamıştır. Bu camia içinde, keskin ulusalcılardan tutun, keskin laiklere, keskin radikallere, devlet yönlendirmesiyle kurulmuş mezar evler mucidi örgütlere kadar her tür insan – örgüt var, bu durumda kim kimi denetleyebilir ki? Tavırsa işte tavır: Bu iğrençliği bütün gücümüzle reddediyoruz! …. Bu meselede, bir de işin, “medyaya güven” boyutu var hiç şüphesiz. Biz, sevgili medyamızın “andıçlama” operasyonlarında nasıl etkin rol aldığını biliriz. Biz, sevgili medyamızın 28 Şubat süreçlerinde nasıl bir psikolojik savaş aracı haline geldiğini biliriz. İçinden geçtiğimiz sürecin, filmi birkaç kere seyredilmiş bir süreç olduğunu bilmeyen yok. Bundan 10 yıl önceki filmde, Kalkancı – Aczmendi – Fadime Şahin senaryoları, yine cinsellik pazarı kurularak arz-ı endam etmişti. Son birkaç hafta içinde, “Mahmud Efendi’nin trilyonluk villası” haberiyle başlayan, defileci vatandaşın “üç karı” haberiyle devam eden, Mukaddes Emanetler bölümünde Kur’an okuyan hafızın çocuk istismarıyla beslenen ve üzmez’e ulaşan bomba haberlerin “Ne oluyoruz?” sorusuna yol açması gayet tabii. Bizde medya bir takım operasyonlar için kullanılır! Bu eskilerin “Mütearife – Kesin bilgi- Aksiyom” dedikleri şey… Bizim medyamız, keçisi çalınan müftü haberini “Müftü keçi çaldı” şeklinde vermekle maruf. Onun için insanlar, medyanın bir kesiminde, diyelim dindar kesimle ilgili bir olumsuz haberi, birkaç yerden çek etme ihtiyacı hissediyorlar. Şu sıralar Doğan grubu ile Sabah camiası arasındaki cedelleşmede de, çıkan haberleri veya ortaya atılan iddiaları çek etmeden kullanma imkanı var mı? Doğan grubuna katılan Vatan gazetesinde birden bire artan “Katar’ı kötüleme” haberlerini neye yorumlamalı? Ya da tersine, Sabah’ta yeniden sergilenen Doğan grubu suiistimal iddialarını… Aslında bu bütün medya için çok temel bir problem alanı. Ben, içinde yer aldığım “islami camia”nın medyasında bazı haberlere atıfta bulunmam gerektiğinde de, o haberleri başka kanallardan çek etme ihtiyacı hissediyorum. Tüm medyada saptırıcı yorumlar, daha haberin üretiminde başlıyor, sonra haber merkezinde yorumlanıyor, sonra yazı işlerinin elinden geçiyor… Haber okuyucunun ya da seyircinin önüne gelinceye kadar birkaç kere takla atmış bulunuyor. Enkırman ya da sunucunun ses tonu bile, haberi kanırtmanın aracı haline geliyor. Siz de son zamanlarda bazı enkırmanların özel misyonla ekranlarda arzı endam ettiği fikrinde değil misiniz? Türkiye’de her şeyin böyle özel bir durumu varken, ve İslam alanı her türlü komploya hedef iken, “islami camia” içinde olmak ve o camia adına bir görünülürlük sergilemek, çok özel önem kazanıyor. Birilerinin günahlarını öne sürerek “Sizler şunu yapmıyor musunuz?” gerekçesi, islami camia adına yanlışlık yapabilmenin gerekçesi olamaz. Herkes, kirinin pasının, veya özel tercihlerinin kendisine has olduğunu itiraf edebilmeli, İslam’a bedel ödetmemelidir. İslami alanda müthiş bir bilgi açığının bulunduğu bir zamanda, insanların, sembolleştirilip İslam’a monte edilen simaların davranışlarıyla negatif bir bilgi bombardımanına maruz kalmasına zemin hazırlanmamalıdır. |
|||


